24 Şubat 2010 Çarşamba

Hepimiz Otobüs Yolcusuyuz!

Normalde günübirlik bir yazma eğilimim yok ama bu kızgınlığımı bugün belirtmek istedim.
Gene neye kızdım? Her şeye kızıyorum tabi bıktınız benden. :D
Toplu taşıma araçlarına kızdım. Yani toplu taşıma araçlarının kendilerine değil toplu taşıma araçları kullanan insanlara kızdım. Öncelikle bugün diğer günlerden daha az toleranslıyım insanlara karşı. Başka bir gün olsa boşver der geçerdim sanırım ama artık sıkıldım. Ben otobüs kullanmak zorunda olan bir öğrenciyim. Evimden okuluma gidebilmek için 2 saatimi yollarda geçiriyorum bir 2 saat de dönüş için düşünün. Bu 4 saatte bugün beni gerçekten sinirlendiren şeyler oldu.
Öncelikle sabah Kadıköy’e gitmek için bir otobüs bekledim. Geldi bindim. Sonraki duraklarda otobüs şoförü binmek isteyen yolcuların hepsini almak istediği için ki zaten 6-7 kişi kadardı ve otobüste yer de vardı. Adamlar söyleniyorlar neymiş efendim bütün yolcuları almak zorunda mıymış, başka otobüs mü kalmamışmış, geç kalıyorlarmış mış da mış yani… Sinir oluyorum bu tiplere. Çünkü bu adamlar kendileri durakta bekliyor olsalar ve otobüs bütün yolcuları almadan gitse adamın arkasından olmadık küfürler eden adamlar. Yani adam alsa suç almasa gene suç. Bu adamlar yalnızca kendilerini düşünüyorlar ve otobüsleri kendi mallarıymış gibi görüyorlar. Otobüs onları almadan gidemez ama başka bir duraktaki yolcuları almadan gidebilir onlara göre. Çünkü onlar işlerine güçlerine geç kalırlar Allah korusun! Ben geç kalmaya razıyım yeter ki herkes gidebilsin gideceği yere. Ben böyle bir yolcuyum. Beklerim, otobüs bütün yolcuları aldıktan sonra hareket etsin yeter ki. Zaten otobüsler böyle beklemeler yapmazlar onu yalnızca minibüsler yapıyorlar. Ben yalnızca kendimi düşünmem herkesin işi olsun isterim. Bu adamlara da ters ters bakarım her seferinde.

Neyse işte bu bugünlük birinci olaydı. İkincisi okula gitmek için bindiğim 2.otobüste oldu. İneceğim yerimden kalkmışım, iki kadın önümde –yani biri oturmadan kapıya gidemiyorum- sen otur, yok sen otur tartışması yapıyorlar. Ben ayakta hiçbir yere tutunmadan bekliyorum çekilse de geçsem diye. Bu tiplere de deli oluyorum. Otur işte ben kadın otur! Kibarlık yapmaya gerek mi var! Sayende üzerinize düşeceğim sonra arkamdan da bir ton ay üzerime düştü muhabbeti çevireceksin!

