31 Mart 2010 Çarşamba

Düşüncenin Hayatı...

Bugün ayın son günü. Benim de 1 hafta öncesinden 3 hafta öncesine kadar –saçma bir cümle oldu kısaca 1 aydır- internetim yoktu. Doğal olarak Martta blog uma daha çok yazacağım sözümü tutamamış oldum. Ama internetsiz geçen o süre içinde sürekli notlar aldım. Çünkü dünyayı incelemeyi dahası eleştirmeyi seviyorum. O yüzden kısa kısa notlarla düşüncelerimi gördüğüm olayları paylaşmış olacağım bu yazıyla. Ve birileri diyecek ki bunlardan sanane. Asıl sanane! Ben sinemacıyım benim işim dünyayla. Dünya’yla oynarım ve kendi dünyamı yaratırım. Kısaca budur sana cevabım. İyi okumalar (:

6.03.2010
Demişim ki nereye gidiyor bu insanlar? Otobüs insanlarına kafayı taktığım düşünülebilir. Düşünülsün de çünkü sandığınızın aksine otobüslerde de hayat fena halde akmakta ve dikkatli bakarsanız fazlasıyla malzeme çıkmakta. Küçük Prens trenle bir sağa bir sola yolculuk edenler için “Yoksa gittikleri yerleri mi beğenmiyorlar?” diye düşünmüştü. Benzer şeyler düşünüyoruz tabi. Benim kafayı taktığım iki şey var: 1. Aslında daha önce yazmalıydım bunu ama kısmet bugüneymiş. Her sabah bindiğim Kadıköy otobüsünde orta yaşlı hanım teyzeler görüyorum ve bu teyzelerin %99’u Koşuyolu’nda iniyorlar. Soruyorum çünkü bilmiyorum. Koşuyolu’nda ne var bu teyzelerin gittiği? Çok merak etmekteyim. Bir gün dayanamayıp sorabilirim. 2. Bu tarihli günde bindiğim otobüs saçı başı güzelce yapılmış kızlardan geçilmiyordu çok merak ettim bu kadar kız nereye gidiyordu?
Bir de bugün otobüste ne duydum çok ilginçti. Adamın biri açtı son ses müziğini bütün otobüse dinletti. Dinlettiği Beatles falan olan dünyalar benim olurdu ancak Kenan Doğulu’nun şarkılarını dinletti üstelik kimseden de ses çıkmadı. Ben zaten inmek üzereydim neden karışayım ki dedim indim. Ama çok ilginç bir sabah oldu böylece benim için.
Bir de gene söylemek istiyorum ki bu kadar her şeyle ilgilendiğim için “sanane” diyecek birileri gerçekten varsa çok rahatsız olduğumu söyleyebilirim. Sonuçta biz kocaman bir dünyada yaşıyoruz ve sinemacı olarak dünyadaki küçük ayrıntıları görmeye özen gösteriyorum ve o küçük ayrıntılar ancak merak ederek kapatılabiliyor. Bence sinemacı için dünyada olan biteni merak etmek önemli.

11.03.2010
Neden yağmuru severim?
1. Singin in the Rain’i söyleyebilmek için bahanem olmuş olur her zaman
2. Yağmurda kaçışan ve başlarını eğerek yürüyen insanları izleyip gülmeyi seviyorum aynı zamanda başımı yukarı kaldırarak yağmurda fazlasıyla nasibimi almayı da seviyorum.
3. Yağmurun altında neler düşünebildiğimi tahmin bile edemezsiniz. Sonuçta o yağmur benim için pek çok ilham kaynağının nedeni
4. Bir sevgilim olmasa bile yağmur altında ıslanırken öpüşmenin hayalini kurabiliyorum.
Ya da doğrusu içimden geçen yağmurda ıslandıktan sonra o ıslaklıkla ki bahsettiğim yalnızca yağmurun verdiği ıslaklık- sevişmeyi düşünmeyi seviyorum.
5. Sevmediğim tek şey gözlük faktörü gözlüğün bana yakışmadığını düşünenler kadar yakıştığını düşünenlerin de var olduğunu düşünürsek bilmiyorum bir tek yağmurda rahatsızlık veren gözlükleri değiştirmeli miyim.

