7 Şubat 2010 Pazar

"Kollama"lı mıyız? yoksa "Kollama"malı mıyız?

Aslında az önceki kızgınlığımla bugün Türkiye televizyonlarındaki çocuk teşhirciliği çılgınlığı üzerine yazmaya karar vermiştim ama bilgisayar başına oturduğumda daha önceden kızdığım ve not edip bir gün yazmaya bıraktığım konuyu görünce önce onun hakkında yazayım dedim.
Nedir bu kızdığım konu? Samanyolu Tv’de yayınlanan Kollama adlı dizide geçtiğimiz aylarda şans eseri salona gittiğimde gördüğüm bir sahne. Evet bir sahne. Kesinlikle sinemaseverler için büyük bir kızgınlık kaynağı olabilir. Tabi Samanyolu seyircisinin ne kadar kültürlü olduğunu tartışırım bu konuda. Bölüm sayısını söyleyemeyeceğim için üzgünüm ilgilenmiyorum çünkü diziyle. Dediğim gibi geçtiğimiz aylarda gördüm bu sahneyi.
Tamam tamam kızdırmadan sahneyi anlatıyorum. Tarantino’nun o müthiş filmlerinden hepimizin haberi vardır sanırım. Kill Bill adlı o harikulade, izlendiğinde animelerden içinde bir sürü şey görebildiğim kısa bir bölümü de animasyonla yaratılmış, animelere, Japon kültürüne, çizgi roman kültürüne ve Tarantino neyden bahsetmek istiyorsa biraz ondan biraz bundan her şeyin görselliğe, repliklere karıştırıldığı yapmacıklık hissi yaratmaya inanılmaz filmden bahsediyorum. Ne alaka şimdi Kill Bill? Kollama dizisi işte Kill Bill Vol.2’de Black Mamba’nın diri diri yanında bir el feneriyle mezara gömüldüğü ve Pai Mei’den öğrendiklerini hatırlayarak o tabutu yumrukla kırarak o mezardan çıktığı sahneye birebir almış kopyalamış, yepyeni bir şey yaptım bak benim Yiğit adlı karakterim işte bu kadar akıllı bak diri diri gömüldüğü mezardan nasıl da çıkmayı başarıyor demiş.
Gördüm ve kızdım. Gerçekten kızdım. Hani tamam bana düşmez. Ne Kill Bill benim, ne Kollama dizisi ne de Samanyolu Tv. Hiçbirini yönetmiyorum, hiçbiriyle ilgim alakam yok –Kill Bill’e tapmak dışında alakam yok diyeyim- Kızmak bana düşmez tabi böyle düşünürseniz. Ama ben gene de izleyici olarak bir kızma hakkımızın olduğunu düşünüyorum. Başkasının fikri bu! Başkasına ait.Tarantino o sahneyi nasıl yazdı bilmiyorum, ama Kollama senaristinin fazla zorlanmadığı kesin. Tek yapması gereken Black Mamba yerine Yiğit’i Pai Mei yerine başkasını koymak. Gerisi tamamıyla aynı. Bunun yapılmasını ne kadar alçakça bir şey olarak gördüğüm sanırım bu yazıyı yazmakla bile anlaşılıyor. Bütün gün o sahneye kan kustum evde. Yalan söylemek istemem bizim evde de Samanyolu izleniyor. Kaliteli olduğu için değil, diğer kanallarda gün içinde saçma sapan programlarla kafa şişirmektense basitçe yapılmış tv filmleri daha çok ilgi çekici geldiği için izliyorlar. Ben de evlilik programları mı yoksa o basit tv filmleri mi derseniz o tv filmleri derim. Televizyonun kaderi buymuş gibi. Başka hiçbir şey izlenmiyor. Tabi artık Yemekteyiz var ama gene de her Kollama akşamı salona uğramamayı tercih ediyorum artık.