Dönerken zaten fazla moralsiz olduğum için yeter bu kadar insan kalabalığı daha fazlasına tahammül edemeyeceğim diyerek tek otobüsle gitmeye karar verdim. Durakta bir 45 dakika bekledim ki tahammül edilemezdi. Kucaklarında çocukları 5 kadın geldi durağa. Aman Allahım kulaklığım var olduğu halde seslerini duyuyordum. Katlanılacak gibi değildi. Otobüs geldi. Tabi o kadar geciktikten sonra saat nedeniyle kalabalıklaşmış bir otobüs geldi. Allah’ım sen bana yardım et birilerine bağırmadan gidebileyim evime diyerek bindim otobüse. Bindim ve kendimi zor tuttum otobüste annem kadar yaşlı diyeyim bir kadın grubu önce gözleriyle bir süzdüler. Eteğimin kısalığını kontrol ettiler o gözlerle. Görüyorum gözleri aşağılarda geziyor yani. Yüzüme baktılar tepeden tırnağa bir incelediler yani. Sonra biri diğerine bir şey söyledi ama duymamayı tercih ettim. Ben senin kızın değilim bir şeyin değilim beni tepeden tırnağa inceleme hakkını sana ne verdi? Aynı otobüste olmak mı? Otobüs toplu taşıma aracı olmakla birlikte toplumun her ferdi her ferdiyle ilgilenecek diye bir kaide de yok benim bildiğim. Üstelik bu kadınlara deli oluyorum. Dün de bir tanesi şey yapıyordu gözümün önünde oluyor da olay, muavin otobüsün arkasına ilerleyelim anonsunu yaptıktan sonra gayet şişmanca bir kadın önünde bir sürü insan olmasına rağmen herkesi ite ite otobüste baya bir yol katetti. Beni itse sinirden kudururum. Gene aynı şey otobüsü kendi malıymış gibi kullanmak meselesi bu da. Neden insanlar duyarlı olmuyorlar? Toplum olmak bu kadar zordu madem neden tarihin başından beri toplum olarak yaşamaya çalışıyor insan? Yalnızca kendine duyarlı olmak başkası ne yaparsa yapsın diye düşünmek nasıl bir zihniyettir anlamıyorum anlamayacağım kusura bakmayın ama ben sizinle toplum falan olmak istemiyorum.

Ha bir de otobüs durağında sürekli bana bakan bir insan evladı vardı ki onu da dövmeyi çok isterdim sanırım. Bakma! Bakma! Deniz bu konuda bir şey anlatmıştı psikolojik bir olaymış aynı otobüste yolculuk eden bir insanın otobüsteki bir başkasına aşık olması sürekli ona bakması vs.vs. Ben bir de bu adamla aynı otobüse binince tabi gayet bozuldum. Hoşlanmıyorum kısaca.

Şimdiye kadar sürekli otobüs yolcularından bahsettim de otobüs şoförlerini çok mu seviyorum? Hayır! Tamam şoförleri anlayabilirim, kızıyorlar önlerindeki arkalarındaki arabalara, basıyorlar gaza. Ama nolurdu birazda yolcuları düşünseler… İçimi dışıma çıkaran otobüs yolculuklarından nefret ediyorum. Bir de şey var duraklarda durmama hastalığı. Otobüsten biri inmek için düğmeye basmamışsa durmuyorlar. Ki bu durmayan otobüsler de yarım saatte bir geçen bir otobüsse olaya bakar mısın? Yolcu basmadı durmayayım zihniyetini de sevmiyorum. O durakta gerçekten uzun süredir bekleyen bir insanın var olması ihtimali vardır mutlaka… Ama işte otobüs şoförlerinde de duyarlılık yok… Ama bir otobüs şoförü vardı cidden o adamı seviyordum. Hiç konuşmadım tabi, şoförle konuşmak yasaktır tabelasına uyuyorum, ama her sabah keşke onun otobüsüne binsem diye geçiriyorum içimden. Çünkü güleryüzlü bir adamdı ve her otobüsün kapısını açtığında binecek olan yolcuya buyurun efendim Kadıköy şeklinde karşılardı. Gerçekten çok sevmiştim onu.
Metrobüsler hakkında da konuşmak istiyorum –fark ettiyseniz toplu taşıma araçlarıyla ilgili ciddi sorunlarım var yani araçlarla değil araçlara binen insanlarla sorunum—Salı günü metrobüse bineyim dedim, çok zor gerçekten çok çok çok zor. Ezilme tehlikesi mi dersiniz, sıra kapma yarışı mı, binme mücadelesi mi… Her şey var. Üstelik duyduğum bir şeyi de paylaşayım kadının biri bir adım daha öne geçip metrobüsün dolup dolmadığına bakmak istedi diye bir adam ona demediğini bırakmadı. Üstelik onu geçtim kadın oradan başka bir yere geçtiğinde kadının arkasından o metrobüse binip de arada tatmin olmak mı istiyor ben anlamadım ki dedi… Gerçekten terbiyesizlik olarak görüyorum!
Bu kadar şikayetçisin de neden biniyorsun demeyin bana. Öğrenciyiz diyoruz burada değil mi? Ehliyet al arabayla git derseniz ben de size bana ehliyet verecek sürücü kursunun daha önce ehliyet verip trafiğe çıkardığı insanlardan şüphe duyarım derim… Şikayet ediyorum ama gerçekten anlamıyorum. Biliyorum sizin de işiniz gücünüz okulunuz hastaneniz vardır ama bunların hiç biri bir başkasının otobüse binme hakkını onun elinden almanızı haklı çıkarmaz diye düşünüyorum ve bir de tabi artık otobüsteki diğer insanlarla bu kadar ilgilenmeyin. Ben yalnızca sinir olursam gördüğünüz gibi konuşabileceğim derecede dikkat ediyorum o kadar.
Her neyse size otobüse binmek zorunda kalmadan Mutlu mesut Dünyalar diliyorum. Ben mi? Ben asla mutlu olmam, toplumdan soyutlanıp kendimi şöyle doğanın ortasında tek katlı şirin bir kutu gibi eve kilitlemediğim sürece tabi. O günü hepiniz iple çekiyorsunuz biliyorum :D