15 Mart 2010 aktarımları
• Açılımlar insanları birbirine düşüren uygulamalardır. ( Artık o kadar çok açıldık ki hissediyorum bu açılımlar herkesi birbirine düşürmeye yetecekler.)
• Otobüste ayaklarını yere basamayıp çocuk gibi kalma durumu (Çok sık yaşıyorum bu durumu hiç bozuntuya vermeyip ayaklarımı sallayabiliyorum. Ne de olsa Küçük Prensler asla büyümezler.) (:
• Parfüm ve insan kokusunun birleşerek verdiği kokunun dayanılmazlarından birisi yanımda oturuyor. İnsan kokusuyla vardır o yüzden hala doğru parfümü arıyorum. (O yüzden bazı kokular yalnızca bir kişiye özeldir. Onun için özel olduğunu hissedersiniz ve o kokunun o yüzden sizin için bir değeri olur. Duyduğunuz her an aklınıza yalnızca o gelir. O kokuyu onsuz düşünemezsiniz çünkü o yalnızca ona aittir. Hala kendime bir parfüm almadım çünkü doğum günümde ne istediğimi sorsalar yalnızca o elbise değildi istediğim, o kadar çok seçenek vardı ki bunlardan biri de bana kendi kokumu kazandıracak olan o parfümdü. Kendim alırdım ama başkasından gelsin istedim. Kokumu bana birileri kazandırsa daha mutlu olurdum hala o parfümü almadım. Hala daha benim kokumu taşımayı ister eminim o parfüm.)
• Konuşmaya adamın hayatını film yapabilir miyim? (Bu fikrimi çalmayın arada kaynamış film projelerimi ayrı dosyalara açıyordum bunu silmemişim. :D Sakın çalmayın bak ciddiyim (:
• Sinema düzen içinde yapılır ve bence o düzen içinde de eğlenilir. Yanlış mıyım?
• Yalnızlığını bölüyorsam kusura bakma (bugünün müthiş cümlesini kurdum işte. Bazı anlar vardır söylediğiniz cümlelere bayılırsınız ne güzel söyledim diye. İşte o anlardan biri kitap okuyan bir arkadaşımı bir anda yalnızlığından kopardığım için üzüntü hissettim ve bu cümleyi kurdum. Önemli değil dedi. Ama önemliydi işte. Bilseydim yalnız başına oturup kitap okuduğun girmezdim biliyorum. Aynı şekilde, bilseydim yalnız daha mutlu girmezdim hayatına.)
• Balık olasım var! (her 5 saniyede her şeyi unutasım gelmişti evime dönerken)
• Yüzünü hatırlayamadım sesini gözlerini hiçbir şey kalmamış aklımda (bunu zaten anlattım)
• Artık sürpriz bozmamaca oynuyorum. (A! Evet artık kimsenin sürprizini bozmuyorum. Çünkü onu merak etmenin daha çok hoşuma gittiğini fark ettim, biraz geç mi oldu ne. Artık fazla sürprizim yok. Tamam fazla sürprizde gözüm de yok. Keşke biraz daha olsaydı.)

16 Mart 2010 aktarımları
• Masturbasyon? Otobüs? (Haha evet unutmamak için tarih atmıştım buna. Utanmamanın türlü türlüsünü gördüm ama bu bu bence bir otobüste yapılabilecek en utanmazca şeylerden biri. Kendisinin bir fotoğrafıyla birlikte teşhir edilmesini daha çok isterdim tabi.)
• Helal ve sağlıklı beslenme paneli yapan zihniyet ve sperm bankasından anneliğe ceza kesip neden olarak türk soyunu korumayı gösteren zihniyet (ya evet ilkini yolda gördüm bir pankarttı. Çok şaşırdım sağlıklı beslenme tamam da helal ne alaka ey sevgili belediye sen ki üç dinin mensuplarının da birlikte yaşadığı üsküdar’sın senin dinine göre mi besleniyor diğerleri helal mi değil mi ne alaka… İkincisi televizyonda haberdi sperm bankalarından çocuk sahibi olan kadınlara hapishane yolunu açan bir uygulama var artık Türkiye’de. Neden olarak dinimize uygun değil diyemediklerinden Türk soyunu koruyoruz biz demişler. Madem türk soyunu koruyorsun o zaman bir uygulama daha yap Türk Türk’le evlenebilsin sadece. Yap bakalım yapabilir misin? İşte o yüzden nedeniniz çok saçma. Doğrusunu söyleseniz efendiler?)
• -Süpersin. –Öyleyim… (Günün en anlamlı sözü. Kesinlikle etkileyiciliğim üzerimdeymiş bugün. Tescillendi.)

