17 Ocak 2010 Pazar

Kedim Kedim Şirin Kedim (:


Tanıyanlar bilirler aşırı bir tavşan besleme merakım var olmasına rağmen annemin kedi yer/evde tavşan mı bakılırmış vb. sızlanmalarından ötürü hiç tavşanım olmadı. Anca gider bir petshop’da severim. ):
Üzücü tabi ama bugünkü konu bizim evdeki kediler. Üç nesil kedi diyeyim hatta. Uzun zaman önce ki hatırladığım kadarıyla ben o sıralarda ortaokuldaydım bir dişi kedi geldi yağmurda kapımızın önüne. Şirin mi şirin, tatlı mı tatlı. İnsan almasın da ne yapsın bu şirinliği. Tabi dişi kedi olunca onun iki nesil de yavruları oldu sonra kısırlaştırıldı. Ara sıra öyle bakışlarla buna üzülmüş gibi görünür gözüme.
Kedilerin isimlerini de hatırlamıyorum ayrıca. Eskiden bilirdim sonra gereksiz gördüm, renklerine göre ayırmakla yetiniyorum artık. Beni mutlu etti iki gün önce yaptığı bir hareket. Mutsuzum bu aralar öncelikle. Boş boş yatıyorum hem de hastayım ya. Tembelliklerdeyim yani. İki gün önce salonda yatıyordum. Kedi geldi koşarak önce biraz bakındı etrafa, nereye yatsam diye bakıyor eminim. Gözüne ilişmiş olacağım ki bir süre de bana baktı. Sonra ilgilenmedim ben onunla. Gözlerimi kapadım. Kedi geldi ve alnımı öptü. Öptü dediysem ağzını değdirdi işte alnıma. Sonra da birkaç kere yaladı, geldi kolumun altına yattı. (: Sanıyorum ki kedilerde öyle bir his var ki anlıyorlar bazı şeyleri. Bu kedi benim en sevdiğim kedi resmini de göstereceğim. (:
Gördüğüm en gıcık kedilerden biri. Siyah bir kere. Çoğu insan siyah kedi gördüm mü kaçar ama bu öyle bir şey ki kaçmak mı evden çıkarmak istemiyorum ben onu. Korkak aynı zamanda. Kaç kere kedilerin elinden kurtardım. Malum bahçeli ev olunca sürekli evde beslenmesine gerek yok, salıyoruz bahçede yatsın evi tüy içinde bırakmasın(: Elektrik süpürgesinden çok korkar. Sanırım benim yüzümden. Oyun oynamıştım bir kere onunla. Bilinçaltında kalmış demek ki:P Ne zaman sesini duysa makineden gelen sesi bile bastıracak şekilde miyavlayıp pencerelere koşuyor (: Çok acımasız bir hayvan sahibiymişim gibi hissettim kendimi ama değil =P.
Kedilerin en sevmediğim özelliği sanırım şu; canı oyun oynamak istediğinde kurtulmak imkansız. Çok önemli bir kitap okuyorum, film izliyorum yada ne bileyim ödev yapıyorum. Geliyor kucağıma zorla tırmanıp oyun oynamak istiyor, kağıtlarımın üzerine yatıyor, kalemimi, silgimi kendine oyun malzemesi ediyor, çoğunlukla kaybettiği için süper oda temizliği sırasında onun kaybettiği kalem, silgi vs. eşyaların arkasından çıkarmak zorunda kalıyorum.
Hayvan beslemek zor iş, ama bazı anlarda mutsuzluğunuza nasıl çare olabildiklerini tahmin edemezsiniz işte(: Bu yazıya esin kaynağı olan kedimin resmi ise yukarıda hatta en ilginç pozlarından birini koyadum ki nasıl deli bir şey olduğunu anlatabileyim (: Canım adını bilmeye gerek görmediğim kedim- muhtemelen Boncuk falandır XD – ne çabuk da büyüyorsunuz ya, eskilerden bir videoya rastladım kapının önünde kardeşleriyle falan oynarken çekmişim. Miniciklermiş. (:
Tavşansever insan beslediği kediciklerin tarifini anca böyle yapar. Gene de ben tavşan istiyorum! Anne duy sesimi artık! (:

10 Ocak 2010 Pazar

Dünyasal Hayallerim

Dün gece uyumadan önce aklıma gelmişti bunu yazmak, bugüne bıraktım.
Biz filmlerde seyirciyi içine çekebilsin diye milyonlarca dramatik an yaratıyoruz, işimiz bu çelişki olsun o onu yapsın, bu bunu yapsın, dramatik etkiler, çatışmalar, gerilim olsun istiyoruz.
Dün akşam aklıma hayatımın ne tür filmlere benzediği gelmişti. Eskiden olsa sanırım kuyruklu bir dram filmi olurdu. (: Şimdi mi? Biliyorum şimdiyi merak ediyorsun, şimdi hayatım bir müzikalden fırlamışa benziyor. Doğal olarak her yağmurda şapkasız, şemsiyesiz Singin in the Rain'i söyleyen birinden başka birşey beklenmezdi.(: Hoş bu etkiyi yaratan ben ve benim düşüncelerim oluyor. Sabah okula giderken otobüste beni neşelendirecek müziğin ezgileri kulağıma geldiğinde nerede olduğuma bakmadan dans ediyorum, okula girerken aklımdan yalnızca duyduğum müzikle nasıl bir koreografi yapılabileceği geçiyor, okula girdiğim anda hemen yukarı çıkmamın nedeni de yalnızca merdivenleri çıkarken müziğimin ritmine göre merdivenleri çıkma düşüncesinden ileri geliyor. Her şey müzikaldeymiş gibi. İstiklal’de yürürken her seferinde hatırlarsınız o baloncukları yaptığımız içi sabunlu su diyeceğim bir sıvı ile dolu şeyin içine dairesel çubuğu daldırıp ona üfleyerek yaptığımız baloncuklar vardır ya hani ışığın önünden geçerlerken üzerlerinde inanılmaz renkler görülür, binlercesi etrafa yayılabilir falan onların içinden geçerek yürüyorum. Hayatın gerçeküstücülüğüne inanasım geliyor.
Aslında bu yazıyı müzikal filmlere benzemesini başka şeylerle anlatmak istiyordum. Anlatmak istediğime giriş olsun diye böyle başlamış bulundum. Ya da aslında bende de Sami hoca sendromu var yani konudan konuya atlamaktayım ben de. (:
Her neyse söylemek istediğim aslında şuydu: İnsan sesleri her zaman benim için çok önemli olmuştur. Zaten de sinemacı olarak seslerin dayanılmaz cazibesini öğrenmiş ve film müziğinin bir filmdeki yerinin önemini kendi içinde kavramış olduğumu söyleyebilirim. Ben Mustafa’yla yüz yüze gelmeden önce hiç telefonda sesini duymamış, hiçbir ses kaydını da dinlememiştim hani. Sesini ilk duyduğum gün gerçekten böyle sesleri olan insanlar var mıymış demiştim. Mustafa benim bu düşüncemi bilmiyor. Söylememiştim, ama ilk gün sesindeki yumuşak tonun, konuşmasının (tabi o zamanlar oha! Müthiş bir arkadaşım varmış benim modunda etkilemişti beni.)daha az konuşayım, daha çok dinleyeyim’e sebep olduğunu söyleyebilirim. Aynı şey Seda ve Ece için de geçerli.
Her neyse işte dediğim gibi bunlar olurken benim hayal kurmamamı beklemeyin sakın. (: Aslında daha güzel yazacaktım ama dış etkenler rahat bırakmıyor bugün. Daha şirin bir yazı istiyordu kalbim geri dönüp okusam pek hoşlanmayacağım bir yazı olmuş gibi hissettiğimden tekrar okumuyorum şuanda beğenen olursa okurum kanımca.
Bir de ben böyle düşünüyorum ya bir de aklıma geldi benim sesim insanların üzerinde nasıl bir etki bırakıyorum bunu merak ettim. Açıklamak isteyen?? (: Korkmayın eleştiriye açığım =P
Mutlu dünyalar efendim ben bugün pek bir keyifsizim neşelendirilmeye ihtiyaç duyuyorum.

7 Ocak 2010 Perşembe

Kurgunun Dayanılmaz Hafifliği (!)

Aslında hani günlük dedik ama günlük olayları değil düşündüğüm bazı şeyleri paylaşmaktı bir blog’a sahip oluşumun asıl nedeni ama bugünü anlatmazsam içimde kalırdı, anlatmak istedim.

Bugün üniversite tarihimizin sınıfça en kötü günlerinden birini geçirdik (şahsen benim için İntolerance olayından sonra 2.kötü gün oluyor). Malum senemizin sonu gelmiş bulunmakta finallere girip çıkıyoruz 4 gündür. Hepimizin sinirleri gergin, vize notlarımız hiç umulmayan şekillerde kötü geliyorlar(Tamam benim notum düşük değil ama bu sınıftaki bazı arkadaşlarıma üzülmediğim anlamına gelmiyor.). Bugün bir patlama noktası yaşandı diyebilirim.

