31 Aralık 2010 Cuma

The Melancholy of Humanity

The Melancholy of Humanity

Yılbaşında ne kadar çok eğleniyorsunuz farkında mısınız? Yalnızca burada değil bütün dünyada yalnızca acı içinde kıvranan o acılı insanlar dışında bütün dünya eğleniyor bugün. Ben eğlenmiyorum, her yılbaşında olduğu gibi kendimi eğlenecek kadar dünyadan soyutlamadım.

Bana diyorlar ki dünyada yaşamıyor gibisin. Aslında yılbaşında deliler gibi eğlenerek siz yaşamıyorsunuz bu dünyada. Tamam eğlenilir ama eğlenmenin bazı ölçütleri var diye düşünüyorum. Kendinizi bir daha hiç yaşamayacakmış bu gece ölecekmişsiniz gibi eğlenceye kaptırmaktasınız. Ben hiç eğlenmem demiyorum üstelik Armi olsa belki ben de sokakta ya da kendi hazırladığım bir gecede olurdum. Ama eğlensem bile hüzünlüyüm değil mi? Aslında bu da bir gizem işte, benim neden gülümsememi suratımda tutamadığımın sebebi. Aşırı duyarlılık diyoruz sanırım buna. Sizinle eğleniyor sonra acılı insanların bugün eğlenemediğini düşünüyorum. Yemek yerken de aynı sorun, temiz sıcak suyun altındayken de aynı sorun, yeni bir şeyler aldığımda da aynı sorun var. Ben mutlu olsam bile mutluluktan gözlerim kara gezemeyecek insanlardanım, insanların acılarını anlamamız gerekiyor. Ve işte siz bunu yapmıyorsunuz, yanlış anlamayın bir tek ben böyleyim hepsi aynıdır demiyorum diyemem çünkü bu Sami hocalık yapmak olur ve ben bunun bana yapılmasından hoşlanmıyorum.

Sanırım kimseye karışmaya hakkım yok, ben duyarlıyım diye gezinirken aslında duyarsız da olabilirim bilmiyorum. Ama hala savaş yaralarını saramamış hala savaştaymış gibi yaşayan hala aç susuz insanlar var ve böyle bir dünya düzeni içinde eğlenceye harcanan kim bilir ne kadar büyük paralar.

Kendimi yorgun hissediyorum tekrar ve tekrar. Üzgünüm eğlencenizi bölmek değil amacım. Ben yalnızca düşüncelerimi paylaştım. Şimdi ben de film izlemeye ya da en sevdiğim şeyleri yemeğe gideceğim muhtemelen ama aklım hala insanlığın melankolisinde takılı…

Aslında bu yazıyı iki şekilde düşündüğümü söylemem gerekiyor. İlk kısmı bitti. İkinci kısmı ise şimdi başlıyor. Tahmin edersiniz ki aşık insan aşkını her an yanında ister, her fırsatta ona kavuşmak başlıca amacıdır. Ben de onu yanımda istiyorum ama işte askerlik böyle bir şey. Telefonda birlikte mutlu bir yıl dilemenin yanında gene özel olarak onun için söylemeliyim en güzel şarkıları. Sevgilim, umarım bu yıl birlikte huzurlu ve mutlu geçer. En güzel dileklerim hep seninle. Daha ayrıntılı olarak yazacağım sana, ilk mektubun geçecek eline. Gördüğünde gözlerindeki ışıltıyı görmek en büyük arzum aslında.
Çok özledim.

Gördüğünüz gibi aslında bütün fiziksel ve ruhsal olaylar, yapabildiğimiz ve onların yapamadığı ölçüde lüks sayılır bizim için. Kendimi bu dünya düzeni içinde şanslı sayıyorum, hem yaşayabildiğim hem de aşık olabildiğim gerçeğinin farkında olabildiğim için. 2010’un son aylarının en şanslısı benim, tabi bu durumda sen de şanslısın (: 2011’de daha mutlu daha huzurlu ve daha şanslı olmamızı diliyorum sevgilim(:

Mutlu ve duyarlı dünyalar efendim,
Biliyorsunuz ki kimseye şahsi olarak yazmadım bu söylediklerimi, yalnızca abartılmış eğlence anlayışının ne kadar yanlış bir düşünce yapısı barındırdığını söylemek istedim, tabii ki eğlenilecek sürekli yas tutmamız beklenmiyor bizden. Kırılmayın lütfen, umarım derdimi anlatabilmişimdir.

30 Aralık 2010 Perşembe

Eksik Kalan... Aralık 1

Bu aydan itibaren tekrar günlük yazmaya başladığımı söylemeliyim. Mayıs ayına kadar bütün günlüklerimin başlığı aynı olacak. Kimseyi okuması için zorlamıyorum, okursanız sevinirim, okumazsanız neden okumadın diyemem. Eğlenceli değil Aralık ayı, hasretimin başlangıcı olarak biraz sıkıntılı. Keyifli okumalar.
10 Aralık 2010 Cuma
*Sabah bindiğim otobüsün tavanından su akıyordu ve baya bir ıslandı çantam. Nereden geliyor bu kadar su ve aşırı derecede yağıyor yağmur bugün? Hâlbuki düne kadar bir şey yoktu ki. Yağmuru seviyorum. Otobüsün içinde şemsiye açtılar resmen. Komikti ama işte tavanından damlayan sularla hiç de kapalı bir araçta olduğumuz izlenimi yaratmıyordu.
*Sinir oluyorsan sinir oluyorsundur!
*Konuşmak istediğim çok şey var ama konuşacak zaman yok artık.
*Türk dili vizesi olduk. Zannedersem ben sınav olmayı seviyorum. (Belki de kopyayı seviyorumdur)
*Öğle arasında Cumhuriyet’in notlar kısmını da bitirerek, kitaplığımın tozlu raflarına ekledim kendisini.
*Bugün gene kimseyi görmek istemiyorum, kitabımı gene geçen seneki ve ondan önceki seneki yerimde üst katın pencerelerinin önünde okuyorum.
*Dersten sonra Osmanbey’de buluşup yemek yedik. Ne kadar yağlı yemekler yapıyorlar ya. Çok yağlı yemeklerden hoşlanmıyorum.
*Dolaşırken tek başıma o soğukta bijuteri önünden geçerken bir taç gördüm. Çok beğendim gittim aldım. Çok şirin. Kenarında gülen bir smiley var.
*Eşyalarını eve bıraktıktan sonra yoldayız işte. O nereye mi gidiyor? Konuşmayacağım işte.
*Ama o kadar gitmesini istememişim ki ben yoldayken beni aradı ve otobüsün kaza yaptığını söyledi.
*Akşam beni aramadığı için sinir oldum. Hâlbuki ki bana onu arayabileceğimi söylemişti ve onların yanında benimle konuşmak istemedi bile. Üstelik ben o sıralarda onun için söz bilekliklerimden birini yapıyordum ve sinirimden bir sıradaki düğümleri yanlış attım.
*Yeni telefonum var artık!
*Bilgisayar gene kafayı yemiş durumda. Eski telefonumda sakladığım güzel mesajlar vardı, özellikle Armi’den gelen mesajlar. Bunları pcye geçirirken pc kapatınca kendini, kaydedilmemiş olduğu için yazdığım her şey gitti. Ve yazdıkça telefondan da silmiş olduğum için sinir küpüne döndüm, her şey gitti.

11 Aralık 2010 Cumartesi
*Son gün İstanbul’daki. Ben evden çıkarken kar yağıyordu. Karşıda hiç değilse yağmura döndü durum.
*Allahım hep beni mi bulur böyle manyaklar? Bindiğim taksinin şoförü resmen önüne bakmayıp sürekli bana döndü gideceğim yere kadar.
*Evi toplamasına yardım ettim. Halbuki çok önceki konuşmalarımızdan hatırladığım kadarıyla ev temizliğine kimsenin yardım etmesinden hoşlanmıyordu. Valizi de hazırladık, sonra evi kapattık ve çıktık. Söylemesi yapmasından daha kolay geliyor. Ağlamak istemiştim.
*Önce beni bıraktı metrobüse. Son vedamızdı 5 ay sonrasına kadarki, son ayrılık. Ağlama dedi ağlamadım. O taksiye bindikten sonra ağlamamak için arkasından bakmamaya çalıştım. Biliyorum uzaklaştığını görürsem kesin ağlardım.
*Kardeşimin kabadayı tavırlarından hoşlanmıyorum ve üstelik eskiden evde en sevdiğim insandı. Çok değişti. Ergenlik böyle bir şey demek ki.
*Saat 20.00 de otobüsün hareket etmiş olması gerekiyordu. Hiçbir haber alamadım. Bütün gece bekledim. Herhangi bir mola yerinde beni arayabilir düşüncesiyle 3 e kadar oturdum. Sonra uyudum. Ama endişe etmeden duramıyor insan. İyi olmasını ummaktan başka da bir şey yapamıyor böyle durumlarda.
*Resim dosyalarımı düzenliyorum nasıl 5gb resim olur pc de ya. Şaşırmış resmen!
*Yarından itibaren sayacımı başlatmam gerekiyor. Kaç gün kaldığını değil kaç gün geçtiğini sayacağım. Matematiğim kaç gün kaldığına yetmiyor diyerek espri bile yapmış sayarım kendimi.

12 Aralık 2010 Pazar (1.GÜN)
*İlk aramasına yetişemedim! Ama numaraya bakılırsa şimdi gideceği yerde olmalı.
*Ablamla alışverişe Optimum’a gittik. Tabi yalnızca ikimiz değildik. Sonradan geleceğini öğrendiğim arabesk şahıs var. Çiğdem’e palto aldık. Ben bir pantolon beğendim (Ben ve pantolon! Tabii ki de Armi geri dönene kadar kendime dikkat etmem gerekiyor.) Ve tabii ki ablama şantaj yaparak Mangoda beğendiğim elbisenin yarısından fazlasını ona ödettim. Zannedersem bunun adına kötü kardeş diyorlar. Ama yapacak bir şey yok. Hoşlanmıyorum ikisinden de. Ve elbisenin kemerini ısrarla istediğim için elimdeki bedeni depodan getirdiler ve biraz geç oldu. Sonra neymiş efendim Palladium’a gidecekmişiz! Ha ne var çok merak ettim neden oraya gidiyoruz diye gittik. Yemek yiyecekmişiz! Burger yememe sözümü hatırlarsanız doğal olarak Burger yemeyeceğim dedim. Onun yanında Popeye’s midir nedir o vardı. Oraya gittik. Oraya gideceğime KFC’ye giderdim de neyse işte. VE sonra tabii ki de oturacak yer bulamadık. Bunların peşinde elimde tepsilerle dolanmak artık sinirlerime dokunmaya başladığında bir bayan ve kızının yanına gidip oturup yiyip yiyemeyeceğimi sordum izin verdiler oturdum. Sonra onlar da oturdu. Ben olmasam bunu bile yapamayacaklardı kısaca.
*Ama ama ama Le Petite Prince parfümü Sephora’da da yok ki! Nerede bu parfüm!
*Eve geri dönüş. Annem istediğim böreği yapmış, ben de poğaça yapmasına yardım ettim. Çok hamaratım ya.
*Lezbiyen karşılaşmalar diye not düşmüşüm telefonuma. Palladium’da Bershka’da bir hatun yüzünden yazdım bunu. Ben bir elbiseye bakarken geldi elbiseye dokundu, yüzüme baktı. Ben gittim başka yerlere bakarken gene yanımdaydı falan. İnsan şüpheleniyor tabi.
*Yarın okula, ardından Armi’nin evine gideceğim. Biraz erken yattım. Ama uyuyamadım. Ne düşündün dersen, güzel şeyler düşündüm. Sen geri döndüğünde yapabileceğimiz bir listem var gibi bir şey. Kısaca gözlerimi uykuya seninle birlikte kapadım…
*Bugün Tuluğ dedi ki Armağan’dan jön olmazmış, yardımcı erkek oyuncu olurmuş. Şimdi şöyle bir düşününce bu hatuna sorsanız en sevdiğin oyuncu diye cevabım hemen yardımcı rolleriyle ün yapmış olan Gary Sinise olur :D Armağan oyuncu olsaydı ve cidden yardımcı erkek rollerinde oynasaydı sanırım( Ne sanması kesinlikle) favori oyuncum olurdu.

13 Aralık 2010 Pazartesi (2.GÜN)
*Okuldaydım, yoklamamı verdim. Sonra Armi’nin evine gittim. Bugün yağmur yok hava soğuk ve esiyor. Doğal olarak kalın giyindim. Tabii benim ne kadar kalın giyinmiş olabileceğimi siz düşünün.
*Armağan olmadan Armağan’ın evine 2.gidişim. Bu kez onun gelişi 5 ay sonra. Eve girdiğimde beni gene aynı koku karşılıyor. Ev hala huzur kokuyor. Ama neşesi yok işte yani benim neşem yok aslında. Ev yalnız, ben yalnız, iki yalnız biraz dertleştik ben yatağa uzandım, ev anlattı. O anlattı ve dinledim. O sırada telefon çaldı. Arayanın o olduğunu biliyordum. Gözlerim doldu.
*Çiçekleri suladım. Kitaplığından okumak istediğim kitapları aldım. Mutfakta unuttuğun muzu aldım çöpe attım. Su dolmuş mu diye baktım, dolmamıştı. Kalan çamaşırları katlayıp dolaba kaldırdım. Evde her şey yerli yerinde yani (Senin dışında). Çıkarken kapıyı 3 kez kontrol ettim.
*Otobüse bindim, Harbiye’de indim. Düşündüm. Taksim’e yürümeyi göze alamadım hava soğuktu. Yazın birlikte yürürüz dedim otobüse bindim. Taksim’den tekrar otobüse, Kadıköy’den tekrar otobüse bindim. İneceğim durağa geldiğimde düğmeye basmayı unuttum. Hepsini saat 1’e kadar yapmış oldum.
*Duş aldım. Suyun beni ağlatacağını biliyordum. Ama çok ağlamadım, vallahi bak.
*İzdivaç programındaki saçma insanlara baktım. 25 yaşında bir erkek 30-35 yaşında olgun bayan istediğini söyledi ve bir sürü daha saçma insan. (Şunu da söyleyeyim bu adama 18 yaşında bir kız talip olmuş dün ben izlemedim tabi. Kızla konuşmuş ve bugün karar anı vardı, annem açmış oradan gördüm. Adam kız evlilik dışı biriyle birlikte olduğu için onu reddetti. Çok güldüm. Vallahi çok güldüm. Bu kadar saçma olmayı nasıl başarıyorlar?)
*Salonda oturmak beni fazlasıyla üzmeye başladı bugün. Evdekilerin davranışlarından rahatsız oldum ve gene kaçtım odaya. İlacımı içtim. Bu kez uykum gelmedi.
*Nightmare Before Christmas’ı izledim sonunda!
*Yeni bir karakterim var. Bunu acilen temeli sağlam bir hikayeye oturtmalıyım. Belki de 6.sömestr filmim bu karakter üzerine olur.
*Uykum olmadığı halde moral bozukluğumdan erkenden yattım. Defalarca uyanmama rağmen yerimden kalkmadım.