23.03.2010
• Büyük İskender Filmi üzerine
Bu filmi yaz tatilimde izlemeye başlamış ancak türlü sebeplerden ötürü izlememiştim. Kısmet bugüneymiş. Beni kendisine çekemedi doğrudur. Bunun altında filmi Türkçe dublajlı izlemiş olmam yatıyor olabilir ama sanırım ilgimi çekmiyordu da denilebilir. Özellikle İskender’i oynayan adamın bende yarattığı iticilik tasavvur edilemez. Bir de bu filmi ne zaman izlemeye çalışsam kontrol edemediğim bir saçımla oynama dürtüsü çıkıyor ortaya. Saçlarımı örmeye falan başlıyorum elimde olmadan. Bu da ilginç tabi…
• Evet, aslında bencillik benim bu yaptığım. Başkasını kendi yalnızlığıma çekiyor olmak bence birine karşı yapılmış en büyük bencillik. Belki de bu yüzden birkaç yıl arkadaş edinmeden geçirmiştim. Bugün fark ettim daha sana karşı yaptığımın ne büyük bencillik olduğunu. Haksızlık ettiğimi. Ne olur beni affet buna hiç hakkım yok bilmeliydim…
• Erkan Yolaç ve eşinin katıldığı bir programa rastgele rastlayıp birkaç dakika izledim. Vatan Şaşmaz sordu: Mutlu evliliğin daha doğrusu mutluluğun sırrı nedir? Yolaç’ın eşi cevapladı: Sabır. Bu kadar. Çok haklıydı. Sonra bir de ekledi: Şimdiki gençler çok sabırsızlar dedi. Gene çok haklıydı. Şaşmaz bile şimdiki ilişkilerin ne kadar kısa sürdüğünden yakınıyordu. Müthiş bir cevaptı sabır. Çünkü kimse sabretmeyi bilmiyor, kimse hamdım piştim diyemeyecek kadar hemen pişme peşinde…
• Bugüne bir ek daha eklemeliyim: Şu anda fark etmedim bunu ama gene de bugün söylemek istedim. Bugüne kadar bana bir kez bile yalan söylememiş kimseye yalan söylemedim. Ne zaman yalan söylendiğini öğrendiysem o zaman gerçeği söylemekten kısmen vazgeçtim. Çünkü bana doğru söylemeyen bir insanın benden doğruyu öğrenmesine hiç gerek yok. (bunun bir de gerisi vardı ama bir acımasızlık sezdim onlarda sildim.:D)
• 23Mart 2010 Salı gecesi neden aradım seni? Yetenek siziniz? Finalinde senin belki seveceğin –vay be adamlar bunu tanıtmak istemişler diyebileceğin- belki de kullanılmasını sevmeyeceğin – ne gerek varmış mahvetmişler diyebileceğin- bir şey vardı. Notre Damme müzikalinin bir bölümünü seslendirdiler kareografiyle beraber. Görünce ve şarkıyı duyunca ilk aklıma ne geldi bil bakalım! Ama aradığımda karşılaştığım buz dağı beni söylememeye yöneltti belirteyim. Aramızda buz dağları girmekte, çok yazık… Tabi ki beni çekmek zorunda değilsin, neden bunu anlattıysam şimdi…-ayrıca internetim geldiğinde fark ettim ki bağlantıların arasında var zaten haber almışsın…