20 Şubat 2010 Cumartesi

Televizyon ve Çocuk Teşhirciliği

Daha önce yazmaya karar verip bugüne kadar ertelediğim bir konuya geri dönüyor ve bugün bu dünyadaki en sinirlendiğim durumlardan birisi olan “televizyondaki çocuk teşhirciliği” ne değinmek istiyorum.
Geçtiğimiz haftalarda Yetenek Sizsiniz’in yarı finallerinden birini izlemekteydim. Sahneye “13” yaşında bir kız çıktı. Ben çocukların yetenekleri keşfedilmesin demiyorum, yanlış algılamayın, yalnızca durumun uygunsuzluğunu izah etmek niyetindeyim. Bu kız kendi yaşına başına yada kültüre uygun bir şeyler söylese benim için hiç sorun yoktu, sinirlenmezdim. Ama bu kız Moulin Rouge filminin müziklerinden birini Lady Marmalade şarkısını söyledi. Yalnızca şarkı olsa tamam kıyafeti beni çileden çıkaran şey. O yaştaki kıza sahne kostümü olarak beyaz korse, daracık siyah deri pantolon ve bir karış topuklu bir çizme giydirmişlerdi. Bilmiyorum, bu kostüm kimin tercihidir, yarı final diye kostümü program mı vermiş, yoksa ailesiyle birlikte kızın seçtiği bir kostüm mü? Gerçek olan şu var ki bu durumu gördüğümde gerçekten televizyonun ne kadar zararlı hala gelebildiğini gördüm.
Şöyle ki her gün, yaşadığımın her dünya günü birkaç çocuk daha ekleniyor kayıplar listesine… Kimi bu kız kadar kimisi bebek daha. Evlerinin önünden, parkta oynarken, bakkala giderken, okuldan çıkıp evine yürürken bile kaçırılıyor, aileler perişan oluyor, günler, aylar belki yıllar sonra bir ölüm haberi geliyor. Gelirse o da… Dünya yaşanmaz hale gelmişken, çocuğunu okula göndermeye bile korkarken insanlar, televizyonda bu kızın “VÜCUT GÖSTERİSİ” yapması ne kadar doğru olabilir ki? Çocuğunun yeteneğini küçük yaştayken fark edip ona bir eğitim aldırmanın, onu geleceğin yıldızı olacak diye şimdiden tanıtmaya çalışmanın kötü bir tarafı yok kesinlikle. Çocukluktan gelen bir eğitimin geç keşfedilmiş yeteneklere göre daha çok geliştirilme şansı vardır tabi ki. Ama bu şekilde mi?
Ben görmek istemezdim o kızı o haliyle. Keşke görmeseydim. Çocukluğun masumluğu yüzünden okunurken üzerine iliştirilmiş böyle bir kıyafet ne kadar uygunsuz göründü bana. Ve insanlar onun sadece sesine mi baktılar sanıyorlar? Ben hiç sanmıyorum. Özellikle de iç dünyalarında pek çok kötülüğü barındıran insanlar –ki ismini söylemiyorum ama çocuk ve kötü düşünen insanlar bir araya geldiğinde anlıyorsunuz- o çocuğa yalnızca sesi çok güzel diye mi baktılar. Bu kızın üzerinde düz beyaz, siyah, taşlı pırıltılı bir gece elbisesi olsa makul ölçülerde ve sesini gösterecek uygun bir şarkı –illaki Türkçe olsun demiyorum ama Moulin Rouge mu var bu dünyada söylenebilecek- seçilse ben de televizyonların bu konulara ne kadar duyarlı olduğunu anlasam falan… Yok ama inanmıyorum ben her gün kayıp çocuk haberleri gelen, her gün bu haberleri yapan, ölüm haberleri veren bu televizyonların reyting için yapmayacakları şey yok bana kalırsa…
Mutlu dünyalar demek istiyorum ama iyiye doğru değişen bir dünyadan alabileceğiz o mutluluğu ve ne yazık ki kimse bu konuda kılını kıpırdatmıyor… Kendinizi kötü hissetmiyor musunuz? Ben kendi adıma üzülüyorum. Geleceğimizi bu şekilde yok ettikleri için. Ben çocuk değilim ama yetişkin de değilim, gene de benden sonraki nesiller için çalışmak gerektiğini hissetmekteyim…
Tekrar mutlu dünyalar…