Her şey hâlbuki gayet normal gidiyor diyebilirdim. Sabah çok erken bir saatte okuldaydım. Açlık’ı okuyorum (konumuzla alakası yok ama karnımı acıktırıyor sürekli.(=) Yoklamamızı verip güzel güzel sınav saatimizi bekliyoruz. Sonunda sınav saati geliyor. Tek düşüncem bir an önce sınavımı bitirip günümü güzelleştirecek bir yere gitmek o sıralar. (Tabi gidemedim. Üstelik çikolatamın üzerine yatıyor sevgilim gelmedim diye. Küserim söylüyorum.) Sınav için kurgu odalarına çıkıyoruz. İlk önce şeyi öğreniyoruz: 1.odada filmi çekimlerine ayıranlar(yani ders sırasında bu işle meşgul olup bizim gibi yan gelip yatmayanlar) o ham görüntülerden ayırdıkları çekimleri kurgulayacaklar geri kalanlar ise 2,3 ve 4. Odalara alınacak, ellerine ham kaset görüntüleri verilecek ve o görüntülerin içinden uygun görüntüler seçilip 1 saat 15 dk içinde kurgulanacak. Şu anda söylerken bile ürpertiyor beni. 2,5 kaset doldurmuşlar. 2,5 kaset içinden uygun görüntüyü seçmek. Hangisinin hangi görüntüden daha iyi olduğunu bulabilmek, üstelik hani eskiden yaptığım gibi hep sonuncuyu seçmemem gerektiğini de gayet gördüm ama gördüğümde yapacak bir şey kalmamıştı. Bu kadar süre içerisinde bir şey yapmak çok zor görünse de başa gelen çekilir mantığıyla yetiştirebildiğimi yetiştiririm diyerek girişmiştim işe. Odaların dışından sesler gelmeye başladı. Kafamı dışarı çıkarmadım. Yetiştirmem gereken bir sınav var ya. Ama neyle ilgili olduğunu biliyordum. Yapılan ayrım sınavı bekleyen sınıf arkadaşlarımız tarafından duyulmuştu ve kavga ediliyordu. Kavga bitti sonra. Sonra görüntüleri hızla seçerken bir şey fark ettim. 5.sahnenin bir yerden sonra görüntüleri yoktu atılan capture’larda. Kaset pat diye bitiyordu. Bütün videoları aradım ve bulamadım. Mecburen hocayı çağırttım ve gelişiyle bana bağırdı. Kırıldım. Çünkü bazı şeyleri gayet iyi gözümün önünden geçiririm ve yoktu işte benim hatam mı? Arada ve o da bulamadı. Ben ona bir şey yapmadım diye ağlamaya başladım mı başladım. Muhtemelen sınavın ertelenir dedi ben geliyorum diyerek gitti. Harddiski getirip görüntüleri tekrar atmak istedi olmadı. O sırada diğer odalarda da aynı sorun olduğu ortaya çıktı, 1.oda dışında sınava devam edilemedi. Biz aşağıya gönderildik yeniden liste yapılıp hepimizin 1.odada sınav olacağımız söylendi. Aşağı indiğimizde atışmanın sonuçları devam ediyordu. Üç arkadaşımız yukarı çağırıldı o sırada işte. Onlarla hoca tekrar konuşmak istemiş. Sonra sınıfça yukarı çıkmamız istendi ve 1.odada sınava girecekler işle ilgilenenler tekrar belirlendi. Geri kalanlar 3 sınıfa bölündü ve ham görüntüleri ayırmaları istendi gün boyunca. Biz de ayırmaya başladık. Yapacak bir şey yoktu. Sınava girmemiz için gerekli. Hoca geldi ve olmayan görüntüleri de attı. Atmadan önce de beni gerçekten kıran bir şey söyledi: Senin değil benim ağlamam gerekiyor aslında dedi. Ben ona bir şey yapmadım ki. Ağlamış olmam onun için neden bir sorun oldu anlamadım. Bağırdı bize. Hatta eminim diğer sınıflarda da aynı şekilde bağırmıştır. Üstelik hani bağırılmayacak gibi değil bir şey oldu o sırada. Projeyi bilgisayara açmış olan arkadaşımız projeyi nereye açtığını bulamadı. Ben bile sinirlendim yani!

Sonra ayırma işlemimiz bitti ve ben ilk olarak kurguya başlayabildim bizim gruptan. En baştan çok saçma bir hata yaparak birleştirdiğim 5 planı dönüp tekrar birleştirmem zorunda kalmasam ses kurgusunu bile bitirirdim sanıyorum. Ama hepimiz için üzücü bir gün oldu.