26 Mart 2010
• İki gözlüklünün sevişmesi, gözlükleri çıkarmak zorunda olduklarından çok bulanık görünürdü sanırım düşünsene. (Nasıl da aklıma gelmiş ya. Bunu bir filmimde kullanmalıyım)
• Liseliler ne kadar iğrençler. Lisedeyken öyle olmadığım ve öyle arkadaşlarım bulunmadığı için seviniyorum. Durakta oturuyordum. Başka bir durakta 5-6 liseli vardı ve muhtemelen sevgilisi olmayan tipinden piç olduğu anlaşılan bir çocuk kızı öpmeye çalışıyor o da gülerek kaçıyordu. İğrendim şahsen. (Gençlik nereye gidiyor beyler?)
• Neden sağ bileğim kurdelelerle bilekliklerle dolu? Çünkü bileğimi her gördüğümde kesme isteği duyuyorum. Sol elimle sağ bileğimi kesebilirim ama sağ elimle sol bileğimi kesemem onun için her şeyi sağ bileğime takıyorum maksat aklıma getirmemek.(bu da günümün itirafı olsun bakalım(:)
• Yanlarında bavul büyüklüğünde çanta taşıyan kızlara sesleniyorum o çantaların içine neler koyuyorsunuz çok merak ediyorum. Bir gün çantalarınızı kontrol etmek istiyorum mümkünse. :D (Gene meraklı köfteci olma durumu yaşamışım ama kim merak etmez ki)
30 Mart 2010
Eve gelirken ağaca çarptım düşünürken. Ne düşünüyordum söyleyeyim: “Bundan sonra sevgilim olacak kimse benim bir şeyim olmayacak, bunu anladım” diyordum kendi kendime XD Ağaca toslayıverdim. Bu da dünyanın benim dominantlığımı istemediğini gösteriyor kanımca:D
Eve geldim Kurban filmini izliyorum Türk filmi 1983 yapımı. Ne kadar olmuşsa artık o şekilde izliyorum ama bir kurban kesme sahnesini neden koyar anlamadım. Hani tamam kurban kesilir ama kameranın önünde kesilmez biz kesildiğini biliriz sahne onu getirmiştir. Bu filmde koydu kamerayı kurbanlık koyunun boynunun önüne. Dayadı bıçağı. Burada bırakabilirdi ama yok efendim illaki ben fışkıran kanları göreceğim o kafanın kopmasını. Nasıl bir zihniyettir. Bu arada filmin yönetmeni Melih Gülgen.
Ahu Tuğba ve Kadir İnanır saydım 5 kez seviştiler. Ama felaket bir sevişme, sevişme demeye bin şahit isterler. Gerçeklikten uzak. Ben sinemada sevişme olmasın demiyorum gerçekçi olsun biraz daha diyorum ya da sevişeceklerini bilelim ama gösterme diyorum. Ahu Tuğba orgazm çığlıkları atıyor İnanır’ın sırtına tırnaklarını geçiriyor ama o sırt hiç oynamıyor. Yatakta İnanır sözde üzerinde ama genel plana geçildiğinde yanında olduğunu görüyoruz falan.
Bir de sonunda kardeşinin ağlayışı görülmeye değerdi. Bittiğim 3.andır hatta 5 sevişmeyi sayarsak 8.an oluyor (:


Daha fazla uzarsa kriz geçirecekler:D Sustum tamam bütün günler zaten önemli şeyler düşünemezdim bunlar bile çok fazla sanırım düşünüldüğünde. İşte ben… Neden anlatıyorum yalnızca içimde kalmasın diye. Yoksa kim okur zaten yazdıklarımı…
Bol düşünceli ve meraklı dünyalar size (:

29 Mart 2010 Pazartesi

Kurbağa'nın Düğünü!