Merak ediyorum gerçekten, Kollama’nın senaristi ya da yönetmeni hiç mi düşünmüyorlar? Nasıl rezilce bir şey bu. Aman canım kimse fark etmez diye de düşünüyor olabilirler. Hayır efendim işte şans eseri de olsa fark ediliyor ve böyle bir sayfaya taşınıyor. Şimdi bunu yazarak acaba Kollama’nın reytinglerini arttırır mıyım diye düşünmeden de edemedim bak. (:
Yiğit karakteri aman tanrım o nasıl bir karakterdir öyle? Tamam hakkında fazla yorum yapmıyorum. Ama Kill Bill gibi bir filmden de çakma sahneler yarattılar ya helal olsun ne diyeyim. Üstelik hani evde yaptığım bir araştırmaya göre –yani söyleyeceğim yalnızca bizim evdekileri ilgilendiriyor- Kollama dizisinin izlenmesinin tek nedeni Yiğit karakterinin icraatları. Daha fazla izlesem bu diziyi sanırım daha kim bilir kaç günümüz ya da eski kült filmlerinden çalıntı sahne bulacağım ama diziye yürek dayanmıyor. Birkaç paragraf sonra yazının boyutu değiştiğinde o zaman bu diziyle ilgili ikinci bir konuya da değineceğim ama şimdiki konumuz yalnızca Samanyolu Tv’de gördüğüm (ç)alıntı sahneler ve (ç)alıntı konular.
Kollama dizisinde gördüğüm bir ilk değil tabi. Hatırlarsınız Sır Kapısı adlı mini tv filmleri yayınlayan bir program vardı. Sürekli ağaçlıklı bir mekanda karizmatik bir sunucunun – adını bilmiyorum ama gerçekten çok karizmatik bir görünüş ve sese sahipti- bazı alıntılarla yaptığı konuşmalardan sonra gerçek olduğu iddia edilen bir takım olayların film yapılmış halleri anlatılırdı. Genellikle de çevresi tarafından iftiraya uğramış hor görülmüş insanların bir takım sefaletlerden sonra aydınlığa çıkmaları ve onlara iftira atanların da layığını bulması üzerine olurdu konuları. Bazıları gerçektir yada değildir bilemiyorum. Olabilir de olmayabilir de. Ama yıllar sonra okuduğum kitap ya da izlediğim filmlerden sonra ben bu konuyu Sır Kapısında görmüştüm ya dediğim oldu. Onlardan bahsetmek istiyorum. Hani gerçekten yuh artık demek istiyorum. Gerçek olduğu söylenen şeyler yalnızca isimler değiştirilerek aynı konu gelişimine bağlı kalınarak veriliyor çünkü. İlk önce fark ettiğim, Simyacı romanı Paulo Coelho’nundur okuyanlarınız belki vardır. Aynı konuyu Sır Kapısı’nda gördüm, iddia ediyorum. Senaristi yok efendim bize gelen mektuptan yola çıkarak yazdık diyebilir ben de rastlantı çok ilginç. Belki Coelho aynı adamdan bir mektup almıştır da öyle ilham gelmiştir yazmıştır derim. Bu kadar rastlantı ilginç olurdu. Aynı olay örgüsü bir yerde gerçek olurken bir adamın da kurmaca olarak kafasından bunları geçirmiş olması. En nihayetinde ben Coelho’nun Sır Kapısı’nı izlediğini sanmıyorum. İzlemiş midir acaba?
İkincisi de izlediğim bir filmden Lars Von Trier’in “Dancer İn The Dark” filminden aynı konuyu gördüm. Tabi Türkiye’de bir süre önce idam kalktığı için sonu idamla bitmiyordu. Üstelik Sır Kapısı olduğu için ve kötülüğe maruz kalanların hep aydınlığa çıkması gerektiğinden sonu da değişmişti ancak sonuna gelene kadar her şey aynı. Tabi bizim yerli Selma gözleri kör olacak olsa bile müzikal düşünmekten müzikalde yaşadığını hayal etmekten, şarkı söylemekten uzak bir Selma. Dramatik bir olayın içine böyle insanın içini ısıtacak şeyler koymayı da pek tercih etmezler sanırım Sır Kapısı yönetmenleri. Zaten artık yok bu program. Eskileri Tv filmi olarak gösteriyorlar artık.