14 Aralık 2010 Salı (3.GÜN)
*Annem sabah elini yaktığı için ev işlerini tamamladım.
*Pazar günü aldığım pantolonu giydim. Annem ısrarla aldığım gün pantolonun bana olmayacağını iddia etmişti.
*Cansu’nun dersi bitmeden evden çıkmam gerekti. Çünkü annem artık gitmeyecek misin diye soruyordu. Maltepe’den otobüse bindim. Cansu’yla Kadıköy’de buluşup, Erenköy’e gittik. Mado’da oturduk. Tabi bir takım aksiliklerimiz olmasa çok daha eğlenceli bir gün geçirebilirdik. Ama kader işte.
*Mado’nun en görünmeyen köşesinde başörtülü bir kadın ve kadından baya yaşlı olduğu göze çarpan bir adam öpüşüyorlardı! Gördük evet!
*Sonra o beni otobüs durağına bıraktı. Ayrılırken öperken sevgili şapkası bize mani olduğu için şapkayı tutarak öpmem gerekti ama görenler sanki gizli bir öpücük varmış gibi algılayabilirler, öyle bir andı. Şahsen beni güldürdü.
*Ara sokaklar yerine gürültülü caddeleri seçmeye başladım gece eve dönerken, daha güvenli ve güvenlik melankoliden önce gelmeli.
*Nineteen Eighty-four’u izledim. Etkilendim. Ama bu konuda yazmayacağım. Özgürlük 2 artı 2 nin 4 ettiğini söyleyebilmektir! John Hurt’un oyunculuğu!
*Yarım kalan işleri tamamlıyorum. Sıcak çayımı yudumlayıp bilgisayarımı temizliyorum.
*Bloglarımı yazdığım haliyle hiç değiştirmeden elimde yazıp Armağan’a göndermeye karar verdim ama korkuyorum da. Çünkü o kadar uzun olacak ki belki 7-8 sayfa yazı. Ya mektupları okuyanlar okumaya dayanamayıp mektubumu yırtarlarsa. Nolur yırtmasınlar ya? Yapmaz onlar öyle şeyler sanırım.(An itibariyle aslında Armi’nin arada sırada internete geleceği düşünülürse bu blogları göndermemeye karar verdim. Daha orijinal ve özel şeyler bekliyor seni sevgilim)
*İzlediğim filmleri yazdığım kağıda bir not düşmüşüm: Tamamlanmak herkes tarafından istenir. Sanırım bunu yazdığım sırada kendimi tamamlanmış hissetmiyormuşum. (Before-after olayı kısaca)

15 Aralık 2010 Çarşamba (4.GÜN)
*Evdeyim. Uyanmak istemiyorum ama gene uyandım. Yemek yemek istemiyorum ama gene yedim. Evi topladım ve şunu fark ettim ki enerjim hala yerinde. Demek ki depresyona girmeyeceğim. Üstelik hava soğuk olmasına rağmen enerjim yerinde. Bütün evi topladım bir aydır toz alınmamış, toz aldım.
*Ponyo’yu izledim sonunda! Miyazaki neden bu kadar sıcak animeler yapıyor? Bütün kalbim eriyor… Ayrıca ikinci bir kez daha Japonlara hayran kalıyorum. Çünkü etraflarındaki bu kadar gerçeküstü durumlara normal yaklaşıyorlar. Bakınız: Ponyo’nun denizkızı olduğunu öğrendiğinde çocuğun da annesinin de yakın çevresindekilerin de doğal karşılaması durumu. (Biz bir hikayeye yazıyoruz adam mantık dışı bulunuyor. İnsan birazcık bu tarz şeylere tolerans göstermeli diye düşünüyorum)
*Sin City’nin 2.cildi Uğruna Öldürülecek Hatun’u okudum. Orada bir cümle ki gördüğümde tam o kızı tarif etmiş ettim. Cümle şu: Sesinde sahte bir masumiyet havası var: Ciyaklamaya benzer, fareyi andıran iç gıcıklayıcı bir ses. (Umarım kimse benim hakkımda da böyle düşünmüyordur. )
*Resimlerimi düzenlemeyi bitirdim sonunda. 3.90 gbye indi.
*Az önce fark ettiğim üzere Tuxedo Kamen artık çok daha anlamlı geliyor, aynı ilk kez izlediğim zamanlardaki gibi…
*Haha geçen sene hiç evde mısır patlattığımı hatırlamıyorum. En son Armi’yle Testere 3D de yemiştim. Bugün evde patlattım. Yaptım evet. Ama sanırım çok yedim ve çok da tuzluydu. Tamam tuzu azaltacağım söz veriyorum.
*Seni aptalca paranoyalarımla üzdüğüm için üzgünüm…
*Çok güzel şeyler planlıyorum dönüşü için şimdiden. Çok harika olacak. Şimdiden dönüşünün heyecanı içindeyim, ne de olsa her şey bir göz açıp kapama süresinde bitecek değil mi?
*En büyük sorunum bu şarkıyı senin için söyleyemiyor oluşum! Söylenir ama değil mi? Daha önce birine söylemiş olsanız da (bu söylediğiniz zamanın üzerinden 1 seneden fazla zaman geçtiyse ve o söylediğiniz şahıs sizin için artık bir anlam ifade etmiyorsa) bu şarkıyı onun hak ettiğinden daha fazla hak etmiş biriyle birlikteyseniz o şarkıyı gerçek sahibine vermez miydiniz?

16 Aralık 2010 Perşembe (5.GÜN)
*Durgun bir gün. Sabah kardeşim rahatsızlandığı için onu okula almaya gittim.
*Armi’nin saçlarını görmeyi istedim. Ama göstermedi. :D Sanki geldiğinde görmeyeceğim. Özledim!
*1974 yapımı kült teen-slasher Texas Chainsaw Massacre’yi izledim. Ve hayran kaldım kesinlikle. Ve yeni yetme yönetmenler ya bu filmleri yeniden çekmeyi bırakmalılar ya da ciddi ciddi bu filmleri analiz etmeliler. Gerçekten yeniden çekeceğiz diye her şeyi mahvetmekteler. Ayrıca bir de sinemalar.com’da bu filmle ilgili yorumları okudum ve insanlar güldüklerini söylemişler. Hayır efendim filmin içinde gülünecek bir şey yok. Teen-slasher demek ölenlerin nasıl parçalara ayrıldığını illaki görmek değildir.Film geriyor insanı, kızı kancaya takması mesela. Kızın kancadayken kurtulmaya çalışması. Bu o kızı eline bıçak alıp gözümün önünde doğramasından daha gerici.
* Aldım kardeşimin tarih kitabını Atatürkçülük çalıştım biraz. Bilgilerimi tazeledim. Yarın vizesi var ya.
*Annem geçtiğimiz aylarda ben hasta olunca şu cümleyi söyleyip güldürmüş beni: Bilgisayardan virüs kapmışsın. (O sırada pc yi temizlemeye çalışıyorduk)

17 Aralık 2010 Cuma (6.GÜN)
*Dün gece mani krizi geçirdim sanırım. 11.30 da yattım ve 3.30 a kadar uyuyamadım. Hava soğuk olduğu halde fırındaymışım gibi bir geceydi. Üstelik ayağa kalkıp tekrar pc açmamak için oturup Armi gelene kadar ki zamanı planladım. En son plan yaptığım gün tatilimizin 8. Günü idi. O sırada uyuyakaldım.
*Ve tabi uykusuzluk sebebiyle bir de hikaye buldum kendime. Tabii ki de gene çekmeme izin vermeyecekler. Çünkü biraz fantastik. Biraz değil işte doğaüstü bir şeyler. Onun için zannedersem 6.sömestrda bana ya istediğim gibi film çektirecekler ya da sınıfta bırakacaklar baştan ama sınıfta kalırsam tatile gidemem. Tatile gidemezsem çok üzülürüm. Üzülmemem için birileri basit hikayeler bulmama yazmama yardım etmeliler. Mesaj alınmış mıdır? Bence alınmıştır.
*Çok sinirliyim bugün. Herkese patlayasım var. Üstelik otobüsün neden bu kadar boş olduğunu bile sorgulamaktayım bugün.
*Türk Dili dersinde sürekli İstanbul şöyle güzel böyle güzel diyen hocamdan nefret etmeye başladığım gündür. Tabii İstanbul’u ya seversin, ya nefret edersin.
*İddia ediyorum: Kalın bir deftere yazı yazarken sayfanın sonlarında hala güzel yazabilen biri yoktur. Ben yazamıyorum çünkü!
*Kara parçasının altında ne olduğunu da sorguluyorum bugün. Yani bütün karaların altı dünyanın çekirdeğine kadar dolu olamaz değil mi? Mesela bir adanın altına ulaşılabilir mi?
* Armi geri döndüğünde İstanbul’un 7 tepesine gitmeyi planlamaktayım şu anda. (Dersteyken plan yapıyorum)
*Balkabağı kralı Jack neden bu kadar popüler olmuştu bilen var mı? (Onda ne bulmuş olduklarını sorguluyorum yani anlıyorsunuz değil mi? )
*İnsanlar çocuklarını zapt etmeyi öğrenmeliler. Otobüslerde bağıran ciyaklayan çocuklardan nefret ediyorum.
*Bugün pcye format attım o sebeple bugün fazla oturmadım sanırım pc başına. Sonra da uyuyakaldım.

18 Aralık 2010 Cumartesi (6.GÜN)
*İlacımı içtim.
*Pc düzenleme işiyle uğraştım ve sonunda yeni filmler indirmeye başladım.
*A Bout De Souffle’yi tekrar izledim. Tekrar Godard’da hayran kaldım.
*Günün geri kalanında ne yaptığım konusunda fikrim yok sanırım.

19 Aralık 2010 Pazar (7.GÜN)
*Daha erken uyandım. İlaç gene etkili.
*Gene filmlerle uğraşıyorum. Bir sürü filmim var. Untouchables’ı tekrar izledim.
*Kimse benimle uğraşmasa ne kadar mutlu olacağım anlatamam.
*Kendi karamsarlığımla baş başa kalmaktayım ve bu aslında zararlı değil mi?
*Fark ettin mi ilaç içtiğimde günler ne kadar da kısalıyormuş. (Ne kadar az yazıyormuşum)

20 Aralık 2010 Pazartesi (8.GÜN)
*Sabah sabah yoklamamı verip geri döndüm eve.
*İlaç içmekten nefret ettiğimi söylemiş miydim daha önce. Doğru düzgün yürüyemiyorum bile. Üstelik eve gelince bugünün ilacını içtim ve akşam 8 e kadar uyudum. Böyle nasıl yaşanır ki? Tabii ki de ilaçlarımı bırakıyorum tekrar. İyice çok oyuncağı oldu ama yapacak bir şey yok.
*Film indirmeye doymuyorum.

21 Aralık 2010 Salı (9.GÜN)
*Özleniyorsun sevgili, çok özleniyorsun, belki kelebek olur gelirim sana, sen uyurken küçük bir öpücük konar dudaklarına, uyandığında dudaklarında benim dudaklarımın tadı olur belki. Gülümsersin…
*Bugünü de kısmi olarak boş geçirdim sayılır. Dışarı çıkmadığımda günümü boş geçmiş sayıyorum ama dışarı çıktığımda da kendime vakit ayırmadığımı düşünüyorum. Kısaca şu anda ikisi de beni tatmin etmemekte. Çünkü çalışmam gerekiyor. Boş boş durmak istemiyorum.
*Bir film izledim. Sözde korku filmi. Ama korkutmanın ötesinde sıkıcıydı film. O adamın başından beri katil olacağı belli değil miydi? Sıkıldım ve ben genelde korku filmlerinden sıkılmam korkarım. Beni korkutmayı başaramadı gördüğünüz üzere. Tabi gece yattığımda karabasanlar basarsa ben karışmam. (basmadı mışıl mışıl uyudum işte XD)
*Bir film daha izledim Brian DePalma’nın Carrie’si. Bu kadar tekinsiz acımasız sona yaklaşırken sevgili beyinsiz gençlere tonlarca küfretmeden duramayacağınız bir film. Filmde fark ettiğim bir şey var ki bunu kaç kişi fark etmiştir merak ediyorum. Carrie kütüphanede bir kitabı eline alır, omuz plana geçip kitabı açtığını görürüz, kitabın beyaz sayfalarından Carrie’nin yüzüne ışık yansıyor. Nelere dikkat ediyorsun demeyin, çok ilginçti bir anda kızın yüzünün aydınlandığını görmek.
*Düzenleme yaptım biraz. Günü bitirdik işte.

22 Aralık 2010 Çarşamba (10.GÜN)
*Hmm, Müge Anlı beni sarmıyor artık. Herkes yalancı, herkes kendini kurtarmanın peşinde. Neden insanlar bir kez olsun kendileri ya da başkaları hakkında ya da düşündükleri hakkında doğruları söylemiyorlar. Benim dürüst olduğum birileri var. Birilerine mecburiyetten dürüst olamasam da.
*Sabah sabah Audrey Hepburn’u bir müzikalde izledim. Hem de müzikal 2 saat 52 dakikaydı ve yarısında Hepburn aşırı itici bir ses tonuyla konuşuyordu. Bununla ilgili Tuluğ’un bir yorumu var ama yazmamaya karar verdim.
*Kieslowski’nin renk üçlemesine başladım. Kafama çivi gibi çaktı görüntülerini sesini oyunculuğunu! Etkisi sürer bunun.
*Biraz kitap okudum. Sıkılıyorum. Bütün günü film izleyerek geçirmek istemiyorum.
*Yarın okula gideceğim. Armi’nin evine uğramak istemiyorum. Onsuz ,her ne kadar kokusu içeride kalmışsa da, ağlayamıyorum da zaten.
*İki gün daha geçmezse bu ağrı doktora gideceğim. (Böyle korkutunca geçti ağrı XD)

23 Aralık 2010 Perşembe (11.GÜN)
*Zaman öldürmeye mi zaman doldurmaya mı çalışıyorum?
*Renk üçlemesinin ikincisi tekrar etkiliyor beni saat daha öğleye bile gelmemişken.
*Günün geri kalanına küçük deniz kızı çizgi filmini koyuyorum ki günde 4 film izlememiş olayım.
*Akşama kadar zaman nasıl geçecek diye düşünürken photoshop öğrenmeye karar verip cdyi taktım pc ye. Biraz onunla oyalandım biraz sevdiğim insanlarla konuştum.
*Her gün kahve içmeden duramadığımı fark ettim.
*Akşam bir film daha izledim. Grapes of Death filmin yarısından fazlasını geçtiğim halde bana hala o insanların neden zombiye dönüştüklerini söylemeyen bir film. Tamam başta gösterdin bir şeyler ama olmaz ki böyle. Anlat tanıt, zombiler nasıl zombi ayrıca? (Kadın yanlarından geçiyor ama tutamıyorlar tutmuyorlar daha doğrusu yada sıkıştırdıklarını kadına adam gelene kadar bir şey yapmıyorlar falan)
*Second Life’ı düzenlemeye çalışmak. Sıkılınca dans etmeye gidiyordum ya, merak etme yalnız başıma dans ediyorum. (:
*Garip rüyalar gören arkadaşım sence bu kabus muydu?

24 Aralık 2010 Cuma (12. GÜN)
*Dün akşam 2 saate yakın ağladım. Bir ara ağlamamı durdurmuştum ama istediğim bir tutam saça ulaşamayacağımı düşününce tekrar ağlamaya başladım.
*Sabah uyanmak zor oldu haliyle.
*Gene erkenden okuldayım. Leviathan’ı okuyorum ve fark ettim ki kitabın içindeki bir karakterin yaşayan haliyim. Kitap bana çok dokunuyor her kelimesinde özlemim artıyor. (Maria Turner bu arada karakterin adı. Neden kitap bana dokuyor Auster’in tarifleri o kadar net ve benim de yapmamın muhtemel olduğu tarifler ki bazen durup cümleleri tekrar okuyup dalıyorum)
*Bu dersten sıkılıyorum. Derste aradı Armi biliyorum açmazsam sesini duymazsam ölürüm. Açtım birazdan aramasını söyleyip kapattım.
*Bir şey var ki beni her gördüğünde bakıyor, hatta onu ilk gördüğüm günden beri beni her gördüğünde bakıyor. Altında anlam aramalı mıyım? (Bakmaya yasak koyamıyoruz tabii)
*Dizlere kadar kot etek moda mı oldu?
*Can Yücel olmasaydı ne yapardı insanlar merak ediyorum. (Nereye baksam herkes Can Yücel’den bir şeyler paylaşıyor. Kendi cümleleriniz mi yok yoksa başkası nasılsa söylemiş diyerek işin kolayına mı kaçıyorsunuz duygularınızı ifade etmekte bile?)
*İnkılap’tan 100 almak. Tabii sınıfın yarısı da 100 aldı ama benim takıldığım insanın kim olduğu malumunuz arkadaşlar ki kendisi görüldüğü üzere yazdığı düşüncelerin önemli olup olmamasından çok aldığı notun 80 olmasına bakarak hocanın da gözünde değerini düşürmüştür kanımca. Benim anlamadığım insan nasıl bu kadar salak olabilir?
*Kedi bacağımı yaladı resmen.
*Çok sıkılıyorum, biliyorum ki yarın sabaha kadar zaman çok zor geçecek.
*Sam Raimi’den nefret ediyorum ve kesinlikle kara listeye aldım. Asla ama asla izlemeyeceğim bir daha. Hatta konusu harika müthiş ilgi çekici gelse bile. Yeter yani insanların ağızlarından içeri başka bir yaratıktan yayılan sıvıların kaçması olayını bırakmadıkça karantinaya aldım onu.
*Emir’le konuşmak güzel.
*Bugünün bir sözü var benim yazdığım: Birinin sesi size sıcak gelmeye devam ettikçe seviyorsunuz demektir. (Bunu ne zaman düşündüğümü söyleyeyim, yemin töreninden sonra Armi beni aradığında otobüsteydim, onunla konuşuyordum ve konuşurken şunu fark ettim, hiçbir şey değişmiyor aramızda hala o sıcacık konuşması var, yüreğimi okşuyor sözleri…)

25 Aralık 2010 Cumartesi (13.GÜN)
*Bugün onunla tekrar uzun uzun konuşmak, kameradan da olsa görmek beni çok mutlu etti. Arkadaşlarından biriyle de arkadaş oldum. Çok şirin bir kız (:
*Renk Üçlemesi bitti bugün! Kesinlikle çocukken izlememiş olduğuma sevinmeliyim. Çünkü anlamak izlemiş olmaktan daha önce geliyor.
*Biraz daha kitap okudum. Gittikçe ilginçleşiyor.
*Photoshopla ciddi ciddi ilgileniyorum bu aralar. Ve o makinenin gelecek olduğunu söylemeleri bile beni heyecanlandırıyor. Nolur bu bir şaka olmasın!