Evet evet Kurbağa benim (: Ama baştan söyleyeyim 1. Düğün değil nişandı 2. Benim düğünüm pardon nişanım değil kuzenimin nişanıydı pardon düğünü müydü demeliydim? Aslında teorik olarak bu bir nişandı ama öyle bir gösteriş vardı ki düğün mü yapıyoruz noluyor demek zorunda hissettim kendimi.
Benim en nefret ettiğim şey düğüne-kına gecesine- nişana gitmek. Gereksiz bir sürü insan toplanıyor seni kutluyor çok garip görünüyor gözüme. Yani sen evleniyorsun onlara ne niye onlar düğün yapıyor, hala anlamıyorum bu adetimizi. Her neyse şimdi gene ama sen de herkese kızıyorsun diyeceksiniz ancak kızmadan duramıyorum napayım hani normal olayım diyorum ama mümkün olmuyor işte olmuyor olmuyor. Tamam anlatacağım bu düğünden bozma nişan da beni sinirlendiren şeyleri ama önce neden Kurbağa? Kurbağa büyük eniştemin – yani halamın kocası şimdi ben bu adama enişte bile demiyorum onun için onun statüsüne dair de fikrim yok enişte diyorlar sanıyorum sevmediğimden değil ayrıca yalnızca hitap sözcüklerini gerekli görmediğimden- neyse işte büyük eniştemin bana taktığı bir lakap. – bu durumda börtü böcek isimlerime bir de kurbağa eklemem gerekiyor kelebek olduk tavşan oldu arada kedi de oluyoruz başka takmak isteyen varsa bekleriz.- Hatırlıyorum çocukluğumdan beri beni ne zaman görse hep KURBAĞA mısın sen derdi. Gelenek değişmedi 2 sene görmediği halde gene KURBAĞA gelmiş dedi. O yüzden bunun adını KURBAĞA’NIN DÜĞÜNÜ koydum.
Öncelikle söyleyeyim hiçbir akrabanın benim blogumdan haberi olmadığı için ağzıma geleni söyleyeceğim. Bir gün öğrenirlerse herhalde bir daha görüşmek istemezler. Ama ne yapayım yazsam bana kalsın istemiyorum bu buraya yazdığım 11.blog olacak ama pc de kayıtlı 20 blog yazısı var.
Gün bence çok iyi başlamıştı. Hava süperdi daha biz hazırlanıp evden çıkmadan ha bu arada 28 Mart 2010 Pazardan bahsediyorum. Öğleden sonra yağmur başladı. Yağmuru severim ama trafikte şimdi karşıya geçmek ölüm. Hazırlandık ve çıktık, ben gayet okula giderken nasıl gidiyorsam öyle gittim özel bir şeye gerek duymadım ama güzel oldum diyerek de kendini beğenmişlik yaparmışım. Neyse işte sade ve güzel dediklerimizdendi. Tabi kamera fotoğraf makinesi almayı unutmadık ne de olsa ailenin sinemacı tek üyesiyim. Kameradan sanattan anlıyorum güzel güzel çekerim. Bundan önce 4 kuzen daha evlendirdim yani düğünlerini çektim demek istiyorum (: Onun için kamerasız gidemiyorum. Bedava ve biraz da zorla. Kamerayı tutacağım diye canım çıkıyor. 45 dakikadan sonra ağırlaşmaya başlıyor. Hatırlıyorum ilk çektiğimde kollarım 2 gün ağrımıştı. Sonra alıştım falan.
Gittik işte evde oturuyoruz. Hanımlar kuaföre gitmişler saç yaptırıyorlar- eminim ki yaptırsalar da beğenmeyeceğim- bizde evde onları bekledik. Etrafta bir sürü çoluk çocuk –daha önce evlendirdiklerimin çocukları işte- bir tane olsun tamam ama 3-4 tane fazla gürültülü. En süper olan şey daha yürüyemeyen bir bebek vardı kaç aylık bilmiyorum. Kafasını çevirip çevirip bana bakıyor başka hiçbir şeye dikkat etmiyor. Herkes “Bakacağı yeri biliyor.” Falan yapıyor, daha şakadan anlamayan çocuğa şaka anlayacağınız.
Sonra baylar ortalıktan kaybolduğunda evde yalnızca bir bey kaldı. Kendisi kuzenin eşinin babası oluyormuş. Televizyonda o zamana kadar Cartoon Network vardı kanal olarak ne güzel çizgi film izliyorduk. Adam tuttu değiştirdi hadi desem ki adam gibi bir yer açtı iyi yaptı hayır efendim Flash açtı üstelik saçma sapan haberler izlemek zorunda bıraktı. Hani yayın saatini doldurmak için oradan buradan topladıkları saçma şeylerle haber yapan bir kanal Flash sevmem öyle haberleri. Çarpıcı ve hızlı ayrıca doğru haberler tercihimdir. İşte o “koca popolu” yengemin –Beni ablamla karıştırdığı için ona da sinirleniyorum- babasının zihniyeti yalnızca ona çalışabildiği için bize de bunu izletti. Anlamıyorum cidden anlamıyorum. Haber izlemek istiyorsan aç adam gibi bir haber kanal hiç olmazsa TRT1 ‘i aç be adam Flash Haber mi izlenir. Neyse sonra o gidince gittim değiştirdim uğraşamam ben öyle.