7 Şubat 2010 Pazar

"Kollama"lı mıyız? yoksa "Kollama"malı mıyız?

Aslında az önceki kızgınlığımla bugün Türkiye televizyonlarındaki çocuk teşhirciliği çılgınlığı üzerine yazmaya karar vermiştim ama bilgisayar başına oturduğumda daha önceden kızdığım ve not edip bir gün yazmaya bıraktığım konuyu görünce önce onun hakkında yazayım dedim.
Nedir bu kızdığım konu? Samanyolu Tv’de yayınlanan Kollama adlı dizide geçtiğimiz aylarda şans eseri salona gittiğimde gördüğüm bir sahne. Evet bir sahne. Kesinlikle sinemaseverler için büyük bir kızgınlık kaynağı olabilir. Tabi Samanyolu seyircisinin ne kadar kültürlü olduğunu tartışırım bu konuda. Bölüm sayısını söyleyemeyeceğim için üzgünüm ilgilenmiyorum çünkü diziyle. Dediğim gibi geçtiğimiz aylarda gördüm bu sahneyi.
Tamam tamam kızdırmadan sahneyi anlatıyorum. Tarantino’nun o müthiş filmlerinden hepimizin haberi vardır sanırım. Kill Bill adlı o harikulade, izlendiğinde animelerden içinde bir sürü şey görebildiğim kısa bir bölümü de animasyonla yaratılmış, animelere, Japon kültürüne, çizgi roman kültürüne ve Tarantino neyden bahsetmek istiyorsa biraz ondan biraz bundan her şeyin görselliğe, repliklere karıştırıldığı yapmacıklık hissi yaratmaya inanılmaz filmden bahsediyorum. Ne alaka şimdi Kill Bill? Kollama dizisi işte Kill Bill Vol.2’de Black Mamba’nın diri diri yanında bir el feneriyle mezara gömüldüğü ve Pai Mei’den öğrendiklerini hatırlayarak o tabutu yumrukla kırarak o mezardan çıktığı sahneye birebir almış kopyalamış, yepyeni bir şey yaptım bak benim Yiğit adlı karakterim işte bu kadar akıllı bak diri diri gömüldüğü mezardan nasıl da çıkmayı başarıyor demiş.
Gördüm ve kızdım. Gerçekten kızdım. Hani tamam bana düşmez. Ne Kill Bill benim, ne Kollama dizisi ne de Samanyolu Tv. Hiçbirini yönetmiyorum, hiçbiriyle ilgim alakam yok –Kill Bill’e tapmak dışında alakam yok diyeyim- Kızmak bana düşmez tabi böyle düşünürseniz. Ama ben gene de izleyici olarak bir kızma hakkımızın olduğunu düşünüyorum. Başkasının fikri bu! Başkasına ait.Tarantino o sahneyi nasıl yazdı bilmiyorum, ama Kollama senaristinin fazla zorlanmadığı kesin. Tek yapması gereken Black Mamba yerine Yiğit’i Pai Mei yerine başkasını koymak. Gerisi tamamıyla aynı. Bunun yapılmasını ne kadar alçakça bir şey olarak gördüğüm sanırım bu yazıyı yazmakla bile anlaşılıyor. Bütün gün o sahneye kan kustum evde. Yalan söylemek istemem bizim evde de Samanyolu izleniyor. Kaliteli olduğu için değil, diğer kanallarda gün içinde saçma sapan programlarla kafa şişirmektense basitçe yapılmış tv filmleri daha çok ilgi çekici geldiği için izliyorlar. Ben de evlilik programları mı yoksa o basit tv filmleri mi derseniz o tv filmleri derim. Televizyonun kaderi buymuş gibi. Başka hiçbir şey izlenmiyor. Tabi artık Yemekteyiz var ama gene de her Kollama akşamı salona uğramamayı tercih ediyorum artık.