26 Aralık 2010 Pazar (14.GÜN)
*Sabahın 8’inde beni arayan ama tanımadığım şahıs senin yüzünden bir daha uyuyamadım. Adını söylesen ölür müydün?
*Armi nete geleceğini haber verene kadar yatakta hayal kurmaca. (Güzel şeyler düşünmek gerek)
*Dışarı çıkalım dediler, dışarı çıkmadım. Bu anlar önemli anlar, bir daha bu fırsat nereden gelecek.
*Yaptığımız aptallıktı demedim ben(Aptalca mıydı diye sordum sadece). Riskliydi, heyecanlıydı, kışkırtıcıydı ve tekrar hatırlanacaktı. Yalnızca sonradan düşündüm de bunu yapmak benim gözümde aslında bir sevgi gösterisi, sana güvendiğimi göstermenin bir yoluydu işte. (saçma düşünmüyorumdur umarım. Çünkü biliyorsun her şeye anlam yüklüyorum çilekli pudinge bile XD)
*Bugün bir işe yarıyorum ben. İki tane film izleyip ki bilim-kurgu filmi ikisi de, analiz yaptım. Kendi ödevim olmasa da bir işe yaramaktan dolayı mutluyum. Bütün günümü aldı Armi gittikten sonra. Filmlerin ikisi de 2 saatin üzerindeydi, aşırı derecede mutlu oldum.
*A.I izleyip duygulanmayacak insan var mı? İnsan bile hayallerinin peşinden gidecek cesareti bulamazken yapay zekanın yaptıkları şapka çıkarttırır insana. Bana tutup da ama o film demeyin
*Bir ara iki filmde de yaratıcı kavramının sorgulandığını düşününce bu iki film gerçekten bunu sorguluyor mu yoksa bunu sorgulayan ben miyim diye düşünmem gerekti. Çünkü iki analizde de filmin felsefesi hakkında bu konuya da değiniyordum ve kendi düşüncelerim yüzünden filmi etkileyip etkilemediğimi anlayamadım. Neyse ki ikisi de bu konuya değiniyormuş.
*Mutlu mesut yatağına yatmak.
*Kediyle yatağımı paylaşmak istemedim. (Yatağımda tek bir canlının varlığını kabul edebileceğimi anladığım gün)

27 Aralık 2010 Pazartesi (15.GÜN)
*Bu sabah bir şey oldu: Annem beni okula gitmem için uyandırdığında ben günlerden hangi gün hangi tarihteyiz saat kaç neredeyim hiçbir zaman ve mekan bilgisini hatırlayamadım. Tabii bunun olmasının en büyük etkeni gördüğüm rüyaydı. Üstelik o anda rüyayı hatırladığım halde nerede ve ne zamanda olduğum bilgisini tekrar hatırladığımda rüyayı unuttum. Yaşadığım en zor sabahlardan biriydi.
*Okul gittim yoklama verdim. Bir de şunu düşündüm. Sanki evim çok yakın da her pazartesi sabah kalkıp okula gidiyorum. Herkes bu yoklama işini Cuma okula geldiğinde veriyor. Ama ben düzenli bir insanım işte, pazartesileri okula gitmeden duramıyorum.
*Armi’nin evine gittim, o gittiğinden beri 2.gelişim bu. Kapıda mahkeme celbi geldiğini belirten bir kağıtla karşılaşmayı beklemiyordum. Ne olduğunu çok merak ediyorum. Gidip alayım dedim ama o Cengiz’i gönderecekmiş.
*Okumak için aldığım kitapların dördünü bıraktım yeni kitaplar aldım. Ev kütüphane gibi olunca bir sürü kitap almak için seçeneğiniz var. Üstelik bir de kitap zevkimizin aynı olduğunu düşününce kitaplıklar okuduğum ya da okumak istediğim kitaplarla dolu.
*Çiçeklere su verdim, mutfağa döktüğüm suyu sildim (özür dilerim yanlışlıkla oldu), buzdolabını boşalttım. Kitapları aldım, getirdiklerimi yerlerine koydum. Yatağında yattım, sana bir not bıraktım. Geri döndüğünde bir kitap oluşturacak kadar nota sahip olacağını ve bir günde hepsini okuyamayacağını düşünüyorum.
*Evden çıktım, kapıyı kilitledim, iki kez kontrol ettim, garanti olsun diye dua da ettim. (Her türlü önleme başvurmalı insan)
*Kurtuluş’a çöp konteynırı istiyorum! İki sokak dolaşmak zorunda kaldım.
*Eve geri dönüşü 2,5 saatte yaptım sanırım, hatta daha fazla bile olabilir.
*Taksim’de yürürken baya baya suyun içine girdim çünkü su birikintisinin büyüklüğünü fark edememiştim.
*Eve geldim, uyumak istiyordum ama uyumadım. Bugün çok rahatsızım içinde bulunduğum hiçbir işe yaramama hissi sebebiyle. Film izledim. Filmi seçerken daha dikkatli olsaydım daha az acı çekerdim sanırım. Savaş filmi seçmişim The English Patient. İzleyeceğim filmleri önceden seçtiğim için seçimime lanet okumaktayım tabii ki. Film çok güzel falan filan ama filmin daha ilk savaş içinde olduğumuzu gösteren görüntüleriyle ağlamaya başladım.
*Annem masayı kuruyordu ben filmi bitirdiğimde. Hiçbir şey yemek istemediğime karar verdim ama uyanık görürse yemediğim için benimle kavga edecekti. Ben de uyuyor numarası yaptım. Bağırdı çağırdı ve gitti. O gittiğinde ben ağlamaya başladım. Ne kadar ağladığımı ya da beni neyin susturduğunu bilmiyorum uyuyakaldım.
*Bugün kardeşim Karamel’den çikolata almış ama müthişler. Günümü birkaç dakika kurtaran 1.Armi’yle konuşmak 2.Karamel çikolatası.
*Akşam 11 de uyandım 10 dakika ayakta kaldım ve yatağıma yattım.
*Biz çocukken çok fakirdik repliğini televizyonda duyunca gülümsemek. (Sen aslında hayatıma yabancı değilmişsin gibi bir şey bu)
*Sen geri döndüğünde öyle bir uyuyacağım ki muhtemelen uyuyan güzeli bile geçeceğim bu konuda.

28 Aralık 2010 Salı (16.GÜN)
*Kahvaltı yapmak da istemedim.
*Kardeşimle okula gidip müdür yardımcısını ziyaret ettik. Çok şirin bir kadın ve rehberlik hocasıyla da tanıştım. O da çok şirin bir adam. Kendi ifade etmekten çekinmediğim anlardan birisiydi herhalde.
*24 saati çoktan geçmişti bir şey yememe durumu ki zannedersem öğlen 3’tü kardeşim zorla yemeğe götürdü.
*Kitabevinde çalışmayı istiyordum, ilan gördüğünü söylemişti babam. Evet paraya ihtiyacım olduğu için çalışmam gerekiyor. Ama sonra vazgeçtik içeride çalışanları görünce. Zannedersem onlar yalnızca kendi kafalarında insan arıyorlar.
*Bugün 2 saati aştı yürüme işi. Hava çok soğuk değildi, çocukken geçtiğim sokakları gezdim.
*Eve geldik 3 saatlik The Deer Hunter’ı izlemeye başladım. Ve tabii ki gene savaş filmi! Hay ben aklıma! Ciddi anlamda kendimle bir zorum olduğunu düşünmeye başlıyorum.
*Fark ettiysen ki aslında bunu başta yazardım, bugün Armağan beni aramadı. Ve aramayacağını daha önceden söylememiş olduğu için merak ettim. Yarın arar umarım.
*Zyprexa!

29 Aralık 2010 Çarşamba (17.GÜN)
*Zyprexa etkisiyle tabii ki uyuşuk bir gün. Dün başladığım bir filmi bitirdim (Bu sefer içinde savaş yoktu.)
*Kitap okudum uzun bir süre.
*Armi’yi çok merak ederken aradı (:
*Casablanca’yı izledim. Kim hayran olmaz ki Bogart’a?
*Annemlerle kavga ediyorum sürekli. Uyuşmazlık son safhada.
*Photoshop derslerini izlemeyi bitirdim. Ha öğrenebildin mi diye sorarsanız tabii ki de izleyip saçma sapan deneyerek her şeyi öğrenemem. Fotoğraf makinem bir gelsin, gerçekten başına oturacağım bu işin.
*Çabuk tükenmeyelim diyedir belki bu, kaderin oyunu, seni ne kadar sevdiğimi, beni ne kadar sevdiğini araya şehirler girse bile değişmeyeceğini anlamak içindir orada oluşun. Geri döndüğünde senin yanında olabildiğim her gün sevinmek içindir.

30 Aralık 2010 Perşembe (18.GÜN)
*Uyanma anından nefret ettiğimi fark ettim.
*Film izledim, kitap okudum, film listemi bilgisayara aktarmaya başladım.
*Film izledim demekle yetiniyorum çünkü iki film de benim anlatmak için bir şey bulamadığım şekildeydi diyeyim. Konuşmak istediğiniz ve konuşmak istemediğiniz filmler olarak ikiye ayırabilirsiniz filmleri yani.
*Az önce annemlerin yanındaydım Fatmagül’ün Suçu Ne izliyorlar. Gene yılbaşının yaklaşmış olmasından ötürü bir dizide yılbaşı eğlencesi yapıldığını görüyorum. Hatta Türkiye’deki nerdeyse bütün diziler yılbaşı geldiğinde bunu kullanıyor. Tekrar ve tekrar söylüyorum bence biz onların yılbaşında nasıl eğlendiklerini izlemek zorunda değiliz!
*İkinci bir sinir olduğum şeyi söyleyeyim, Cumhurbaşkanı Diyarbakır’daymış. İyi güzel memleketimin güzel şehri. Cumhurbaşkanı orada bir yemeğe davetliymiş ve yemek listesinde neler olduğu sayılıyor haberin devamında. Soruyorum; Cumhurbaşkanı Diyarbakır’da o davete gelmeyecek olan halkın ne yediğinden haberdar mıdır? Eğer o halktan haberdar değilse onun ne yediğinden banane?
*Üçüncü bir şey daha var: Eskiden ilaç içtiğimde hiçbir şey düşünemediğimden şikayetçiydim. Şimdi bunu yaşamıyorum iki gündür. Benim için ilginç bir durum olduğunu söylemeliyim. Her ne kadar öğlene kadar kendimi ayılmış hissedemiyorsam da hiçbir şey düşünemediğim zamanları geride bırakmış olabilirim.

31 Aralık 2010 Cuma (19.GÜN)
31 Aralık’ın gecesinde yılbaşına gireceğimiz için ve yılbaşı için farklı bir yazı düşünmem sebebiyle bu günü de yarın anlatmaya karar verdiğimden bugün yayınlıyorum Aralık’ı.

Benim yazdıklarımı okumak zorunda bırakmadım kimseyi bırakmam da. Çünkü çok uzun yazıyorum. Ama Aralık biraz aceleye geldi. Ondan böyle şimdi. Ama Ocak’tan itibaren onar gün şeklinde yazacağım için daha kısa yazılar yazacağım. Tabii ki de Mayıs’a kadar ana tema ne kadar özlediğim olacak. Bu benim için çok özel bir özlem aslında. Özlediğim kişiye bağlı olarak özel tabii ki. Neyse bu konuya mektuplarımda değineceğim ben. (:

Herkese Mutlu Dünyalar (:


Yahu başlık bulamadım, daha yaratıcı bir şey bulursa okuyanlardan birisi çok memnun kalırım. Çünkü bu Mayıs'a kadar sürecek bir yazı dizisi ve ben bu başlıklı gitmek istediğimden emin değilim. Yorumlarınızı esirgemeyiniz (:

9 Aralık 2010 Perşembe

Hem Anlatılır Hem Yaşanır (Aşk)...

Oturdum yazıyorum işte (:. Aslında bugün eve dönerken ve eve döndüğümde dehşet sinirlenmiştim (anlatacağım tabii ki.) ama msnimi açtığımda bana gelen şey size gelseydi eminim siz de bütün sinirinizi unuturdunuz. Ne mi geldi diyorsanız üzgünüm yazının sonuna kadar beklemek zorundasınız (: Bir de yazının heyecanına kapılıp unutursam olayı… Tamam tamam unutmayacağım işte başlıyoruz (:

1 Aralık 2010 Çarşamba
*Aslında bugünden değil bunun bir gün öncesinden başlamam gerekiyordu sanırım. Armağan ve ben yani her zamanki gibi birlikteyiz gene. Gidiyor olması nedeniyle var olan vakte birbirimizi sığdırmaya çalışıyormuşuz gibi hissediyorum. Geri dönene kadar anca telefon ve resimlerde görüşebileceğimiz düşünülürse bir dokunma, hissetme, kokusunu saklamak isteme gibi bir durum var sanırım benim tarafımda. Dün birlikte bu tarafa geçtik. O Tuzla’ya sınava girmek için gidiyordu, beni de evime kadar getirdi. Tabi eve kadar gelmese de geldi gördü, ben burada yaşıyorum işte. Evim o sokağın sonunda (:
*Grip olmaya başladım dün ve aşırı derecede derimde acı duymaya başlamıştım devam ediyordu bugün. Çok acı verici bir şey. Kendi elinize bile dokunamıyor oluşunuz. Bir sürü ilaç, meyve, sıcak sıcak şeyler, battaniyeye sarılmak. Hasta olmanın en çok bu tarafını sevmiyorum işte. Burnum kapalı ve boğazım şiş ve nefes almak ciddi anlamda güç.
*Bugün Armi’nin sınavı olduğu için görüşemeyecektik tabi. Ben de doğal olarak evimde dinleniyordum. Ne yaptığımı hatırlamıyorum aslına bakarsanız, muhtemelen ya film izledim ya da dizi. Ah evet Californication değil mi?
*Aslında bugüne ya da aslına bakarsanız bu aya ait olmayan bir şey var elimde. Şimdi telefonuma aldığım notların ilkiymiş gördüm ve tekrar mutlu oldum. “Senin gibisini hiç görmedim” demiş bana geçen ay. (: Sevdim işte ben bunu.
*Ahahaha. Aklıma takılmış bu da: Metrobüste laptopunu açmış, çeşitli hesap kitap işlemleri yapan bir takım elbiseli (özellikle vurguluyorum bunu altı da çizili) adamı gördükten sonra düşünmüşüm: Biz de kurgumuzu metrobüste giderken yapabilsek ne güzel olacak.
*Sanırım benim içime Hitler ruhu kaçmış. (Ne için söylediğim sanırım benim yazacağım ya da yöneteceğim distopya görüldükten sonra daha net anlaşılacaktır. Ser verir sır vermez bu yönetmen)
*Armi’nin bana kattığı bir fikir: Metrobüste kendi sandalyemi getirip oturmak. Haha çok eğlenceli olacak!

2 Aralık 2010 Perşembe
*Aslına bakarsanız bugünü özel bir gün olduğu için tamamıyla ayrı tutmak istemiştim. Ama bugün için aldığım notu paylaşmam gerekiyor. Yeni blog adı: Hayata Ara Vermek. Bu blogu Armi gittiği gün tutmaya başlayacağım ve o gelene kadar da yazacağım.
*Aha! İşte sonunda beklenen oldu! Hayatımın en sevdiğim günlerinden birisi de oldu! Çünkü ben bugün üçüncü kez O’na AŞIK OLDUM! (Yani geri kalan günlerde de aşıktım da bu günler diğer günlerden daha özel oldular işte anlayın canım.) Onun beni hayatına, benim onu hayatıma kabul ettiğim günden beri bildiğimi hissettiğim bir şey vardı: Çok özel şeyler yaşanacaktı. Nitekim öyle de oldu. Yani bilmiyorum benim için olay şuydu: Bunu asla aşık olmadığım biriyle yaşayamayacağımı çünkü ne olursa olsun, bana aşık olmadığını hissettiğim bir insana tam anlamıyla güvenip bu özel anımı açmayacağımı biliyordum. Belki başka kızlar için başka durumlar geçerlidir, belki onlar yalnızca yaşadıklarından zevk almaya bakıyorlardır ama işte benim için durum biraz daha farklı. Ben hissettiğim şeyi yaşamayı istiyorum, adım adım her şey yerine oturuyor biliyorsun değil mi? Senin açından da böyle olup olmadığını merak etmekteyim doğrusu. Kısaca bu sana sorulmuş bir soru blogumu okuduğunda cevapla lütfen. (:
*Hatırlayamadığım daha doğrusu tam olarak tarih veremediğim olaylar var, ama hepsi kasımda kaldığı için şimdi kronolojik sırayı bulamıyorum ne yazık ki.
*DenizBank’tan hiç hoşlanmadığımız gün ilan ediyorum bugünü. Halbuki biz aslında sinemaya bile yetişirdik, kendileri bakkal dükkanı işletiyormuş havasında olmasalardı. Ayrıca ben bankacıların insan ilişkilerinin iyi olması gerektiğini sanıyordum. Şöyle güler yüzlü falan. Bu neydi bugün?
*Bugünün şerefine tatlı yemeği hak ettik mi? Ettik! Güzel çilekli pasta bulamadık ama çikolatalı pasta da güzeldir (:
*İnsanın bu kadar huzurlu olması güzel (:
*Kimsenin yüzünden gülücük eksik olmasın olur mu? Özellikle de senin yüzünden.