Her neyse işte, eminim diğer televizyon kanallarında da bu tarz şeyler çoktur. Örneğin Arka Sokaklar’ın bana CSI dizisini hatırlatması ama cidden sinirlerimi bozmasına rağmen cidden kaliteli oyuncuları barındırmasıyla hoş görülebilir olması gibi. Yada Doktorlar dizisinin ER dizisinden alıntı olduğunu düşünmem gibi. Tabi bizim Doktorlar cidden aşk meşk işlerine daha çok kapılmışlardı, ER’da da vardı ama bu kadar b.ku çıkmamıştı. Ya da ne bileyim işte türk dizileri benim için çok uzun sürüyorlar o yüzden izleyemiyorum. Bir zamanlar Elveda Rumeli’ye sarmıştım çok şirindi, çok güzeldi, sıcaktı. Sonra güzel gelmemeye başladı uzadı sürekli sürekli. Bıraktım. Benim dizi konusunda inatla ve inatla takip edebildiğim kaçırırsam çok üzüldüğüm tekrarını saatlerce bekleyip sabaha karşı izlediğim tek bir dizi var şimdilerde. CSI:NY. Ne alaka oldu şimdi de hazır dizilere geçiş yapmışken sevmediğim dizilerin yanına bir de sevdiğim dizinin reklamını yapayım. Belki reytingi yükselirse seneye bitirmezler birkaç sezon daha sürer. Tamamıyla iyi niyetle yani (A).
Her neyse Türk Televizyonlarına geri dönüyorum. Hatta Samanyolu’na geri dönüyorum ve az önce dediğim gibi bu konu bittiğine göre gördüğüm ve sinirlendiğim bir başka konuyu anlatabilirim artık.
Samanyolu zaten çizgisini çoktan belli etmiş ve o çizgiden ayrılmayan bir televizyon. Buna saygısızlık edemem, saygı duyarım, basın-yayın, düşünce özgürlüğü derim. Katılmam ama katılmadığım görüşe de çamur atmam. Tabi herkes böyle olsa o zaman kimse kavga etmezdi. Öyle bir dünya yokmuş. Anca hepinizi toplayıp bir ütopyaya hapsedersem öyle olursunuz. Konudan uzaklaşıyorum. Tuttum kendimi. Gene Kollama dizisi bu sefer tarihini biliyorum geçen cumaymış. Öğrendim de geldim. (reklam olmasın ama her Cuma yayınlanıyormuş yeni bölümleri XD Merak eden varsa izlesin de anlatır belki) Her neyse geçen Cuma -5 Şubat 2010 oluyor bu- böyle bir şey yapmanın büyük talihsizlik olduğunu düşündüğüm bir durum vardı. Yiğit ve yanındaki yardımcısı Tv’de bir adamı izliyorlar. İzledikleri adam; Kalpaklı bir Türk adını bilmiyorum ama bu adam ve yandaşları bir yerlere sürekli bomba falan koyuyorlar sonra diyorlar ki bu bombaları terör örgütü koymuştur öyledir böyledir yani kısaca dizinin söylemek istediği şey şu oluyor: Terör örgütü kötü değildir. Asıl kötü biz gerçek Türk’üz diyen insanlardır onlar her şeyi Kürtlerin ya da terör örgütünün üzerine atarak Türkleri ve Kürtleri birbirine düşürmeye çalışıyorlardır diyor. Hani hiç bir şeye saygısızlık etmek istemem ama terör örgütü bir şey yapmıyor! Diye basitçe olayın özetinin bu olduğunu izleyicinin gözüne sokan bir zihniyeti anlayamam, mümkün değil. Her neyse işte Yiğit ve yardımcısı bu adamın programda