Merak ediyorum gerçekten, Kollama’nın senaristi ya da yönetmeni hiç mi düşünmüyorlar? Nasıl rezilce bir şey bu. Aman canım kimse fark etmez diye de düşünüyor olabilirler. Hayır efendim işte şans eseri de olsa fark ediliyor ve böyle bir sayfaya taşınıyor. Şimdi bunu yazarak acaba Kollama’nın reytinglerini arttırır mıyım diye düşünmeden de edemedim bak. (:
Yiğit karakteri aman tanrım o nasıl bir karakterdir öyle? Tamam hakkında fazla yorum yapmıyorum. Ama Kill Bill gibi bir filmden de çakma sahneler yarattılar ya helal olsun ne diyeyim. Üstelik hani evde yaptığım bir araştırmaya göre –yani söyleyeceğim yalnızca bizim evdekileri ilgilendiriyor- Kollama dizisinin izlenmesinin tek nedeni Yiğit karakterinin icraatları. Daha fazla izlesem bu diziyi sanırım daha kim bilir kaç günümüz ya da eski kült filmlerinden çalıntı sahne bulacağım ama diziye yürek dayanmıyor. Birkaç paragraf sonra yazının boyutu değiştiğinde o zaman bu diziyle ilgili ikinci bir konuya da değineceğim ama şimdiki konumuz yalnızca Samanyolu Tv’de gördüğüm (ç)alıntı sahneler ve (ç)alıntı konular.
Kollama dizisinde gördüğüm bir ilk değil tabi. Hatırlarsınız Sır Kapısı adlı mini tv filmleri yayınlayan bir program vardı. Sürekli ağaçlıklı bir mekanda karizmatik bir sunucunun – adını bilmiyorum ama gerçekten çok karizmatik bir görünüş ve sese sahipti- bazı alıntılarla yaptığı konuşmalardan sonra gerçek olduğu iddia edilen bir takım olayların film yapılmış halleri anlatılırdı. Genellikle de çevresi tarafından iftiraya uğramış hor görülmüş insanların bir takım sefaletlerden sonra aydınlığa çıkmaları ve onlara iftira atanların da layığını bulması üzerine olurdu konuları. Bazıları gerçektir yada değildir bilemiyorum. Olabilir de olmayabilir de. Ama yıllar sonra okuduğum kitap ya da izlediğim filmlerden sonra ben bu konuyu Sır Kapısında görmüştüm ya dediğim oldu. Onlardan bahsetmek istiyorum. Hani gerçekten yuh artık demek istiyorum. Gerçek olduğu söylenen şeyler yalnızca isimler değiştirilerek aynı konu gelişimine bağlı kalınarak veriliyor çünkü. İlk önce fark ettiğim, Simyacı romanı Paulo Coelho’nundur okuyanlarınız belki vardır. Aynı konuyu Sır Kapısı’nda gördüm, iddia ediyorum. Senaristi yok efendim bize gelen mektuptan yola çıkarak yazdık diyebilir ben de rastlantı çok ilginç. Belki Coelho aynı adamdan bir mektup almıştır da öyle ilham gelmiştir yazmıştır derim. Bu kadar rastlantı ilginç olurdu. Aynı olay örgüsü bir yerde gerçek olurken bir adamın da kurmaca olarak kafasından bunları geçirmiş olması. En nihayetinde ben Coelho’nun Sır Kapısı’nı izlediğini sanmıyorum. İzlemiş midir acaba?