3 Aralık 2010 Cuma
*N’oluyor yaaaaa! İki kez şimdi de? İki kez! Daha düne kadar bir kez bile değildi! İnsan kendisine şaşırıyor böyle durumlarda ama mükemmel bir şey işte! (Tamam bu günün ilerleyen saatlerinin haberiydi ama birinci sayfadan verdim. :D Şimdi de geçen hafta bugün yaşananlar ve bugün yaşananlara geri dönüyoruz.)
*Geçen hafta Cuma “Dokunuşunu dünyalara değişmeyeceğimi fark ettiğim andır” demişim. Güzel demişim. Tebrik ettim kendimi.
*Hafta sonunda yani geçen hafta oluyor bu, rüyamda Hintli bir adamla evlenmek zorunda olduğumu ve kaçarken Potemkin Zırhlısı’ndaki gibi merdivenlerden düştüğümü gördüm.
*Geçen hafta sonu Cansu’nun annesine Armağan’ı anlattım bol bol. Ya konusu açıldı işte (:
*Geçen hafta Cuma olan bir olayı daha anlatmalıyım şimdi: Atatürkçülük dersinde (evet bu derse böyle hitap etmek hoşuma gidiyor) dersten sıkılıp gözlüklerimi çıkardım ve hocaya baktığımda her şey bulanıktı. Her şey bulanık olunca hoca bir şey anlatırken sanki ciddi anlamda fantastik bir karaktermiş gibi göründü gözüme ve anlattıklarını biraz fazla heyecanla dinledim sanırım.
*Geçen hafta Cuma gene: Her şey birkaç saniyeye bakıyordu geçen hafta. Keşke söylese idim, kalmasını of işte ne diyeceğimi bilemem ki böyle durumlarda. Üzgünüm, bu arada eteğimi yıkadın mı ya?
*Olsun bu hafta geçen haftanın da hesabını görmüş olduk böylece diyerek konuyu gayet ormantik bağlarım sevgilim.
*Bu Cuma: Fındıklı’daki binada bir takım kızlara sinir oldum. Yahu havamda yok, kimseye burnum havada da bakmıyorum, nedir bu kızlardaki bana laf atma tutkusu bir açıklayınız lütfen! (Bu kim ya diyorlardı?)
*Okuduğum kitaba bakıp da dalga geçen ve bir zamanlar sevdiğimi düşündüğüm arkadaşlarım var. Durun bir dakika arkadaş dememem mi gerekiyor artık onlara bilmiyorum? Bu konuda ayrıntılı blog yazılacak ama ne yazık ki bu dönem bittikten sonra yazılması gerekiyor. Bu sıralar okuduğum kitabın adı CUMHURİYET arkadaşlar. Turgut Özakman’ın kitabı. Kardeşimin okulu hediye olarak vermişti ve de okuyorum, çünkü benim fikrimce bu evde 250 kitabı geçmiş bir kitaplığım varsa ve ben onun içinde okunmamış kitap bırakırsam o kitaplık benim olmaz, olamaz ve kitapları atmak gibi bir alışkanlık da edinmedim kendime. Okurum, doğrusuyla yanlışıyla, sevdiğim yeri olur, abartılı bulduğum yeri olur. Ama her kitaptan bir şey öğrenirsiniz.
*Atatürk Fikriye’ye ÇOCUK dedi. Atatürk herkese çocuk diyormuş (:
*Yalnızca bir bakışlık umurumdasınız. ( Fındıklı’dan Beşiktaş’a yürürken cami önünde toplanmış kamera kalabalığı gördüm. Bir bakış attım ve yürümeye devam ettim, etrafında toplanmaya ne gerek var çözemedim)
*Dolmabahçe’nin önünden geçerken içime bir korku düştü bugün: Ya bir gün Dolmabahçe’de yanarsa???

4 Aralık Cumartesi
*Kimsenin evden çıkası mı yok? Naptım ben bugün? Zannedersem Californication’ın 3.sezonu bitti bugün. Ve evet beklediğim gibi bitti. Zavallı Hank…Üzgünüm tamam mı, herkesin başına gelebilirdi bu durum. Kimsenin alnında kaç yaşında olduğu yazmıyor ki =(

5 Aralık Pazar
*Hava birden soğudu.
*Apar topar evden Kadıköy’e gitmek için çıkarılan kız. Arkadaşlarına geç haber veren hatun, biraz dedektifçilik oynar, sonra da arkadaşlarıyla buluşur.
*Midemi sevmiyorum, bazı günler beni zorluyor.
*Kahve Dünyası’nın sıcak çikolatası artık hoşuma gitmiyor, çünkü çok daha iyisini yapıyor Armağan.
*Bowling oynamaya gittik. (Hayatımda ilk kez bowlinge gidiyorum ve bunu Armağan yanımdayken yapıyorum. Normalde bir şeyi ilk kez yapıyorsam bundan çok utanırım. Ama bu kez utanmadığımı hissettim. Tamam sonuncu oldum napalım. Hepimiz Lebowski olamayız değil mi? Ayrıca sonuncu olmama rağmen tırnağı kırılan gene ben oldum.)
*Bugün son kez Burger King’de yedim bak yazdım buraya 1 ay boyunca Burger King yok! Anladınız mı! Beni Burger’ın yanından bile geçirmemelisiniz.
*Bugün babamın doğum günüydü, güzelmiş pasta ya. (:

6 Aralık 2010 Pazartesi
*Fazla sert ama güzel güzel (: Nedir bugün kırmızı günüydü değil mi? Hoş sürpriz (:
*Evet sonunda bana yazdığın yazıyı okudum! Senin hissettiklerini okumak bana ayrı bir haz vermekte bunu söyleyebilirim. Üstelik söz vermişsin ikinci bir yazı daha yazacakmışsın gitmeden hatırlatayım da kaçma benden (:
*Şeyy aslında ben bir şeyi unuttum sanırım. Bugün biz erken mi ayrılmıştık?
*Forum istanbulda balon gösterisi varmış, hani şu köpükten yaptığımız baloncuklar var ya işte onlardan gösteri. Ve ben o baloncukları ne çok severim bilirsiniz. Keşke onlardan yağsa bir gün kar yerine ama inat değil mi bir filmimde kullanmaz mıyım ben yağan baloncukları, romantik bir anın üzerine indirmez miyim?
*Üzgünüm zil çalan adamın maaşıyla ilgili araştırmamda bir sonuca varamadım. Sanırım orkestrada çalan bir arkadaş edineceğim kendime ama bu sorunun cevabını mutlaka bulacağım!

7 Aralık 2010 Salı
*Biraz daha geç gittim sanırım. Aslına bakarsan canım yanıyor bugün… Neden yanıyor dersen gene hassaslaştım işte.
*Gidişin yavaş yavaş içime çökmeye başladı sanırım. Mutluyum ama alttan alta yerleşiyor sensiz geçecek ayların gelmekte olduğu düşüncesi.
*Haha çilekli puding tatlımmmmm! Hiç bu kadar tatlı olmamıştı değil mi (: :P:P:P:P
*Bu kızı takmamayı bir gün öğreneceğim ama şunu söyleyeyim. Benim burada taktığım şey aslında senin davranışındı diyebilirim. Verdiğin öncelikti benim taktığım şey.
*Üzgünüm trip yapmıyorum ama onu tekrar söyleyeyim. Trip değil yaptığım, yalnızca kızmamam ya da bu konuda bir tepki göstermemem gerektiğini düşünüyorum ve düşünmek bazen durgunlaşmaktır benim için. O da diğerleri gibi sıradan bir kız artık.
*Hayatımda ilk kez içimde olan bir şeyle ilgileniyorum.

8 Aralık 2010 Çarşamba
*Bugün Armağan çalışıyor ben de evde yatıyorum. Aslında dün akşam uyuyamadım bir süre. Bu sebeple fazla da etkisini göstermesin diye zyprexanın yarısını içtim. Ama ne yazık ki etki gene aynı. Sabah 8’de uyanıp Armağan’a günaydın mesajı attım. Sonra uyuyakaldım. Sonra telefonum çaldı ama çok uzaktaydı, uyanıp uyumam bir oldu. Sonra tekrar uyandım, evi topladım, sonra gene uyuyakaldım. Böylece saat 15.30 oldu.
*Günün geri kalan zamanında Suzumiya Haruhi’nin 2.sezonunu bitirdim. Woow diyemeyeceğim bir sezondu sanırım çünkü yarısı zaten aynı şeyin tekrarından ibaret bir sezondu. Sevgili Suzumiya yaz tatilini sürekli başa sardığı için bir türlü sonbahar gelmiyordu ve Kyon’un bu durumu düzeltmesi gerekiyordu vs.vs. Düzeldikten sonrası eğlenceliydi ama bak. Çünkü Suzumiya film çekmeye karar veriyordu ve Kyon’da kameraman oluyordu. (bu size bir şey ifade etti mi, beni tanıyanlar ve suzumiya sevgimi bilenler zannederim ki o resmi akıllarına getirip gülüyorlardır) Öyle işte hatta Kyon neredeyse Suzumiya’yı dövüyordu. Ama yönetmenlik konusunda bir tanrıdan daha iyi bir yönetmen göremiyorum. Yani tabi o bunu bilmiyor da ne zaman ne istese o değişiyor. Mesela bir yerde güvercinlerin hepsinin beyaz olmasını istediği halde güvercinler renkliler ve ertesi gün hepsi bembeyaz olmuş oluyorlar ya da konuşan bir kedi istediğinde kedi konuşmaya başlıyor falan. Düşünsenize böyle bir gücünüz olsa yönetmenlik yapmak hiç de zor olmayacaktır. Neyse bütün günü Suzumiya ile geçirdim işte.

9 Aralık 2010 Perşembe
*Ve geldik son güne değil mi (:
*Gene sabahın köründe yollarda bu kızcağız (:
*Şirin mi şirin şortuyla, pucca’lı çoraplarıyla, uzun ekoseli gömleğiyle gayet de şirin görünüyor dışarıdan. Eve geliyor, yanına sokuluyor, hep yanında kalmak, hep aynı kokuyu duymak istiyor senden ve o koku birkaç gün içinde bir süreliğine uzaklaşacak ondan ama geri dönüşünü, daha eğlenceli günleri beklemek de heyecan verici.
*Öğlen öğlen apartman sakiniyle kavga eden Armağan! Aman Tanrım kızdırmayın sevgilimi!
*Ve beklenmeyen durumların yarattığı sürprizlerin bizim hevesimizi kursağımızda bırakması durumu. XD (Haha gene de amaca ulaşıldı XD)
*Saat 3.45’te Taksim’den otobüse bindim. Eve geldiğimde saat 17.59 idi. Yolda geçirdiğim vakit boyunca Cumhuriyet kitabını bitirdim ya!
*Şimdi buraya kadar günüm gayet güzel, her ne kadar beklenmeyen şeyler olmuş olsa da gene de mutlu olduğum bir gündü. Ve eve dönüyorum, üstelik yolda herhangi bir saçma sözle karşılaşmamak için paltomu son düğmesine kadar ilikliyorum ki biri bir şey demesin de canımı sıkmasın. Tam kendi sokağıma geldim. Abla bir dakika bakar mısın diye bir ses. Arkamı döndüm: Bir çocuk. Dediği cümle: Az önce önünden geçtiğin abi senin numaranı istiyor. Daha öncede istemiş ama sen vermemişsin. Şimdi çocuğa laf edeceğim olmayacak. Sakin dedim, döndüm yürüdüm gittim. Bu günün tatsız olaylarının ilkiydi.
*İkinci saçma tatsızlık Halil adlı bir zamanlar arkadaşım olduğunu düşündüğüm insandan gelen bir msjdı. Kısaca mesajda hala beni unutamadığını ve her halimle her koşulda beni kabul edeceğini yazmış. Şimdi birileri de düşünüyordur, ulan ne var halimde de sen beni her türlü kabul edeceğini söylüyorsun. Ağzından çıkanı kulağın duymuyor değil mi senin demeyi çok isterdim. Ki dedim de zaten. Tabi Armağan kızdı neden hala engellemediğim konusunda. Ben de facebook temizliği yaptım birazcık.
*Üçüncü en saçma tatsızlıksa şimdi adını tekrar söylemeyeceğim birisi. Çalıştığım filmde tanıştığım birisi ve setin son günlerinde benden hoşlandığını vs. söylemişti ve ben de kibarca reddedip arkadaş olmak istediğimi belirtmiştim. Geçenlerde gene setten tanıdığım birini ekledim ve onun profilinden onun profilini gördüm. Aaaa arkadaş olabiliriz artık modunda ekledim ve o sırada duvarının arkadaşı olmayanlara da açık olduğunu gördüm hatta fazla görünce bir de evli ve çocuklu olduğunu da öğrendim! Hadi birileri oha! Desin nolur :D Oha di mi? Bunu görünce özürlerimi ileten ve sonradan fark ettiğimi arkadaşlık teklifimi kabul etmemesini istediğim bir mesaj gönderdim. Ama arkadaşlık teklifimi kabul etti. Neyse bugün eve geldiğimde birinden bir mesaj gelmiş. Bana ekleme talebi yollayamadığını benim ona yollamamı istemiş. Kim olduğunu sordum, setten tanıdığını söyledi. Kim olduğunu söylemezse eklemeyeceğimi, böyle bir gizeme gerek olmadığını söyledim adını söyleyince ekleme talebi gönderdim. Konuştu, bu durumu bana daha önce anlatmak istemiş 2 kere ama susmuş, söyleyememiş, hani ben ona karşı bir şey hissetmemiş olduğum için kendimi çok şanslı gördüğümü söyledim. Eğer öyle bir durum olmuş olsaydı ne yapacağını düşünemediğini söyledim. Bana o sırada eşiyle ayrı olduklarını ve benim çok hoş çok temiz çok iyi kalpli birisi olduğum için benden hoşlandığını vs. söyledi. Ciddi anlamda sinirlenilecek şeyler bunlar bana göre. Ve üstelik utanmadan ilişkide göründüğüm kişinin bana yakışmadığını söyleyebiliyor. Neden yakışmıyor sorusuna kocaman adam o diye cevap verdi, kaç yaşındadır diye sordum, 30unu geçmiş o adam dedi. Peki kalbimi hiç kırmayan tek insan olduğunu biliyor musun dedim, önce hayatını mahveder o zaman kalbin kırılır dedi. Gülmekle yetindim, bu konuda ona katıldığımı düşünmüş bile olabilir. Belki zamanında Mustafa hakkında söyledikleri ciddi anlamda doğru şeylerdi ama Armağan için söylediklerini asla kabul edemem. Ve sonra da beni bir yerlerde oturup çay içmeye davet ediyor, hatta ne zaman müsait olduğunu da belirtiyor. Kalsın dedim ve iki profili de sildim. Gerçekten çok kırıcı bir durum, bir de bakar mısın üçü de aynı günde. Söz birliği mi ettiler nedir beni sinir etmek için.
*Neyse bu durumda nasıl sinirimden kurtulduğumu açıklamaya geldi sıra. Sinir küpü bir şekilde msnimi açtım ve dün akşam yazılmış ama ben çevrimdışı olduğum için bana gelmemiş bir yazıyla karşılaştım. Tuxedo Kamen says: Seviyorum seni! Tabi bunu görünce ben sakinleştim hemen kedi mırrr mırrrr durumuna geçtim. Kimse de umrumda olmadı 
*Ve saatler şu anı gösterdiğinde biz sevgilimin nereye gideceğini öğrenmiş bulunuyoruz! Şimdi buna sevinip sevinmemem gerektiği konusunda bilgim olmadığı için onun telefon konuşmasının bitmesini bekleyeceğiz… (: Seviyorum seni!


Tamam işte ilk part’ı tamam aralık’ın (: Sevgili blogumuseverler, umarım beni hala okumaktan bıkmamışsınızdır (: Çünkü ben yazmaktan bıkmadım (:
Mutlu dünyalar ve güzel yarınlar (:

26 Kasım 2010 Cuma

İçimdeki Deniz Dünya'ya Taştığında...