Tabi bu olay olurken benim aklımda Ütopyamın sınırları geçiyor. Daha öncede bir Ütopya’m olmalı diyordum. Ama tabi benim ütopyam bazı çevrelerce Distopya olarak algılanabilir. Bir adet Entelektüel Cumhuriyeti kurmak üzereyim. Hani gerçek hayatta olmasa bile sinemasal anlamda bir adet Ütopik şehir kuracağım, içinde sevmediğim hiç bir şey barınamayacak ve herkes mutlu olacak ve mutlu olmak için kitaplar yakılmayacak falan filan, filmini yapınca görürsünüz reklamlar bu kadar işte.
Evet biliyorum biraz mini giyiniyorum ama vallahi bu sefer o kadar kısa değildi. Halamın kızı eve gelişiyle eteğime taktı kafayı. Ama ben ona daha çok taktım şimdi dışarıda sürekli insanları inceleyen biri olarak eleştirdiğim şeyleri onda da gördüm. Kapalı bir bayandır kendisi. Ama o ne kapalılıktı Allah’ım! Diz altına kadar bir elbise ki daracık – ben bile giymiyorum- bütün vücut hatlarını görebiliyordum, bu aralar moda olan tayt bir de desenli bir çorap ayağında başında gene türbanı. Yanlış anlamayın ben türbana karşı değilim, herkesin inancı kendine herkes ne yaparsa da kendine. Ben yalnızca baş örtü takan birinin daracık bir elbise giymiş olmansın absürdlüğüne dikkat çekmek istiyorum. Bütün nişan boyunca yani yanında oturduğum süre boyunca da benim bacaklarımı örtmek için uğraştı. Garipti tabi. Ben eğlendim.
Şimdi gelelim düğüne. Bir kere nişan daha sade olur daha zarif olur bence. Ben öyle düşünüyorum ama bu pek öyle değildi. Gösterişli diyemeyeceğim, mahalle ortasında kurulan düğünler gibi bir nişandı, gösteriş o yani. Hani düğünlerde gelen klavyeci ve şarkı söyleyen bir tip vardı gülmekten öldüm. Ses inanılmaz abartılıydı kulaklarım sağır oldu.
Tabi benim bu nişanda işim ne istesem gitmeyebilirdim eğer sinemacı olmasaydım, sinema okulunda okumuyor olsaydım. İnsanlar sürekli kamera elde dolanmamı bekliyorlar benden. Düğün kameramanı gibi hissediyorum kendimi. Her şeyin fotoğrafını çekiyorum ama benim hiç olmuyor resmim. İsyan ediyorum!
Bir de yeni evlenecek çift hakkında bir şey söylemeliyim, duysalar fena. Ama görsellikten yoksundu ikisi de. Tamam kıyafetlerini beğenmişler almışlar vs.vs. ama kızın ablası bile ondan güzel giyinmiş makyajını ve saçını yaptırmıştı. İnanılmaz kötüydü makyajı hele dudaklarını kocaman göstermişlerdi. Saçları özensiz yapılmıştı. Elbisesinin rengi güzeldi ama vücut olarak o kıza uyumlu bir elbise değildi. Erkek tarafı felaketti. Anladığım kadarıyla adamın kız kardeşinin falan çocukları vardı mini mini erkek çocuklar onlar bile daha şıktı adam başkasının nişanına geliyormuş gibi giyinmişti.
Ama ne yalan söyleyeyim. Erkek tarafından gelen çeyizler açıldıktan sonra hediye çikolataya bir yumulduk ki sormayın. Beyaz çikolataların neredeyse hepsini yedim vallahi. O kadar yorulmamın karşılığını aldım.
Sahi birinin bana beyaz çikolatalı bir şey ısmarlayacaktı. Bunu okuyorsaa istiyorum ondan!!!! Çok ihtiyacım var beyaz çikolataya diyip bir düğün-nişan yazısını saçma sapan bitirmek isterken aklıma bir şey daha yazacağım geldiğinden devam ediyor tekrar bu konuda yorum yapacağımı belirtiyorum.
Evett, şimdi ben bütün düğünlere toptan bir sinir olma durumu içindeyim ama sinemacılık dürtülerim beni dürtüklüyor ve deli gibi merak ediyorum. Acaba bir düğünün gelin ve damadı olmak hissi nasıl bir histir? Yaşamadan bilinmeyeceği için kime sorsam tatmin olmam ben cevaplardan. Ama teorik olarak da benim bir düğünüm olamaz çünkü evlenmek için bir şapşala ihtiyacım var ama ben de beni alacak olan şapşalla evlenmezdim – yani beni üye olarak alacak olan kulübe ben üye olmam mantığı anlıyor musunuz?- O yüzden ne yapsam nasıl yapsam da bir düğünüm olsa diye düşündüm. Yapabileceğim tek şey benim gibi meraklı bir insan bulacağım, o da benim gibi bu hissi merak edecek biz saçma sapan evleniyoruz biz moduna gireceğiz, sırf meraktan kendimize düğün yapıp o hissi yaşayacağız. Plan süper yani ! :D
Tamam tekrar söylüyorum beyaz çikolata krizine girmiş bulunmaktayım, bu düğünde yiyebildiğim kadar yedim de bir düğün daha bekleyemem, yardımsever arkadaşlara duyurulur (:
Hepinize bol düğün’süz’ dünyalar efendim (:

5 Mart 2010 Cuma

O Üçüncüyü İzlemeyecektim

Evet ya bir günde üç zombi filmi izlenir mi kalırsın böyle ayık ayık ortalıkta. Üstelik yalnızca 44 dakika dayanırım demiştim.
Cidden üçü biraz fazla kaçtı uyuyamayacağım bir süre daha. Onun için aldım kahvemi yanıma kurtuldum sandalyeme, konuşuyorum dilediğimce.
Bir şey anlatmak istiyorum bugünle ilgili olsun istiyorum. Geçen gün bahsettiğim çimenler vardı ya aradan iki gün geçmesine rağmen beni affetmemişler, üstelik bugün gördüm ağlamışlardı da. Kokularını artık göstermiyorlar bana. Belki başkası duyuyordur hiç sormadım.
Ya şimdi ben nasıl uyurum ki, film kritiği yapmayayım da eski zamanlarda çekilmiş zombi filmleri şimdikilerin 10 katından daha da güzel görünüyorlar. Özellikle George A.Romero’nun üçlemesi Night of the living Dead, Dawn of the dead ve Day of the Dead bence aşmışlardı. Onların dışında bugün bir de 2004 yapımı Dawn of the dead izledim Romero’nunki daha iyiydi. Hem daha da eğlenceliydi onunkiler. Day of the Dead filminde zombiler adamı parçalara ayırırken adam “Boğazınızda kalsın” dedi ya… Süperdi o sahne üstelik Dawn of the Dead’leri karşılaştırırsam Romero çok üstün bir iş çıkarmıştı. Dahiyane fikirleri vardı orda. Ama Snyder’in filmi basitti, kan gövdeyi götürsün türden bir şeydir. Üstelik zombiler yeniden yapımda evrim geçirmişler bildiğin, acayip hızlılar, çok daha güçlüler falan. Yok yok yaşayan ölü dediğin Romero’nun ölüleri gibi olur.
Dışarıda yağmur yağıyor ben burada kahve içip zombilerden bahsediyorum. Saçmalıyorum bu gece (: İnsanın şimdi yağmur olası geliyor… Singin İn The Rain söylemeye başlıyorum. Kahvem bitiyor, kendimi deliliğimle baş başa bırakıyorum…
Emir'den dipnot: yağmur asla bitmezmiş! (:

Yağmurlu Dünyalar…