İkincisi de izlediğim bir filmden Lars Von Trier’in “Dancer İn The Dark” filminden aynı konuyu gördüm. Tabi Türkiye’de bir süre önce idam kalktığı için sonu idamla bitmiyordu. Üstelik Sır Kapısı olduğu için ve kötülüğe maruz kalanların hep aydınlığa çıkması gerektiğinden sonu da değişmişti ancak sonuna gelene kadar her şey aynı. Tabi bizim yerli Selma gözleri kör olacak olsa bile müzikal düşünmekten müzikalde yaşadığını hayal etmekten, şarkı söylemekten uzak bir Selma. Dramatik bir olayın içine böyle insanın içini ısıtacak şeyler koymayı da pek tercih etmezler sanırım Sır Kapısı yönetmenleri. Zaten artık yok bu program. Eskileri Tv filmi olarak gösteriyorlar artık.
Her neyse işte, eminim diğer televizyon kanallarında da bu tarz şeyler çoktur. Örneğin Arka Sokaklar’ın bana CSI dizisini hatırlatması ama cidden sinirlerimi bozmasına rağmen cidden kaliteli oyuncuları barındırmasıyla hoş görülebilir olması gibi. Yada Doktorlar dizisinin ER dizisinden alıntı olduğunu düşünmem gibi. Tabi bizim Doktorlar cidden aşk meşk işlerine daha çok kapılmışlardı, ER’da da vardı ama bu kadar b.ku çıkmamıştı. Ya da ne bileyim işte türk dizileri benim için çok uzun sürüyorlar o yüzden izleyemiyorum. Bir zamanlar Elveda Rumeli’ye sarmıştım çok şirindi, çok güzeldi, sıcaktı. Sonra güzel gelmemeye başladı uzadı sürekli sürekli. Bıraktım. Benim dizi konusunda inatla ve inatla takip edebildiğim kaçırırsam çok üzüldüğüm tekrarını saatlerce bekleyip sabaha karşı izlediğim tek bir dizi var şimdilerde. CSI:NY. Ne alaka oldu şimdi de hazır dizilere geçiş yapmışken sevmediğim dizilerin yanına bir de sevdiğim dizinin reklamını yapayım. Belki reytingi yükselirse seneye bitirmezler birkaç sezon daha sürer. Tamamıyla iyi niyetle yani (A).
Her neyse Türk Televizyonlarına geri dönüyorum. Hatta Samanyolu’na geri dönüyorum ve az önce dediğim gibi bu konu bittiğine göre gördüğüm ve sinirlendiğim bir başka konuyu anlatabilirim artık.
Samanyolu zaten çizgisini çoktan belli etmiş ve o çizgiden ayrılmayan bir televizyon. Buna saygısızlık edemem, saygı duyarım, basın-yayın, düşünce özgürlüğü derim. Katılmam ama katılmadığım görüşe de çamur atmam. Tabi herkes böyle olsa o zaman kimse kavga etmezdi. Öyle bir dünya yokmuş. Anca hepinizi toplayıp bir ütopyaya hapsedersem öyle olursunuz. Konudan uzaklaşıyorum. Tuttum kendimi. Gene Kollama dizisi bu sefer tarihini biliyorum geçen cumaymış. Öğrendim de geldim. (reklam olmasın ama her Cuma yayınlanıyormuş yeni bölümleri XD Merak eden varsa izlesin de anlatır belki) Her neyse geçen Cuma -5 Şubat 2010 oluyor bu- böyle bir şey yapmanın büyük talihsizlik olduğunu düşündüğüm bir durum vardı. Yiğit ve yanındaki yardımcısı Tv’de bir adamı izliyorlar. İzledikleri adam; Kalpaklı bir Türk adını bilmiyorum ama bu adam ve yandaşları bir yerlere sürekli bomba falan koyuyorlar sonra diyorlar ki bu bombaları terör örgütü koymuştur öyledir böyledir yani kısaca dizinin söylemek istediği şey şu oluyor: Terör örgütü kötü değildir. Asıl kötü biz gerçek Türk’üz diyen insanlardır onlar her şeyi Kürtlerin ya da