Çok uykum var diye başlamak istedim ben bu bloğa. Yazmak istiyorum ve çok uykum var, başladığım bugün bitirir miyim bu yazıyı bilmiyorum.

Bayramdan öncesinden itibaren yazacaklarım var benim. Aslında bütün kasım ayını baştan sona koklamak istiyorum hatırlarıyla. Tekrar bir günlük tutmadığıma acıdım. Sanırım Aralıkta tekrar başlıyorum.

12 Kasım filmim geçti! Ve ben bunu yalnızca bir tek kişiyle paylaşmak istedim. Ona da saatlerce ulaşamadım. Bana filmim geçtiğinde kutlama sözü vardı ancak (arada silinmiş kısım) çekimler uzadığı için bu gece bunu gerçekleştiremedik ve bunu duyduğumda sakin olmayı istemedim. (Tekrar silinmiş kısım)
14 Kasım benim için çok özel bir gün oldu :) Hani kendinizi özel hissettiğiniz ve karşınızdakine de özel hissettirdiğinizi hissettiğiniz “özel gün”lerden. Armağan benim için yemek yaptı (: Evet evet benim için yaptı. Üşenmedi, özendi bezendi gayet güzel bir yemek hazırladı. Üstelik filmimin geçmesi nedeniyle de yemekte şarap vardı. Onunla şarap içmek istediğimi söylemiştim ve onunla karşılıklı şarap içmek bile müthiş bir heyecandı benim için. Buzdolabının üzerine yapıştırdığım tavşancığa ilk kez bir not bıraktım. Eve her geldiğimde bir not bırakacak olursam zannederim bu notlar baya kabaracaklar(:
Tabi çok sevgili arkadaşınız bir gün önce lityum içmiş olduğu için 2,5 kadehten sonra baş dönmesi yaşadı falan. Çok akıllıyım değil mi? İçmeden önce hatırlamıyorum ilaç içtiğimi de:D Zannedersem benim çığlıklarım alt komşuya kadar ulaşmıştır. :D:D Haha zaten armi de sevmiyormuş kendisini.

Bütün bayramı son gününe kadar yok sayıyorum. Çok üzücü bir durum yaşandı Allahtan daha da üzücü olmadı.

19 Kasım bayramın son günü Armağan tekrar benimle aynı şehir sınırları içinde. Tuluğ, ben ve Armağan buluştuk. Şiva da olacaktı ancak beklenmedik durumlar sebebiyle gelmedi. Küçük Beyoğlu’nda oturup bira içtik, gayet güzel bir gündü. Armağan’la ilk birlikte çekilmiş fotoğrafıma sahibim. Bir ara Cansu Damla geldi yanımıza, ona da sevindim. Sonra yemek yemeğe gittik ve sonra Armağan’la birlikte Taksim’den Beşiktaş’a kadar yürüdük ve inanır mısınız ben o yolu tek başıma yürüdüğümü hatırlıyorum ama kimsenin benimle bu kadar yolu seve seve yürüdüğünü hatırlamıyorum. Ayaklarım yere basmıyordu tabir-i caizse. Beni teyzemin evine bıraktı ve kapının önünde insanlar olduğu için içeri girene kadar bırakmadı ve şöyle söyleyeyim çok çok bir saniye bile geç çıkmış olsa teyzeme yakalanmış olacaktık :D O kadar dakik bir durumdu. Eve girdiğimde bir köpek karşıladı beni ve direk havlamaya falan başladı, ısırmaya çalıştı falan. Eve gelen kimseye böyle davranmazmış neden böyle davrandı anlayamadılar.

20 Kasım aslında güzel bir gündü diyeyim. Gereksiz yere kendi kendime yarattığım şeyler olmasa daha da güzel olurdu. En nefret ettiğim huyum diyemeyeceğim çünkü meraklı olmazsanız gözlerinizin önündekileri bile göremezsiniz. Benim tek merak ettiğim almak için yılların gerekeceği Mimar Sinan Sinema-tv bölümü diplomasıydı. Daha fazlasını buldum. Açıkça sorabilirdim tabi eğer ben ben olmasaydım. Aslında sormadım da değil ama uygun olmayan bir anda sordum sanırım. Sonra her buluştuğumuzda aslında gerçeğini öğrenme tutkum olsa da soramadım belki kendisi söyler diye. Neyse işte hani benim çok saçma bir psikolojik durumum var. Eğer kafama takmaya devam edersem mide ağrım başlıyor. Ve işte uzun zamandır olmayan bu şey tekrar oldu. Bunu ona söyleyemedim o kadar utandım ki. Dediğim gibi birkaç yıl eksik ya da fazla benim için fark etmiyor ben bunun için sevmedim kimseyi. Ben yalnızca onun ruhunu kendi ruhuma yakın buldum, yakınlaşmaları o kadar zorlamaksızın gelişen bir durum gibi gözümde. Söylesem muhtemelen buysa mide ağrının tek nedeni deyip bana doğrusunu yanlışını anlatırdı ama utandım bir kere, utandım işte. Beni Maltepe’ye kadar götürdü bu yüzden. Evet ona çok zahmet verdim ve içimden hiç “oh iyi oldu” geçmiyor resmen vicdan azabı çekiyorum.

21 Kasım dün ilaç içmiş olduğum için tamamıyla felç olmuş bir şekilde geçti ama bu da güzel oldu diyebilirim, durulmak gerekiyor bazı durumlarda…

22 Kasım sabahın bir köründe kalktım ve inanmayacaksınız ama bu uyanışımın nedeni (silindi)! Oha! Dediğinizi işitiyorum evet bence de oha! (Tabi ki de artık neye oha dediğinizi öğrenemeyeceksiniz) Neyse bu arada bizim kaseti de imzalatıp sevgili(!) ekip arkadaşımla zorunlu işbirliğinden de kurtulmuş oldum (Ha bu konuda yazacağım hiç şüpheniz olmasın). Armağan’ı ikinci kez okulda görüyorum. Üstelik bana ne demişti “Ben okula gelmem”. Bildiğin üzere kıs kıs kıs kıs gülüyorum okulda olduğunu bildiğim bugün. Evet iyi malzeme olduk ya neyse.
Kamerayı alıp Harbiye’ye bırakmaya gittik ve Armi bana iş buldu falan. Sevindim aslında çünkü eylülden beri acaba nasıl kliplerde çalışmaya başlayabilirim diye düşünürken işte oldu insan nasıl sevinmez ki. Neden klip yalnızca merak işte.
Hayatımın en güzel en sıcak çikolatasını içtim. Bugün aldığım bu tadı kesinlikle ama kesinlikle dışarıda içtiğim hiç birşeye değişmem. Mükemmel bir şey. Tabi hazır şeylerden yapılıyor orası öyle ama sıcaklığın aslında Armi’den kaynaklandığını biliyorum.

23 Kasım da Cansu Damla ile buluşacaktım sözde. Bostancı’ya kadar geldim kardeşim beni okuldan al diye aradı. Rahatsızlanmış ve onun için geri döndüm onu okuldan aldım eve bıraktım, Cansu da kendine yeni meşgale bulduğu için görüşemedik içimde kaldı evet. İnsanın kalbi bazı anlarda o kadar heyecanla atıyor ki, özellikle birisi onunla konuştuğunuz için kendisini daha iyi hissettiğini söyleyebilecek cesarete sahipse mideniz de kelebeklenir bu durumda. Kısaca aslında benim bütün iç organlarım ayrı telden çalmaya başlıyor. :D

24 Kasım hıhım evet, (Kocaman bir bölüm sildim buradan da)
Bugün yazın çalıştığım filmin galası var, Armağan’la Taksim’de buluştuk. Yemek yedik ve biraz alışveriş yaptık. Bana güzel şirin mi şirin bir etek aldı. Sonra eve gittik. Arada anlatılmaz yaşanır bir kayıp zamana sahibiz bir de (şuanda tekrar sildiğim) bir zaman var. Sonra galaya gitmek için hızlıca hazırlanıp çıktık. Gala konusunda ayrı bir bloga sahip olacağım için bu konuyu atlıyorum.
Bir takım aksilikler olması da güzeldi işte. Death Note kolyemi kaybettiğimi sanıp çok üzüldüm gece gece. Sonra buldum, neremden çıktığını ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Bu arada sevgilim çok hasta ve ne zamandır düzelmedi diyerek de tekrar üzüntümü belirteyim.
Bana göre çok sıcak bir geceydi. Gece uyandım, onun nefes alırken zorluk çektiğini farkettim ki böyle anlarda sevdiğiniz insan için hiçbirşey yapamamak içinizi acıtır. Benimkini acıtıyor.

25 Kasım süper bir kahvaltı. Birinin benim için bu kadar özenmiş olması bir kahvaltı için bile harika bir şey. Sonra eve dönüş tabi. Eve gelip de hiç bir şey yapmayış var bir de.

Fark ettiyseniz bütün günlerin ortak bir noktası var. Hepsi aynı şeye çıkıyor, aklım fikrim hep onda ondan başka bir şey düşünemiyorum bir şey yapamıyorum sanılmasın. Şu anda onu yazmak istedim ve onu yazıyorum, yazacağım bir ton şey var ve bu yazı yalnızca şu son günlerimize bir övgü kalsın istiyorum.


Ben şu anda ince ince yağan güz yağmurlarının altında seni seviyorum haykırışlarıyla uçan bir kelebeğim.

Öyle içimdesin ki
Öyle içimsin işte
Şimdi yalnızca sen ve ben varız
Şimdi yalnızca sevmek var içimizde…


“Nolur bu yazıyı okuduğunda üzülme, geçen sefer bir melankoli sezmiştim yorumlarında. Seni seviyorum ve hakettiğim şeyi aldığıma ve sana hakettiğini vermekte olduğuma inanıyorum. Sen her şeyin en iyisine layıksın sevgilim…”

Mutluluk hep sizinle olsun (:


Sansürlendi...

5 Kasım 2010 Cuma

Uyuyan Canavarı Uyandırmak!

Bu konuda yazacağıma dair bir sözüm var. Hadi bakalım kendisi bu kendisine ithaf edilmiş yazıyı hangi saatte okuyacak.Hangi saatte cevaplayacak (:

Başlıktan da anlaşıldığı üzere ben uyuyan bir canavarı uyandırdım perşembe günü sabahı :D Kendim ettim kendim buldum, cezamı da çektim, mutluyum huzurluyum. Zaten öyle bir gece geçirdim ki aşırı huzurdan ölebilirmişim gibi geldi. Bir saate yakın Stephan King okuyarak bekledim.Sonra uyuyakaldım. Sabah beni aradığı sırada yeni uyanmıştım. O gün onu uyutmadım yani toplasan bir saatcik uyumuştur.

Bana gece çekim yaptıkları ormanda bulduğu bi çiçeği getirmiş. O zaman bilmiyordum adını ama eve gelip baktım çiğdem çiçeğiymiş. Kurusun diye orada bıraktım, çünkü ezilmesini istemiyorum öyle kurumalı. Umarım duruyordur hala.

Hayatımın en huzurlu gecesini, sabahını ve akşam üzerini yaşadım. İçimdeki hisler gittikçe büyüyor biliyorum bu kez o kadar şanslıyım ki.Bir şey istemiyorum yalnızca mutlu etmek ve mutlu olmak istiyorum. Sarıldığım,ona baktığım,konuştuğum, konuşmadığım, teninin tenime dokunduğu her dakika o kadar özel ki...

Neyse duygusal bir yazıdan tekrar uyuyan canavarı uyandırma meselesine dönüyoruz:D Malumunuz dünyada kurtadamlar ve vampirler var:P Ben şahsen vampir olmak istiyordum da bu saatten sonra zor biliyorsunuz, ama o kurt adam olmak arzusnda (: Bu sebeple kendisine biraz da dikkatli davranmak lazım :P Nitekim her an kurtadama dönüşebilir:P Ama dikkatli davramak lazım derken bile güldüğümü düşünürsek herkes anlamıştır ki bu konuda adam olmam ben(: Tehlikeli sularda yüzüp acısını da çekerim, mutluluğunu da yaşarım:P Demeyin ne mutluluğu olur ki bunun diye, ben halimden memnunum:D Muhtemelen o da memnun :D

Ve tekrar söylüyorum, bunu o gün öyle bir anda söylemiştim ki biraz durup gülmesi falan gerekti: Prenslerin prensesleri canavarlardan kurtarmaları gerekiyordu diye biliyorum ben (: Tabi aslında şu durumda canavarı olan prensler de varmış işte(: Hatta kendisi canavar olan prensler diyelim biz buna(:

Bugün bana metrodayken senin gibisini hiç görmedim dedi. Anlamadım aslında bunu ve unutmamak için yazıyorum buraya. Bunun açıklamasını istiyorum ben (: İyi bir şey mi kötü bir şey mi (:

Bu hafta sonu bütün planlar altüst olmuş olsa da haftaya inanıyorum ki bizimle bowlinge gelecektir(:

Tamam tamam :) Bugünlük bu kadar yeter senden bir şey istiyorum ben biliyor musun? Benim için bir yazı yazmanı istiyorum. Gerçekten bunu çok istiyorum. Kendini bana anlattığı görmek istiyorum, şuanda hissettiklerini paylaşmanı falan(: Hani büyük bir edebi yazı değil beklediğim, yalnızca içinden geçenlerin bir tezahürü (:


Herkese mutlu mesut dünyalar ((: Bana da tatlı rüyalar (:

27 Ekim 2010 Çarşamba

Şaşkın Ördek Yavrusu muyum? (:

Bu hafta müthiş heyecanlı bir hafta idi bence! Hani sevgili senaryo gösterme olayı dolayısıyla değil bu heyecan vericilik durumu. Mesele bambaşka benim için.
Tamam tamam 1,5 hafta sonra yazmaya karar verdiğim için kızmayın müsait olma durumu yani mesele. Ya da ruhunuzun müsait olması diyelim buna. Stresli olmak işte.

18 Ekim
Tamam pazartesi o kadar hastaydım ki okul yolundan geri döndüm. Çünkü otobüste bile nefes alamıyorken okulda daha kötü olacağımı düşündüğümden üsküdardan geri döndüm. Yağmurlu bir gün havası almış oldum ama sanırım bu havaya bir süre veda etmem gerekiyor. Ve şunu söylemeliyim ki ben hasta olduğumda yataktan düşebiliyorum. Bu bir gerçek. Ciddi anlamda denge bozukluğu yaşayabiliyorum sanırım yerimden kalkmamak daha iyi (:

19 Ekim
Tamam hastayım ama verilmiş bir sözüm vardı. Eski bir arkadaşımla buluştum. Tam olarak ne kadar zamandır görüşmüyoruz derseniz 1 sene olmuştu. Yeni halimi resimler dışında ilk kez görüyor yani! Felaket! Hayran kaldı! Şaşırdım. O kadar değiştim mi ben bir senede. Neyse bir sürü fotoğraf çektik işte. Haha gösteremem ama :D

20 Ekim
Sabah gene Fotoğraf Okuma dersi. İnanılmaz uykum geliyor bu derste yalnızca bir saat ama Sami hocadan bile daha az dayanabiliyorum.
Bugün Tuluğ’la sabah sabah mesajlaşırken aklıma çok güzel bir fikir geldi bunu paylaşacağım yakında.
Hocaya senaryonun istediği değişikliklerin yapılmış halini götürdük. Beğenmedi ve bu konuda konuşmayacağım onu söyleyeyim. Beni çok zorlayan bir mesele demek istiyorum bu senaryo onaylayıp sonra onaylamama durumunun. Bu yüzden sinirliydim. Cansu Damla ve tayfasıyla buluşmak üzere taksime gitmem gerekiyordu. Yolda bir ton sinirlendim gene. Fenikülerle geçmeye karar verdim Taksim’e. Turnikelerde benden önce geçen adam çok hızlı geçtiği için turnike sağolsun iki dönüş yaptı ve ikinci dönüş de bacağıma geldi. Canım çok acıdı küfrede ede gittim. Cansu sürekli arıyor falan, içmiş ve sarhoş olmuş. Geldikten sonra bir de bana yol tarifi veriyorlar şuradan gel diye o kadar sinirli bir şekilde gidiyorum ki suratına patladım telefonda çocuğun gelip biriniz alsın bir zahmet dedim!
Meydanda yürürken bir japon turist kafilesine rastladım. Rehberleri Japonca birşeyler anlatmaktaydı tek tek kelimelerin üstüne basa basa. Gülmem gerekirdi ama gülemedim sinirliydim. Cansu’ların yanına gittiğimde gene sinirli olacağımı biliyordum. Sineji’ye gittik. Mekan tamam da o merdivenler nedir abi?! Ben o merdivenleri çıkamadan ölürüm yani nedir bu! Aşırı derecede dik ve dar, korkutucu!