Ama benim söylemek istediğim yalnızca bu günü anlatmak değil. Ben kimseye bir şey söylememiş olabilirim ama bu kimseyi haklı gördüğüm anlamına gelmiyor. Biz grup olmayı belki beceremedik. Ama hocalarda şunu anlamalılardı ki tek bir bilgisayarda görüntüleri ayırma işlemini yapıyorsak bu gerçekten birkaç kişinin eline geçecekti. Gördük en başta ayırma işlemini biri yaptı ertesi hafta o gelmedi başka birisi geçti ve sonraki kim neyi yapmış her şey bir anda karıştı. Kopukluk oldu. Kim dedi bize aranızda bir gruplaşma yapın dediler ama bunu kimin yapması gerektiğini kimse söylemedi. Bizim sınıfta hiçbir yönetici yok çünkü. Hepimiz bir anlamda pasifiz ve hocalar bizim kişisel özelliklerimizin neler olduğunu bilmedikleri için belki de söyledikleri şeyin yapılabileceğini düşünüyorlar. Bence durum bunu gösteriyor. Yapmanız gerekirdi. Yapmamız gerekiyor biliyoruz ama olmuyor. İter misiniz biraz daha arkamızdan ama bizi daha fazla incitmeden olmaz mı? Hepimiz ÖSS’nin zorlu yarışından çıkıp geldik oraya. Kendi adıma söyleyebilirim, lisedeki sınıfımda 5 kişi istiyordu Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-Tv bölümünü bir tek ben geldim. Gelmememi tercih ederdiniz sanırım. Daha girişken insanlar beklerdiniz belki. Ben böyleydim ve bu yüzden sinema yapabileceğime kanaatim vardı. Sınıfımdaki diğer arkadaşlarımın da farklı nedenler yüzünden ama hepimizin tek bir şey için –film yapmanın dayanılmaz hafifliği için- orada olduğumuzu düşünüyorum. Tamam aramızda yanlışlıkla geldiğini düşünenler de vardır.(=

Hocaları eleştirebilirim, eleştirmekteyim hatta ama o kızdığım noktalarını sanırım daha sonra başka bir yazıda söyleyeceğim. Bu yazı yalnızca bizim zoraki uygulamalı kurgu finalimiz için olsun istiyorum. Pek çok kişi MSGSÜ’ye giremediğine üzülmektedir eminim ki. Üzülmeyiniz! Biz belki MSGSÜ’lü olmanın ayrıcalığı içerisindeyiz ama içeride hocaların sürekli azarlamalarından, sürekli kafamıza kafamıza nasıl sinemacı olacağımızın vurulmasından, kendimizi değersiz hissetmekten hoşlanmadık, muhtemelen de bunun yaraları hep içimizde olacak…

Mutlu Dünyalar…

5 Ocak 2010 Salı

Kelebeğin Kanatları Açıldı!

İlk blog!
Bu durumda blog'u açan sevgili sevgilim için birşeyler yazmalıyım ama bu onun benim için yazdığı ilk blog olan ZIPLAYAN BORDO MEKSİKA FASULYELERİ kadar güzel şeker şirin birşey olmayacak hani.
Aklım neye takılırsa, hangi konudan konuya atlarsa o olacak.Şimdiden alışınız sürekli aynı şeyi yapacağım muhtemelen.
Senin blog görünsün diye yazdığın blogun ismini değiştirerek başladım işe. Ve nedense bu ismi uygun görüverdim. Eski Tuğba'yı ne kadar da biliyorsun, kesin anlamını anlarsın diye düşünüyorum, okuyan ve beni tanıyan herkes içinde geçerli olan bir şey.(Anlamazsanız gelin anlatayım.=))
İkinci kez dalgınlıkla otobüs durağımı kaçırdım bugün. Tahmin edersiniz O'nu düşünüyordum. Birkaç saat önce(ordan eve gelmesi çok saat) O'nunla birlikteydim. Yalnızca yanımda olması bile mutluluk sebebi benim için. Çoğunlukla onunla birlikte olmak başımı döndürüyor(Bu aralar çok dengesizim tabi=P). O da her seferinde daha az başımı döndürmeye çalışıyor. Mümkün değil tabi o bilmiyor bunu. Gittikçe büyüyor büyüyor. Sabah sabah hiç olmayacak şekilde iki kez kokusunu yakınımda hissettim saçma sapan güldüm...

Devam edecektim ama unuttum ya da unutmadım da geç olmuş, başağrısı, uykusuzluk, yarın final de var. En iyisi gidip uyuyayım. Tabi öncelikle şuanda Children Of Sanchez izleyen şahsı bir rahatsız edeyim. Ha bu arada az önce olanı da anlatayım. Telefon artık yalnızca bize özel olmuş gibi davranınca böyle şeyler oluyor tabi. Çaldırdım telefonunu geri aramasını bekliyorum. Bir ev numarası aradı saniyeler sonra. Sandım ki onun numarası. Telefonu açar açmaz daha ses bile duymadan ev telefonun mu diye sordum. XD Değilmiş. Hani iyi ki sınıf arkadaşım idi başkası olsa nasıl toparlanırdı bilmem.

Hayatımda çok şey değişiyor. Bazı değişkenlerin değişmemesini istiyorum.

Uyumaya gidiyorum diyip yazmaya devam etmek de güzel tabi. Gidiyorum.Mutlu Dünyalar...