terör örgütünün üzerine atarak Türkleri ve Kürtleri birbirine düşürmeye çalışıyorlardır diyor. Hani hiç bir şeye saygısızlık etmek istemem ama terör örgütü bir şey yapmıyor! Diye basitçe olayın özetinin bu olduğunu izleyicinin gözüne sokan bir zihniyeti anlayamam, mümkün değil. Her neyse işte Yiğit ve yardımcısı bu adamın programda söylediklerini izliyorlar. Adam bu Balyoz darbe planlarını çıkaranlar hakkında ileri geri konuşuyor. Söylediklerine kendi de inanmıyor belli vermişler rolü oynamaya çalışmaya çalışıyor. En son hani artık koptuğum noktadır demediğimi bırakmadığım yerdir. Genelkurmay Başkanı’nın sözlerinin aynısını söylettiler adama AYNISINI! Yani hani şu Allah Allah diyerek savaşa giren askerin camiyi bombalaması senaryosu ne kadar alçakça bir düşüncedir cümlelerinden bahsediyorum. Bu cümleler eksiksiz şu anda yazamayacağım yani, aynısını gerçekten aynısını söylettiler bu adama. iNANAMADIM! Gerçekten inanamadım.
Üstelik 5 dakika önce kardeşim geldi ve yazının şu son kısmını okuyunca o kalpaklı adamın son bölümde Yiğit tarafından öldürüldüğünü söyledi. Siz ne demek istediğimi anladınız…
İnsana insanca düşüncesini açıklama özgürlüğü verilmiş DÜNYA’nın İNSAN HAKLARI BİLDİRGESİ’Nİ kabul eden her ülkesinde. Bizimkinde de verilmiş. Bu özgürlük bir zamanlar sınırlıydı ya darbe zamanlarında, ne çok düşünürümüz hapislerde çürümüştür o zamanlar. Benim hangi düşüncede olduğum hangi tarafı tuttuğum önemli değil, açıklamaya bile gerek duymuyorum. Ben yalnızca insanlıktan yanayım. Düşünce özgürlüğü güzeldir, ama böyle mi! Bunun neresinde güzellik! İnsanca birbirlerini eleştirmek varken nerede bu insanlık! Anlamıyorum! Ölene kadar da bu aptalca siyaset oyunlarını anlamayacağım! Yalnızca vatan ve millet bütün kalsın istiyorum. Atatürk yaşasaydı yalnızca bunu isterdi biliyorum.
Basit bir dizi de olsa böyle şeylerle nasıl beyin yıkanır biliyorsunuz. Reklamcıların reklamların içine insanları reklamını yaptıkları objeye çekici bilinçaltına yerleşecek bir takım görüntüler koyduğunu lisedeyken bir kitapta görmüştük sınıfça. İnanılmaz şeyler vardı. Televizyon dediğimiz şey inanılmaz bir güç merkezi ama yanlış ellerde neler yaratabileceği, nasıl beyinlere sahip genç nesiller yetiştireceği de apaçık ortada işte.
Milletçe eleştirmeyi bilmiyoruz. Belki de bu yüzden her haber sonrası Ali Kırca Arka Kapak’ta geçmiş bir olayı tekrar anlatarak toplumu, yaşananları eleştiriyor. Belki aynı sözler ama toplumca eleştirmeyi, eleştirmeden önce de dinlemeyi anlamayı öğrenmemiz gerekiyor. Kulaklarımızı kapatıp yalnızca benim düşüncem iyidir, güzeldir anlayışından vazgeçilmeli. Yoksa herkes için bir yıkım, hatta insanlık için bile. Ne de olsa dünyanın bir yerinden bir kelebek kanat çırpsa bir başka yerinde fırtına kopabilir…

Mutlu Dünyalar eğer hala yaşayacak bir dünyanız olduğunu düşünüyorsanız…