Bir ton laf yine işte. Zaten sinirliyim, saçma sapan cevaplar vererek insanları sinir ediyorum falan. Çıktık sonra oturmaktan hoşlanmayan bir insanım ve evime geç kalmak istemiyorum ne yapayım.

21 Ekim
Bugün kendime izin verdim arkadaşım! Marmara Üniversitesi beni bekler. Cansu Damla ile öğle arasında buluştuk onun. Sabah davası vardı, ertelenmiş gene kurtulamadı yani. Hukuk kantininde bir sinema öğrencisi olarak farkı hemen belli ettim tabi. Music Box vardı ve ben onun yanına gitmeden önce Serdar Ortaç çalıyordu. Gittim Frank Sinatra – New york new york açtım! Kulağımıza güzel bir müzik gelsin yani. İki üç güzel hareketle de yerime oturup bütün kantine havamı da attım. Yemeğimi de yedim. Sonra da en küçük(!) amfilerindeki derslerine çıktık iki dakika. En küçüğü bile bizim okulun yarısı kadar nerdeyse. Derse girmedik Kadıköy’e gittik. Umut gelecekti sözde. O gelene kadar ortalıklarda dolaştık işte. Aya Yolculuk aldım. Hatırlarsınız çocukluğumuzun kitabı işte. En son iki sene önce Savaş’ın çantasından bir Jules Verne çıktığında aklıma koymuştum bu kitabı almayı sonunda aldım okuyacağım tekrar. Yalnız bir avukat çantasından çıkabilecek son şeylerden biriydi. Çok eğlenceliydi belirteyim. Üzümlü ve vişneli muffin yedim. Tamam beğendim! Simit sarayındaki herkes bizim sevgili olduğumuzu bile düşünmüş olabilir diye düşünüyoruz ikimizde çünkü bildiğin Cansu ağlarken ona sarıldım teselli modu falan. Sonra Umut geldi, daha önce de defalarca başkalarına anlattığım büyük olay olan bir yere gittik. Büyük olay dediğimde gene yaşı büyük bir arkadaşımla buluşmuştum ve hani gayet de garip duruyoruz çünkü o yaşını gösteriyor falan. Girdik oturduk bir baktım yan masada bizim okuldan arkadaşlar. Ulan açıklaması da yok bu işin. Arkadaşım desem garip kaçıyor vs.vs. gitar hocam dersin sorarlarsa dedi artık yapacak bir şey yok. Gitar çalmayı da ne bilirim ya değil mi. Eve döneceğimiz sırada o kadar çok güldüm ki anlatamam! Gülmekten başım döndü, nefes alamıyorum zaten. Otobüste midem de bulanmaya başladı. Tam komedi bir geri dönüş yani.

22 Ekim
Hoca senaryoyu kabul etti, yorumsuz bırakıyorum bu durumu gene.
Ama Armağan’ın bu konudaki yorumu çok haklı. Gerçekten bir ilkim o okuldaki. Çıktıktan sonra Armağan’la buluştum işte. Nedir ne değildir gelecek mi gidecek mi? Hava soğuk ama yağmur yok. Kuru soğuktan nefret ederim. Mephisto’da oturduk. Midem çok kötüydü bir şey içmedim ama daha sonra gelmek üzere aklıma yazdım çilekli sıcak çikolatayı. Armağan’ı anlatmak isterdim ama yanlış anlaşılıyor sonra. Anlatmayacağım ama çok çok mutlu olduğum bir gün sonu geçirdiğimi itiraf etmeliyim. Özellikle bir şey dedi mutlu oldum, bir şey daha dedi daha da mutlu oldum modunda bir şey işte. Benim şu eve erken dönmelerim yok mu? Neyse şaşkın ördek yavrusuyum işte metroda nerdeyse yolumu şaşırıyordum. Eve dönüş falan filan gayet sıradan bir gün sonrası önemli olan ortası işte(:

Bu arada ilk buluşmada beni pantolonla gören ilk insan oldu XD

23 Ekim
Duş almamak için (tembellik tamamıyla) evden çıkmaya üşenmek. Kesinlikle benim tembelliğim. Poff! Ama gitmeyi çok istemiştim itiraf edeyim(: Sinemada film izlemeyeli baya oldu en son ağustosta gittim işte. Olmadı ayarlayamadık =(

24 Ekim
Cansu’yla birlikteyim. Aranmaktan (onun tarafından aranmaktan) ziyadesiyle mutluyum. Göztepe’de bir cafede oturduk. Çaprazımda çok saçma bir çift oturuyordu. Saçma dediğim apaçi gençlik işte öyle. Ben de gayet yayılmış durumdayım falan yani. Saç-baş dağınık. Zaten haftaya eğer uygun olursa saçımı boyatacağım ki. Kaşlarımın da artık düzeltilmesi gerekiyor. Sonra pideciye gittik ve bu konuda da konuşmayacağım. Sonra da Cansu’nun evine gittim. Bütün peluşlarını önüme serdi. Allahım süper şeyler onlar. Müthişler. Yumuşacıklar, ısırasım geliyor. Bir tanesini bana hediye etti bu durumda benim de ona bir pelüş hediye etmem gerekiyor. Ve aklımda bir şey var en kısa zamanda. (:
Eve geri döndüm. Sonrasını hatırlamıyorum desem yalan olmaz.

25 Ekim
Müthiş huzurlu uyudum. Yani inanamazsınız ne kadar huzurlu uyuduğuma. Hepsinin bir faktörü var işte yalnız. Otobüste bile uyudum nerdeyse bir senedir uyumuyorum otobüslerde. Serapların bugün çekimi var onlara yardıma gittim. İlk kez bir mezarlığa giriyorum ben. Aslında korkarım sanmıştım ama korkacak bir şeyim yokmuş. Ama mezar üzerine basmamak gerekir sanırım. Saygısızlık olmasın diye etek bile giymedim yani. Ama kolye gene de boynumdaydı. Neyse çekimlerde biraz aksilik çıktı ama olsun. Sonra Alican’ın evini görmeye gidiyordum. Armağan’a gelmesini teklif ettim. İşi yokmuş geldi falan. Mutlu olduğumu tekrar itiraf edeyim. Sonra Alican’ın evine yürüdük yürüdük yürüdük. Tabi ben gene kıllık yapıyorum bir yerimde durmam ki. Yolun ortasında yürümeye çalışıp Armağan’ı sinirlendirmek de bunlardan biri. (: Evi gördük sonra geri döndük. Sonra metrobüse binmek için durağa gittik ve inanamadım! O kadar kalabalıktı ki o kalabalıkta metrobüse binmek mümkün değildi o sebeple otobüs durağına gittik, neyse ki otobüsüm çok kalabalık değildi.
Ve Mecidiyeköy’den daha önce Sina’nın evinde beğendiğim küçük birşeyi buldum. Ve aldım birini hediyenin içine atarım diye tahmin ediyorum. O kadar şirinler ki.

Ve işte 2. Kez gördüğü halde hala pantolonla görüyor adam ya! İnanamıyorum ben pantolon sevmem kardeşim giymeyeceğim bir daha rezil oluyorum.

Bu arada bugün yazdığım bir cümle vardı üzerine alınmadı biliyorum ama onun için yazmıştım. Ciddi ciddi ateş gibi bir şeydi durum. Feci feci! Kesinlikle yerimde durmam(: Bıcır bıcır deniyor sanırım:D
26 Ekim
Sevelim sevilelim modundayım nedense. Serapların setindeyim gene. Sonra Alican’la tiyatro bölümüne gitmek için erken ayrıldım. Sonra Müjdat Gezen’e gittik. 7’de gelin dediler. Armağan’la buluştum. Gene Mephisto’ya gittik. Ve bu sefer inanılmaz tadı tatmış oldum.(:Çilekli sıcak çikolata tabi ki de bu tat! Ve Armağan çilekli hiçbir şeyi sevmiyormuş böylece umuma açık yerlerde seni deşifre ediyorum görüyorsun. Çileği sev ya(: Oturduk akşama kadar konuştuk vs.vs. Akşam Müjdat Gezen’in önünde hala daha saçma sapan hikayelerimi anlatmaya devam ediyordum. Ve bir de pot kırdım çok kolay inanıyorum ya her şeye. Tuttum bana noterle ilgili söylediği şeye ciddi ciddi inandım. Bildiğin saf modunda kaldım yani (: Her zaman ki gibi ağrımı öğrenen yeni birisi olarak doktora gitmediğime kızdı.
Ayrılırken acayip sarılmak isteği duydum ama frenlemek konusunda da üzerime olmadığı için sustum(: Sonra oyuncu bulduk ve eve geri dönüşe başladım eve 21.30 da geldim. Aşırı derecede acıkmıştım falan. Sonra da yattım uyudum.

Şimdi buradan da bana söylenmesi gereken şeyleri söylemen konusunda baskı yapardım ama söyleyeceğine inanıyorum yakında(:

27 Ekim
Son gün oley bitiyor bu yazımızda. Neden bugünleri yazdım çünkü değerli buldum diyelim.
Fotoğraf okumak dersinde gene uyumak üzereydim.
Bitmiş aşklar için kullanma kılavuzu: Aşklar artık garanti kapsamında olmalı! Süresi bitmeden biten aşklar için hayat geri ödeme yapmalı! Sabah sabah düşündüklerim işte.
He bir de bu var yazdıklarımı üzerine alıp alınmadığını merak ediyorum. Gerçek anlamda merak ediyorum kim diye söyler miyim hayır söylemem amam yazdıklarımı üzerine alınmalı bunu biliyorum!’
Tamam sizin dünyanıza karışmıyorum da kendi dünyamı istediğim gibi karıştırmaya hakkım var bunu biliyorum!
Bu sabah bir arkadaşıma (çok değer verdiğim birine ki kendisi bana psikolojik destek sağlayacaktı ama işleri yoğun olduğu için beni biraz salladı.) mesaj attım aradı beni. Yeni bir takım şeyler anlattım işte. İçinde bulunduğum ruh halini planlarımı vs.vs. Onayımı da aldım kısaca. Her ne kadar bir konuya takılmış olsa da. Herkesin tek istediği üzülmemem bunu biliyorum. Bunun için herkes dikkatli olmamı istiyor.
Otobüste telefonla konuşurken müthiş şirin görünüyordum sanırım (:
3 saatte evime döndüm! Yuh diyorum!
Kendimi bugün futbol oynuyormuş gibi hissettim. Geçen sene dizimin üzerine düşüp eklem ezilmesine neden olmuştum ya bugün yürürken bir anda dizim acımaya başladı sanırım gene pek de normal yürümüyordum.
Eve dönerken canım o kadar çok steakhouse burger çekti ki inip, burger king’e gitmeyi düşündüm o kadar yani.
Evet tamam bugünün de sonuna geldik. Bugün zaten eve gelip bir uyudum. Rüyamda da gördüm oh sen bana onunla(O kim biliyorsun kişisel sebeplerden ötürü adını yazamıyorum) konuştuklarınızı söyleyene kadar rüyamı da anlatmayacağım. Bildiğin psikolojik baskı evet (:

D. Şimdi gene kızacak bana burada hep birine konuşmuşsun niye buraya yazıyorsun diyecek ama şöyle bir şey var o şuanda burada değil ve ben bunu anlatmak istiyorum. Sabah gelip görsün istiyorum. Zaten uyumuyor (:

Tamam bu kadar dırdır yeter başınızı şişirdim affediniz(:
Herkese Mutlu Dünyalar ve Mutlu Rüyalar. (: (Çaldım evet bu sözü (:)

23 Ekim 2010 Cumartesi

Benim de MİM'im var!

Vallahi mimlenmek konusunda çok bilgim olmadığını söylemeliyim. Sevgili Şiva bu konuda bana bahsetmiş olsa da bu kadar çabuk mimlenmeyi beklemiyordum. Çabuk diyorum ama mimleneli baya oldu ben geç kaldım: Niye çünkü arabamı bilmiyorum ki!!! Neyse önce mim konusunu yazalım Şiva'dan çalarak.

Mim konusu: Yaşadığınız tüm sıkıntıları geride bırakıp, sevmediğiniz insanlardan,yapmaktan daral gelen işlerden uzağa tatile gidiyoruz. Bizi yolcu etmeye gelmiş üstelik gıcık olduğumuz herkes. Alayına çalımlı bir bakış fırlatıp arabamıza bindikten sonra geride kalanları çatlatırcasına müziğin sesini sonuna kadar açıp tozu dumana katarak oradan uzaklaşıyoruz.

Şimdi sizden istediğim, mimlediğim herkes bindiği arabanın resmini son ses açtığı şarkının adını,sözlerin bir bölümü ve söyleyen solistin resmini yayınlayacak.

demiş.

Geç olsun güç olmasın mantığıyla şimdi yazıyorum ve işte karşınızda benim seçtiğim araba :D Görenler şok olacak nitekim kendisinin ne olduğunu bile yazmayacağım.



Gördüğünüz gibi kendisi Sailor Moon'da Uranüs'ün kullandığı bu gri araba! Haha! :D

Şarkıya gelince hadi bunu gören bunu da tahmin eder diyorum sayır Sailormoonseverler.
Tabi ki de

Sailormoon 4 sezon açılış şarkısı olan Moonlight Densetsu/Moonlight Legend. Japoncasını yazmayayım ne de olsa anlaşılmaz gelecek onun için türkçesini yazıyorum(:

Üzgünüm, dürüst olmadığım için
Ancak rüyalarımda söyleyebilirim
Düşüncelerim kısa zamanlı
Görmek istiyorum seni hemen şimdi
Ağlamak üzereyim -- ayışığı
Seni arayamam da -- geceyarısı
Yalın bir yüreğim var, ne yapabilirim ki?
Gönlüm bir çiçek dürbünü.
Ay ışığının rehberliğiyle
Her zaman biraraya geleceğiz kaderle
Takımyıldızlarının parıltılarını sayarak
Haber veririm aşk nerede
Aynı dünyada doğmak
Mucize aşk
Bir kez daha gelmek için biraraya
Tanrım, mutlu bir son ver bana
Şimdi, geçmiş ve gelecekte
Sadık kalacağım sana
Unutamam gözlerindeki o sevgili bakışı
İlk karşılaştığımz o anki
On binlerce yıldızın arasından
Bulurum seni
Fırsata dönüştürerek her şansı
Böyle seviyorum hayatı
Yaklaşıyor büyük bir mucize.
Her zaman biraraya geleceğiz kaderle
Takımyıldızlarının parıltılarını sayarak
Haber veririm aşk nerede
Aynı dünyada doğmak
Mucize aşk
İnanıyorum buna
Mucize aşk


Sanırım insanlarla çok alakasız da olsa 4 sezon sailormoon'u açan şarkı benim de tatile gidiş yolumu gayet gaza getirerek açar diye düşünüyorum!

Kısaca BEN AY SAVAŞÇISIYIM! SENİ CEZALANDIRACAĞIM! GÖRECEKSİN!



Sevmedi Blog bugün beni onun için ikinci bir resim koyamıyorum. Bu arada başka şarkılar da çalabilirdim tabi ama sonra onlara inat olsun diye açmak istediğim şarkılar yüzünden gidemeyebilirdim tatilime :D

Tamam sustum ve gidiyorum işte (: Mimlemiyorum kimseyi sevgili
dostumuz blogunu kullansa idi onu mimlerdim ama hatta mimleyeyim bir dakika :D Böyle daha iyi

Görüşmek üzere(: Çok uzuyor bu yazılarım ya (:


Herkese Mutlu Dünyalar bugün bir blog daha sözüm var tutacağım (:

15 Ekim 2010 Cuma

Kendi Kendime Kendimle Konuşmalar

Sadece Senin Olmak İsterim Bu Dünyada

Birinin olmak istemiyorum, yazının ortalarına doğru neden böyle başladığımı anlayacaksınız.
Bugün yazıyorum ama bakmayın, bir haftadır bir şeyler yazmam gerektiğini düşünüyorum. İki gün önce kendim için hiçbir şey yapmadığımı fark ettim. Senaryo yazmaya çalışmak okul hayatını kurtarmak için benim için yapılacak şeylerden birisi değil.

Ben günlerimi nasıl geçirdiğimden çok arkadaşlarımla, arkadaştan yakınlarımla ve dostlarımla neler yaşadığımızı anlatmak istedim. O kadar saçma sapan anılarımız oldu ki, artık bunları paylaşmalıyım.

Daha önceki yazıma ekleyecektim ama unuttum, Zeytinburnu tres istasyonunda akbil gişeleri değişmediği için dokunmatik akbilimi kullanamadım! Bunun için İETT 'ye mi İBB'ye mi seslenmeliyim bilmiyorum, madem bir şeyi değiştirdiniz her şeyi değiştirin lütfen!