söylediklerini izliyorlar. Adam bu Balyoz darbe planlarını çıkaranlar hakkında ileri geri konuşuyor. Söylediklerine kendi de inanmıyor belli vermişler rolü oynamaya çalışmaya çalışıyor. En son hani artık koptuğum noktadır demediğimi bırakmadığım yerdir. Genelkurmay Başkanı’nın sözlerinin aynısını söylettiler adama AYNISINI! Yani hani şu Allah Allah diyerek savaşa giren askerin camiyi bombalaması senaryosu ne kadar alçakça bir düşüncedir cümlelerinden bahsediyorum. Bu cümleler eksiksiz şu anda yazamayacağım yani, aynısını gerçekten aynısını söylettiler bu adama. iNANAMADIM! Gerçekten inanamadım.
Üstelik 5 dakika önce kardeşim geldi ve yazının şu son kısmını okuyunca o kalpaklı adamın son bölümde Yiğit tarafından öldürüldüğünü söyledi. Siz ne demek istediğimi anladınız…
İnsana insanca düşüncesini açıklama özgürlüğü verilmiş DÜNYA’nın İNSAN HAKLARI BİLDİRGESİ’Nİ kabul eden her ülkesinde. Bizimkinde de verilmiş. Bu özgürlük bir zamanlar sınırlıydı ya darbe zamanlarında, ne çok düşünürümüz hapislerde çürümüştür o zamanlar. Benim hangi düşüncede olduğum hangi tarafı tuttuğum önemli değil, açıklamaya bile gerek duymuyorum. Ben yalnızca insanlıktan yanayım. Düşünce özgürlüğü güzeldir, ama böyle mi! Bunun neresinde güzellik! İnsanca birbirlerini eleştirmek varken nerede bu insanlık! Anlamıyorum! Ölene kadar da bu aptalca siyaset oyunlarını anlamayacağım! Yalnızca vatan ve millet bütün kalsın istiyorum. Atatürk yaşasaydı yalnızca bunu isterdi biliyorum.
Basit bir dizi de olsa böyle şeylerle nasıl beyin yıkanır biliyorsunuz. Reklamcıların reklamların içine insanları reklamını yaptıkları objeye çekici bilinçaltına yerleşecek bir takım görüntüler koyduğunu lisedeyken bir kitapta görmüştük sınıfça. İnanılmaz şeyler vardı. Televizyon dediğimiz şey inanılmaz bir güç merkezi ama yanlış ellerde neler yaratabileceği, nasıl beyinlere sahip genç nesiller yetiştireceği de apaçık ortada işte.
Milletçe eleştirmeyi bilmiyoruz. Belki de bu yüzden her haber sonrası Ali Kırca Arka Kapak’ta geçmiş bir olayı tekrar anlatarak toplumu, yaşananları eleştiriyor. Belki aynı sözler ama toplumca eleştirmeyi, eleştirmeden önce de dinlemeyi anlamayı öğrenmemiz gerekiyor. Kulaklarımızı kapatıp yalnızca benim düşüncem iyidir, güzeldir anlayışından vazgeçilmeli. Yoksa herkes için bir yıkım, hatta insanlık için bile. Ne de olsa dünyanın bir yerinden bir kelebek kanat çırpsa bir başka yerinde fırtına kopabilir…

Mutlu Dünyalar eğer hala yaşayacak bir dünyanız olduğunu düşünüyorsanız…

2 yorum:

~ bzylnlr~ dedi ki...

Mutlu Dünyalar eğer hala yaşayacak bir dünyanız olduğunu düşünüyorsanız…

Herkez kendi dünyasinda yasar, büyür ve ölür.. Cünkü hep gördüklerimioz kadardir hayat.. Ve ne olursak olalim, karsi tarafin algiladigi kadariz ..

Tesekkürler Yazdiklarin , degerlediklerin icin.. OKumak zevkliydi ...

Kelebek dedi ki...

Teşekkür ederim, bu yorumu görmek için çok geç kalmışım. Kim olduğunuzu çok merak ettim.

Yorum Gönder