Salı günü, Cansu Damla ile buluşmak için yırtınıp durduk. Sonunda buluşabildik. Neyse ondan önce de günümün gayet seksi geçtiğini söylemeliyim, malumunuz ben arada sırada gayet seksi görünebilen bir hatunum. Neyse günün en ilginç ayrıntısını seçiyorum sizin için: Damla Maltepe’ye gelmişti beni görmeye. Birlikte yürüyoruz caminin yanındaki yoldan sahile doğru. Tabi siz hiç Maltepe’ye geldiniz mi? Bir kedi miyavlaması işittim yolun sol tarafında da bir siyah kedi oturuyor. Damla’ya kurduğum cümle: “ Bak kedi ne güzel miyavlıyor” iki saniye geçmedi: “Ama ağzı oynamıyor ki” Yolun sağ tarafında bir sokak satıcısı miyavlayan ve yürüyen kedi satıyor. Ses ondan geliyormuş. Maltepe’nin göbeğinde biraz fazlaca öldük gülmekten. D ile de buluştum ama onunla ilgili anılarımı kendime saklıyorum artık. Bir de Cihan aradı (hani güzel gözlü set arkadaşım) kendisini başka biri sanınca baya bir güldüm, umarım artık babasının telefonuna attığım mesajlardan sıkılmış ve beni düzenli aramaya karar vermiştir.

Çarşamba günü Cansu’larla buluştum. Üçünün hediyesi olarak bir beyaz gülüm oldu. Teşekkür ediyorum, aldığım en anlamlı güldü benim için. Karga’da(ki ne garip bir zaman rastlantısıdır bu anlatınca baya garip oldum) onlar içti ben yeşil çay içtim, neden mi çünkü riske girmek istemedim, ilaçlarımı bıraktım ama üzerinden 24 saat bile geçmedi. Sağlıklı yaşıyoruz. Cansu’lar gitti Umut’la yemek yedim. Kadıköy’de birlikte dolaştık, benden sıkıldı mı bilmiyorum, sormak da istemedim utandım. Sonra Şiva geldi, birlikte Karin’e gittik. Çok şirin bir garson ile birlikte benim ayrılık hikayemi dinledi Şiva. Özlemişim, harbiden özlemişim!. Onunlayken ilacın bir önemi kalmadı! İçtim! Ama ilaçlarla birlikte içince ne oluyormuş söyleyebilirim artık, dünyayı göremiyorsunuz arkadaşlar! Sakın böyle ilaçlar kullanıyorsanız içmeyin. Benden söylemesi. Ya da bir tarafına güvenen içsin. Ben bana yapılan sarhoş muamelesinden hoşlanmadım, herkese de ilaç içmiştim açıklaması yapılmıyor. Bir de herkesin I LOVA HAVANA rozetine takmasına takıldım. N’olur artık arkamdan söylenmesin şu cümle.

He bir de bugünün bir anısı sokakta yürürken rıhtıma doğru bir barda üç genç SADECE SENİN OLMAK şarkısını gitarla çalıp söylüyorlardı. Önce yalnızca biri söylüyordu. Duymak istemedim. Hızlı hızlı yürüyordum ki üçü birden gayet yüksek sekle söylemeye başladılar. Kulaklarımı kapattım. Bir süre sonra hem uzaklaştığımdan hem de artık o kadar yüksek söylemediklerinden duymaz oldum açtım kulaklarımı, bir apartman girişinde bizimkilerin gelmesini bekledim. Akşam bununla ilgili Cansu’ya yazdım paylaşayım:

“*sadece senin olmak isterim bu dünyada
*sadece sana ait olmak
*bir de
*hızlı hızlı yürüdüğümde
*daha yüksek sesle söylediler ya
*alay ediyor dünya benimle dedim.
*cidden alay ediyor dedim
*önce kargaya … bu kadar yakınken gidiyorum.
*ardından bu şarkı
*ardından kim bilir hangi densizliği yapacak dünya
*ama
*mutluyum!
*bunu bozamayacak.”
Araları çıkardım, önemsiz sahnelerdi diyelim.

Damla’nın cevabı:
“*bunları kim yazdı
*:D
*şarkı sözü gibi olmuş”

Perşembe günü, okuldaydım, hocanın gelmeyeceğini bilmediğimiz için okula gelmiştim gene pek de geç olmayan bir saatte, bir ton ıslanarak, şemsiye sevmem, özellikle kaçınıyorum bir de şemsiyeden sanırım. Yağmur altında ıslanmak güzel şey. Öğleden sonraya kadar bekledik gelmedi, gitmek en güzeli. Gitmek… Gitmek her anlamda gitmek istedim. Bu sabah kendim için bir şey yapmadığımı fark edip girdiğimi reddettiğim depresyonu bile yok edebilecek güce sahipmişim işte. Özde’ye arkadaş olarak değer verdiğimi çok daha net anladım bugün, karakterini seviyorum! Bir de bana fark ettirdiği bir şey var o senaryoda topun kadının ayağına gelmesi harbiden SailorMoon’da Chibi-usa’nın Pu’sunun Usagi’nin kafasına düştüğü sahneye benziyor. Bu kadar etkiliyor işte beni kendisi.

Banyodaki ışık oyununa o kadar hayran kaldım ki keşke bunu yapay olarak biz de yapmayı başarabilecek olsak ama bu tarz şeyler kendi doğallıklarıyla kalmalı.

Artık şunu biliyorum ki: İnsanlar benden mesaj aldıklarında zıplayan bordo Meksika fasulyeleri oynamıyor bir yerlerinde. Ben arkadaşlarımdan mesaj aldığımda bunun için çok seviniyorum bazen cevap veremesem de. Ama aynı etkiyi artık yarattığımı düşünmüyorum. Saçma saatlerde de olsa (hatırlarsın SBY bana sabahın 5’inde mesaj atmıştı ne kadar kızsam da sevinmiştim mesajı gördüğüme işte) mesaj gelmesine sevinirim. Ama artık benden sabahın kör saatinde ya da gecenin bir vaktinde mesaj aldığı için sevinecek kimse olmadığı görüşündeyim, ve kime haksızlık ediyorum bunu söylerken bilmek istiyorum! Hatta benden mesaj almadığına sevinecek insanlar tanıyorum sanırım.

Cuma günü, bugün işte, senaryo onaylandı bazı eksikleriyle tabi. Bunun hakkında konuşmayacağım zaten benden sonunda bu konuda bir şeyler duyarsınız eminim. Benim için sancılı bir süreçti ama geçti gitti. Bugünü sevdim aslına bakarsanız, saçlarım olduğundan çok daha yüzüme yakışır duruyordu bugün. Boyum biraz uzadığı için (bilmeyenler için söyleyeyim 1.65 imişim) daha da mini hale gelmiş eteğimle yeniyetme japon liseli kızları modunda idim. Tabi bu durumun ben de yarattığı sonuçları bir kişi sevgili taciz mesajlarımla öğrendi. Üzgünüm, biraz fazla sıkılmıştım derste ve uğraşılabilecek en güzel şey sendin! Yağmurun yağışını sevdim, fazla ama usulca. Üstelik arabaların sıçrattığı yağmur suları umurumda bile olmadı.

Yeni bir koku buldum, yanıma oturan yağmurda ıslanmış adamdan gelen yağmurla karışmış parfüm kokusu inanılmaz etkileyiciydi. Ve ben de o gün yağmurdan sonra açan kiraz çiçekleri gibi kokuyordum belirteyim.

Ayakta kitap okuyanları anlamakta güçlük çekiyorum otobüslerde. Yani bir sürü etken var dikkat dağıtıcı; insanlar geçmeye çalışıyorlar, bir yere tutunma sabit kalma çabası var, hareket halindeki bir otobüstesin. Okuduğun şeyi ne kadar algılayabilirsin ki? Tamam ben de okulda sesli ortamlarda kitap okumuş adamım ama insanların seslerine dikkat etmeye başladığım anda kitap okumayı bırakırım. Zaten daha önceki bloğumdan kitap okuma atmosferi yaratmayı sevdiğim gerçeğini biliyorsunuz.

Eskiden olduğu gibi günlüğümü gene defterimde tutmaya başladığımı söylemiş miydim? Ve bu kez başkasına vermeyeceğim bir defter. Çünkü benim yazdıklarımın yanında dostların bana yazdığı cümleler de bu deftere renk katıyorlar.

Bir haftadır bir şey deniyorum arkadaşlarım üzerinde. Sinemacı olan olmayan hepsine aynı hikaye. Anlattığım şeylerde mantık hataları var. Öyle şeyler söylüyorum ki birbirini tutmayan şeyler oluyor. Bir tek kişi bile düzeltmedi, ya da sormadı. Ama senaryolarda mantık hatası bulmaya çalışıyorlar da? Arkadaşlar hayat da bir senaryodur. Neden bu mantık hatalarını sorgulamayı düşünmüyorsunuz?

Bugün kendim için bir şeyler yapmalıydım. Öncelikle bir haftadır izlemediğim bir filmi izlemekle işe başladım sonra da bu blogu yazıyorum. Yazarken de kanıyorum. Gerçek anlamda kanamaktan bahsediyorum içim değil kanayan. Kanıyorum.

Fazlasıyla kişisel biliyorum, ama anlatmak işte, bir haftadır kime neyimi doğru düzgün anlattım ki. Basit cevaplar, kaçamaklar ya da çok büyük sırlar. Bilmiyorum cümlesinden sonra insanların hemen açıklama yaptıklarını fark eder misiniz? Biliyorsun ama bilmiyorum diyorsun, ben de o kadar çok kullanıyordum ki artık açıklama yapacaksam bilmiyorum kullanmamayı öğrendim böylece bir anlamı olacak bilmiyorum demenin benim için. Yoksa aslında bildiğim pek çok şeye bilmiyorum cevabını vererek insanları susturduğumu biliyorum.

Biliyorum, biliyorum ki ben susacağım, susarak konuşmak ne kadar erdemli bir davranıştır.

Gözlerim kapanıyor, ama bu akşam uyumayacağım, öyle ki kendime adadım bu akşamı!

Evet kan kaybediyor olduğum için uykum geliyor

Uykum geliyor

Uykum gel…

Uyku…

U…

Yarın İstanbul Modern’e gitmek istiyordum halbuki.

Gördüğünüz üzere ben mesutken de rahat değilim Sait Faik’in söylediği gibi.

Herkese mutlu dünyalar.








P.S: Adamı uğraştırmayın intihar ettim dedim mi demedim, basit bir kanama dedim! Madem mutluyum madem direniyorum niye intihar edeyim delirtmeyin adamı, aramayın saçma sapan. Dostlar (: (Bipolar tepkileri)

7 Ekim 2010 Perşembe

Yağmurlu Bir Güne Uyanmak Mı Yaşanan?

“Bu sabah yağmur var İstanbul’da, gözlerim dolu dolu oluyor bilinmezliğe” çalmadı bugün mp3’ümde, sırası gelmemişti henüz ama bu sabah İstanbul’da yağmur vardı.

Ben evden çıkarken hava kapalıydı, otobüsteyken başladı usul usul yağmaya, indiğimde yavaş yavaş yağıyordu, vapura bindim. Böyle bir günde yapılacak en güzel şey: saat 9.30.

Kabataş’ta vapurdan indiğimde deli bir yağmur vardı, vapurdan inen insanların kaçışları beni eğlendirdi. Neden kaçarsın ki bırak yağsın gökyüzünün gözyaşları, hiç sizin gözyaşlarınızdan kaçıyor mu toprak, bak o yerinde duruyor işte. Arkadaşımla Sirkeci’ye gidecektim, erkenden gitmiş olmamak için Kabataş’taki Kahve Dünyası’na oturdum. En son SBY ile gelmiştim, ne güzel bir gündür onunla oturup konuşmak. Dışarıda yağmur kahve Dünyası’nda ben sıcak çikolata içip sinema dergimi okudum: saat 10.

Sirkeci’de dolaştım yağmur yağmıyordu.

Soğuğu içime çektim, yağmuru kokladım, yağmur sonrası dünyayı yeniden tanıdım, herkes kaçarken ben yürüdüm, şemsiyem bile yoktu. Sevdim bugünü, müziğimi, atmosferimi, görünüşümü, içimden geçenleri.

Kırmızı rujuyla bir kız durakta bekliyor, rüzgâr esiyor, saçları dudaklarına değiyor, bazısı kalıyor, bazısı ters rüzgârla tekrar arkaya düşüyor, rüzgâr benimle oynuyor bugün.

Geri dönüşümü tekrar vapurla yaptım, yağmur yağıyordu, vapur kalabalıktı ve dışarıda kimse yoktu, o soğukta kimin aklına gelir ki dışarıda durmak… Bir delinin geliyor tabi, sıkıldım, yağmur vardı ben içeride kapalı kalmışım gibi hissettim, yağmurun denize bir damla daha bırakışını, çoğalmasını, denizle gökyüzünün buluşmasını izledim. Vapurdan indiğimde yağmur yağıyordu, gene insanlar kaçıştılar gene her şeye inat usulca yürüdüm, kulağımda Singin In The Rain, işte gerçek kader kendisi.

Eve geldiğimde hüzünlü bir yağmur gününe uyan bir şarkı vardı kulaklarımda Grup Vitamin’in İstanbul’da şarkısı. Onu koydum facebooktaki profilime, sevgilim birkaç saat sonra uyandığında bana, o şarkıyı uyumadan önce dinlediğini söyledi. Bense o uyurken paylaşıyordum bu şarkıyı. Bilmiyorum o neye inanır ama duygular insanları birbirine bağlıyorlar.

Aslında bugün bu kadarla sınırlı değil ama anlatmayacağım,
Bugün özel bir gün, çünkü kelebekler yağmurda uçamazlar.

5 Ekim 2010 Salı

Onun Kitabı, Benim Atmosferim

Kimse bana inanmıyor ama ben hala aynı görüşü savunuyorum: Nasıl bir kitap okursanız okuyun, nasıl filmler izlerseniz izleyin sizin de o filmin atmosferine uygun atmosfere ihtiyacınız var.

Bu nereden çıktı diye sorarsanız dün sevgili sevgilime Kafka okurken sessiz sakin ve loş bir ortama ihtiyaç duyduğum için Feyzi hocanın kapısının önüne oturup okuduğumu söyledim. Zaten çok sinematografik bir duruşla kitap okuduğum için kitabı okurken aynı zamanda bu anı hafızama kazıyordum, çünkü fotoğraf çekecek kimse yok o sırada.

Bilmiyorum benim için hep öyleydi ben Kafka’yı hiç çok aydınlık bir ortamda okuyamadım, çünkü anlamıyordum. Karanlığa yakın loş ışıklarda, sessiz sakin okumayı tercih ettim. Bu Dönüşüm’de de böyleydi, Dava’da da, diğer hikayelerinde de böyle. O atmosfere girmeye ihtiyacınız var yoksa onun ne anlattığını nasıl anlayabilirsiniz ki.

Ya da Hakan Günday’ı eğer 10 sayfa okuyup bırakıp sonra tekrar 10, 10 okumuş olsam bir anlam ifade etmeyecek. Kinyas ve Kayra’sını tek bir günde bitirdim, kitap okumaktan başka nadiren lavaboya ya da yemeğe giderek zaten yalnızca onu okuyarak 3,5 saat harcadım o kadar. Çünkü kitap öyle bir kitap, oturup okuyacaksın, başka bir şeyle ilgilenemezsin.

Her neyse aynı şey film içinde geçerli. Tabi ben çoğunlukla korku filmi izlerken bütün ışıkları açıyorum çünkü geceleri uyumam gerekiyor. Ama özünde her şey aynı eğer o filmi, kitabı anlamak istiyorsan atmosferine uyacaksın. Karanlıksa karanlık, aydınlıksa aydınlık, kendini o atmosferin içine atacaksın, hissedeceksin ve içinde yaşayacak karakter. Yoksa okuduğunu yada izlediğini söylediğin pek çok şeyi boşuna izlemişsindir.

Görüşüme katılmazsınız ayrı mevzu ama ben anlamak için içine girmek gerektiğini düşünenlerdenim, ve belki de bu yüzden fazlasıyla etkilenebiliyorum ve belki de bir gün içine girdiğim atmosferden çıkamam :D
Herkese bol bol atmosferli dünyalar(:

4 Ekim 2010 Pazartesi

Mutlu olmak için (:

Dün bana olanlar…
Bu aralar fazlasıyla susuyorum, hani belki konuştuğumu duyuyorsunuz ama gerçekten konuştuğumu düşünen kaç kişi var merak ediyorum.

Neden suskunum? İlaçlarımı içiyorum ve bir iç hesaplaşma yaşıyorum ve bugünlerde bu hesaplaşma fazlasıyla yormaya başladığı için konuşamıyorum. Bugün merdivenlerden düşmek gibi bir şeye bile neden oldu aslında. Ne düşünüyorsun dersen: Her şey bu kadar kolay olabilecekken neden karmaşıklaştırdığımızı kısaca insan doğasını çözmeye çalışıyorum. Düşüne düşüne nereye varacağımı da söyleyeyim: hiç!

Şimdi yazmaya buradan başlamış olsam bile bu bir iyimserlik yazısı olacaktı, çünkü sabahki düşüncelerimin tam tersini öğleden sonra yaşadım. Sabah pesimist düşünürken öğleden sonra ufacık bir şeyle daha olumlu düşüncelere sahip oldum. Peki nedir bu ufacık şey? Minicik bir kabın içine sıkıştırılmış çilek kokusu!

Kendimi Uğur Özakıncı’nın bir hikayesinde gibi hissettim. Sabah uyandığında bütün mahalleyi o güzel kokunun sarmış olduğunu ve bu kokunun da insanları daha kibar, mutlu, neşeli yaptığını görüyordu. Ertesi gün gazetelerde bu kokunun yakınlarda patlayan bir parfüm fabrikasından geldiğini öğreniyordu. Fabrika patlamadı bizde ama bütün bir sokağı kaplayan çilek kokusunu duydum daha sokağa gelmeden başlayan kokuyu içime çektiğimde sanki içimdeki bütün olumsuz düşünceleri çevirdi yok etti. Tamamıyla mutlu etmek için kokusunu etrafa salıyor diye düşündüm, mutlu oldum. Ve sokaktaki o adamdan bir çilek kokusu aldım. Hani koku da şeker gibi, görünüşü de pembe pembe çok şirin. Fark ettiniz değil mi size sokaktan aldığım minik plastik bir kap içerisindeki çilek kokusundan sanki dünyadaki bütün mutlulukların sebebiymiş gibi bahsediyorum. Çünkü ben abartı insanıyım biliyorum. Ama kokuyu duymanız gerekiyordu.

BU NEDENLE;

Aldım çantama attım eve kadar o kokuyu getirdim, sonra dolaba astım, eminim bundan sonra benim çilek kokulu parfümümü duyumsayacaksınız ve belki de bu kokuyla siz de kendinizden geçeceksiniz kim bilir.

Uğur Özakıncı’yı severim nokta.

Ayrıca çilek yemeği de severim, ama sonbaharda çilek yok ki…

Ayrıca mutlu olmak için çok şeye ihtiyacınız yok bir çilek bile yeter (:

Çilek kokulu dünyalar (:

30 Eylül 2010 Perşembe

Melankolik Eylül Üçlemesi 3

Ve işte huzurlarınızda Eylül ayının son dilimi(:

21 Eylül 2010 Salı
*Bugün sabah aklıma Merve’nin onlara gittiğimde yapmış olduğu sosisli peynirli börek geldi. Anneme nasıl yalvardım yapsın diye ama pek de gönlü yok. Neymiş evdeki herkes yemezmiş. Ama o kadar ısrar ettiğimi görünce ameliyattan sonra bakarız dedi. (O böreğin tadı aklıma geldi, Merve gerçekten nefis olmuştu ya, neyse gece gece daha fazla hatırlamamalı insan.)
*Üç film izledim, kendileri bahsedilmeye değer ama ben bahsetmemekteyim. Yorgun hissediyorum.
*Erken yattım.
*Daha az romantik olmalıyım belki de. Sonuçta dünya romantizmle ve duygularla yürümüyormuş öğrendim. (Her şeye hüsn-ü talil’le bakılmıyormuş XD. Çok abartılı yaşanıyor o zaman.)
*Yeni kupamla çay içmek çok güzel ya. Kırmızı kırmızı. (Bundan önceki sevdiğim kupaları tek tek kıran aile üyelerine selamlarımı yolluyorum.)
*Ayıcıksız yatamama. (Ayıcığım o benim)
*Yarın annem ameliyat olacak.

22 Eylül 2010 Çarşamba
*Erken kalktım, evi topladım, anneanneme kahvaltı hazırladım.
*Erken kalktım derken alarm kurmuştum ama alarmdan önce kabusum beni uyandırdı. Rüyamda 100 sayfalık bir İngilizce sınavına giriyordum.
*Her şeyi bırakabilecek birine bağlanmak ne kadar doğru. Kazanmak uğruna her şeyini ortaya koyan adam kaybeder kazansa da. Vazgeçilmeyecek bir şeyler olmalı hayatında. (Hangi film için yazmıştım bu kaybedecek bir şeyi olmayan adamı hatırlayamadım.)
*Markete giderken iki çocuk çöp kutusunun kapağını iki sopayla yukarıya kaldırıp bir kedi içine girdiğinde kediyi çöp kutusunun içine hapsetme planları yapıyorlardı. (Çocukların vahşi içgüdüleri olduğunu inandığımı söylemiştim.)
*Fonda Çarkıfelek, yeni alınan doğrama makinesinin nasıl kullanılır cdsi açılmış bilgisayar makineyi anlamaya çalışan ablam ve halam. Sanırım benim için delirilecek ortam bu olsa gerek.
*Titanic’te en üzücü şey herkes kurtulmaya çalışırken müzisyenlerin müzik çalmaları bence. Müzik bittiğinde ve herkes yoluna gitmeye başladığında o son kemancının acıklı bir müziğe başlaması üzerine geri dönmeleri gözlerimi dolduran, yutkunamamama neden olan bir şey.
*Kediyle oturup cips yemek. Bir ona 10 bana. :D (Kediyle pay ediyorsan böyle :D)
*Kedi ben yerimden kalktıkça gelip yerime kuruldu, üstelik ben otururken de kucağımdan inmiyor. (Açıklıyorum kendi delirdi, yahu kovuyorum gitmiyor kovuyorum gitmiyor, bütün gün kucağımda sıcak su torbası gibi sıcacık kedi)
*Bana pantolon giymemi söyleyen zihniyet pantolon giyince bacaklarım yara oldu! (Tebrik ediyorum kendilerini)

23 Eylül 2010 Perşembe
*Taşınmak istemiyorum.
*Yeni yavru kediler istemiyorum.
*Bahçeden elma koparmayı istiyorum evet.
*Yorgun görünüyorsun, biraz uzan istersen.
*Hitchcock’un The Lady Vanishes’inden sonra izlediğim ikinci trende geçen film Silver Streak. Aksiyonun hakkını veriyor.
*The Mirrors saçmalamış.
*Bütün gün yaralarımla uğraşmaktan günü yaşadığımı fark etmedim. Sonrada gittim yattım.

24 Eylül 2010 Cuma
*Güne duş alarak başlamak kesinlikle taze bir gün etkisi yaratıyor.
*Artık saçlarım uzasın istiyorum! (Uzuyor şimdi toplanabilecek kadar uzun, yani toplandığında biraz at kuyruğum oluyor.)
*Gördüğümde sevineceğim hiçbir şeye sahip olmama durumu. (Hatırlamıyorum.)
*Eski msn sesini hatırlayan var mı aranızda? (Adobe Premiere dersleri izlerken eski msn sesini duydum videoda. Çok hoşuma gitti.)
*Evet, ben aldığı kararları uygulayamayan bir insanım, çünkü Allah’ın belası hümanistliğim en pesimist anlarda bile başıma bela!
*Karınca vakası. (Gecenin bir yarısı bilgisayarımın etrafında karıncaların dolaştığını gören kardeşim biraz daha dikkatli bakınca bilgisayarımın yanında karınca yuvası olduğunu fark etti. Böylece gecenin bir vakti temizlik yaptım baya. Bilgisayarın ve televizyonun altına yumurtalarını bırakmışlar bildiğin.)
*Geceyi arkadaşlarla konuşarak geçirmek kadar insanı mutlu eden bir şey yok.
*Yatağa yatmışken aklıma Hakan Peker’in Bir Efsane şarkısının gelmiş olması. (Bir efsaneydi senle beraber olmak gibi bir şeydi bugün bulup paylaşacağım.)
*Gecenin 3 ünde uyanıp yemek yemek isteği.

25 Eylül 2010 Cumartesi
*Sabah erken uyanıyorum artık. Alışmam gerekiyor ilaç içerken erken uyanmaya.
*Annemle sabah sabah kavga ettim. (Eteğim kısaymışmış, ten rengi çorapla giyilmezmişmiş, ben o eteği çorapsız bile giyip çıktım evden. Şu halam eve gelince değişme huylarından vazgeçmeli insanlar)
*Sevgili’yle konuşmak.
*Ütüyü de bitirdim, bu bana yarın çıkış bileti almaya yardım eder.
*Ben bir ruhum bedeninden koparılmış!

26 Eylül 2010 Pazar
*Gecesi gündüzüne karışmış duygularımın…
*Sabah 9’da hem de dün akşam ilaç içip uyumuş bir şekilde yataktan iki ayak üstüne kalkma çabaları. (İki ayak üstünde pek mümkün değilmiş kalkmak.)
*Hayalimdeki kadının gerçekten gelmiş olduğunu düşündüm. Garip geliyor biliyorum ama rüyamda gördüğüm kadını gördüm sandım.
*El ele tutuşmuş çarşaflı kızla takkeli çocuk! (Garipsedim doğrusu.)
*Bi milyon harika bir şey ya!
*Sabah sabah bilekliğim kemerimin halkalarına takıldı, çıkarmak için baya uğraştım. (Halkalardan oluşan bir çok şeyi üzerinde taşıyınca ister istemez çatışma yaşanıyor.)
*Cansu ve arkadaşları ve Dilara’yla buluşma
*Uç uç böceği rezaleti.( Rezalet evet çünkü Barcelona benim uğurböceği pastamın içini değiştirmiş. Eskiden parça çikolatalar ve fıstık olan pasta artık krokan ve fındık parçacıklı. Hiç beğenmedim. Bundan sonra Maltepe’de yerim.)
*Çocukken halamların evinde bir kitap okumuştum, adını sonradan hatırlayamadım ama kitabın başlangıcını hatırladığım bir kitaptı. Öyle bir şey ki 20 sayfa okumuştum ama beni etkilemişti. Taksim’deki sahaf festivalinde kitabı gördüm ama almadım. Ama adını bulmuş oldum. (İblis – Damon. Şimdi yazarını yazamayacağım ama dehşet etkilemişti çocuk yaşımda beni ve sonrasını merak ederek büyüdüm diyebilirim.)
*İstanbul Modern’i özlemişim. (Kesinlikle bu sene sık sık İstanbul Modern’e gideceğim.)
*Vapurda denize karşı oturarak geri dönüş.
*…(hoşça kal…)

27 Eylül 2010 Pazartesi
*Bugün okulun ilk günü, iki haftadır açılsın diye sabırsızlandım, çünkü yoruldum tatilde olmaktan.
*Sabahları bütün sokaklar benim. (Sabah o kadar erken çıkıyorum ki etrafta pek insan olmuyor.)
*Ölümü bırakamadığım için yaşayamıyor, sinemayı bırakamadığım için ölemiyorum.
*Aşık olduğunu söylemek ne kadar kaba ve gereksiz görünüyor. (insanlar aşık olmasalar bile aşık olduklarından bahsediyorlar böyle olunca gerçek aşkın ne değeri kalıyor. Değersizleştiriyor insanoğlu yaşayabileceği en güzel duyguyu.)
*Okul yolu uzun, yalnızca müzik dinleyerek geçmez, düşünmeli insan.
*Yanıma bolca parfüm sıkarak oturmuş beyefendiye: Ben bu kokuya aşık değilim demek istemek. (Aslında bu çıkışım artık aynı şehirde olmadığımız için bir yerlerden kokusu burnuma gelemeyen sevgilim için.)
*Korkak tavuk cesur olmaya kalkışırsa öğreneceği cevabı duymamak için gözlerini kapatır. (Hihihi)
*Eve geldim neler yaptım hatırlamıyorum bile. Film açmıştım, ilaç uykumu getirdi gidip yattım ertesi sabah uyandım.

28 Eylül 2010 Salı
*Hala ders konusunda neden konuşmak istiyorlar. (Ben sıkıldım.)
*Çekim gününü altın günlerine benzetmek. (Ben yapmadım bu benzetmeyi lütfen.)
*İki gündür E-5’teki billboard da yazan rotamız sözcüğü gidiş geliş olarak düşünün 4 kerede potamız diye okudum.
*Bugün yeterince konuşkandım, sizce de öyle değil mi? Benimle bu kadar uzun süre konuşan yoktur okulda. Bu bir ilk evet bu bir ilk.
*Sonunda iki gündür ortalıkta sürünen filmi izleyebildim. Kendisinden özür diliyorum.
*Aklıma takıldı mı takılıyor: Neydi bu çocuğun adı? (Hala daha şu sinir olduğum çocuğun adını hatırlayamadığımı yazarken hatırlayıverdim. Mucizeler işte böyle küçük şeyler.)
*Yatağa uzandım ve hiçbir şey düşünmedim, gözlerim yaşardı, düşünmedim, düşünmek istedim ama düşünmedim, gözyaşı yastığıma damladığında hiçliğin içinde ağlıyordum.

29 Eylül 2010 Çarşamba
*Sabah seçmeli dersim vardı, ilk haftadan ders olmaz diye gitmedim. Öğleden sonra okula gideceğim diye.
*İnsanlara yardım etmeyi sevmek başımıza iş açabilir mi? (Adamın birine otobüste telefonumu verdim kendi hattını taksın diye çok acil bir konuşma yapması lazımmış, verdim ama tedirgin oldum aslında.)
*Bu dünyada bazı insanlar mükemmel vücut ve estetik anlayışına sahip oluyorlar. (Otobüsteki bey gibi. O nasıl bir giyim mükemmeliyetidir hayran kaldım.)
*İnsanların güpegündüz bu cesaretlerine hayranım. (İşlek bir cadde üzerinde, güpegündüz sokakta yürürken elle taciz edildim. Ve telefonla polisi ararmış gibi yaptım POLİS mi dediğim anda çoktan koşarak köprüyü geçmişti. )
*Okul gittiğimde dersin 10 da yapılmış olduğunu öğrenmek. (Geldiğimde çoktan dersin yapılmış olduğunu öğrenmek de tuzu biberi oldu. Nefret ettiğim geldiğime okula.)
*Boş boş gelmemek için 1.30 dan 2.30 a kadar hocayı bekledikten sonra gelmeyeceğine kanaat getirip eve dönmek.
*Bunlar da liseli mi? Yoksa teşhirci mi? (Artık yeni nesil liseye okumak için değil teşhircilik yapmak için gidiyorlar.)
*Alican’ın biz ikimiz grup olalım telefonu etmesi. (yüzyüze söylemesini tercih ederdim.)
*Flashdance filminin içimde dans etme ve 80 lerde yaşama isteği uyandırması.
*Dead Man’i izledim.
*İçimde saçma bir heyecan var.
*Gecenin bir yarısı dışarıda yağmur başlamış, camlara vuruyor damlalar, içimde çocuksu heyecanım büyüyor, yağmurlu günler geldi, gökyüzü ağlıyor…

30 Eylül 2010 Perşembe
*Sabah erken kalkarsan, 1 de çıkacağın zaman yerinde duramaz olursun.
*Ece’yle buluşmadan önce: NT adlı kırtasiyeye bir daha gitmeme kararı aldım. (Her ne kadar yaptığımı aptalca bulsa da Mustafa ben sırada önüme geçen insanlar kadar saçma davrandıklarını düşünüyorum kasiyerlerin. )
*Ece’yle buluştuktan sonra: Çok şirin ve ucuz bir yer bulduk. Üstelik harika Donut yapıyor. (Allahım üzeri çilekli donut müthiş bir şey ya :D kesinlikle tekrar gitmeli tekrar yemeliyiz)
*Bugün ne çok sırrımı ortaya dökmüşüm hayret. (Evet Ece’yle sır günü yapmış gibiyiz.)
*Bugün Ece’nin benim nereden arkadaşım olduğunu unuttum. Çok uzun süredir tanıyormuşum gibi hissettim bir an.
*Ece’yle ayrıldıktan sonra: Valla yorulmuşum.
*Beetle Juice izlemekteyim.
*İkimizin de sorunu aynı yani. BİLMEK. Bildiğimiz halde yaşıyoruz işte, bilginin yük olduğu zamanlar hakikatin suratımıza en çok çarptığı anlardır.
*Ben günlüğümü yazarken daha önceki yıllarda aldığım melek kanatları astığım kapıdan düştüler. Bu bana siyah elbise ve siyah kanatlarla çektirmek istediğim fotoğraflar olduğunu hatırlattı. Yani bir arkadaşımın çekmesini istediğim fotoğraflar diyelim. Ama kimseye söylemedim aslında bu isteğimi. Neyse siz de duymadınız günü artık bitirmeliyim. (:


Özlemek…

Bu yazdığım son günlük yazısıydı, ilgilendiğiniz ve okumak için zaman ayırdığınız için teşekkürler. Daha öncede söylediğim gibi artık gün içinde düşündüğüm ve ya benim için özel olan bazı şeyleri günübirlik paylaşacağım.

Herkese Mutlu Dünyalar..