1 Mayıs 2010 Cumartesi

Nisan'ın Bilinmeyen Etkisi 2

Of geç kaldım Mayıs oldu bile =( Neyse işte Nisan’ın ikinci yarısı :) Bu yarısı ilk yarısından daha atraksiyonlu kanımca. .Merak etmeyin daha kısa olacak.

16 Nisan 2010 Cumartesi

Aslında ne kadar mutlulukla bahsedeceğim günüm ciddi anlamda iyileşmeyecek yaralara neden oldu. Günüm güzeldi Emir geldi. Gerçekten yeni bir dostum olduğunu düşünüyorum hem de suskunluğumu paylaştığım…Keşke ilk blogumu daha erken yazsaymışım da bugünü yaşamak zorunda kalmasaymışım.
19 Nisan 2010 Pazartesi

* Hava artık bir karar vermeli bence. (Evet ya sürekli bir güneşli bir bulutlu bir sıcak bir soğuk sıkıldım)
* Sanırım hayal kalmak en iyisi çünkü ben hiç gerçek olmadım. (Ya öyle işte. En gerçek olduğumu düşündüğüm zamanlarda bile hayal kalmışım ya ne diyeyim. Bir gün gerçekten gerçek olabilecek miyim?)
* Ben hiç baharda âşık olmamıştım. (Aşk demeyelim hoşlanma diyelim. İlk kez baharda hoşlanıyorum birinden. Bu benim için yeni bir şey)
* Onu benden daha mı çok sevdin Sina, sitem etmeliyim sana. (Ediyorum ama içimden)
* Gene de beni hiç sevmemiş biri ilkim oldu, bunun için bile affetmeyebilirdim seni. (Yorumsuz)
*Filmlerde sevişenler gerçekte de sevişirler mi acaba? (Aaa :D Bunu çok merak ediyorum. Sonuçta filmi çekerken öyle yakınlaşıyorsunuz ki seyirciye bunu gerçek olarak verebilecek kadar yakınlaşıyorlar işte. Peki bu yakınlaşmadan kendileri de etkileniyor mu, birbirlerinden hoşlanıyor ve sevişiyorlar mı merak ediyorum)
* Filmlerde ölen insanlara kafayı takmak. (Şöyle bir şey bu, gözümüzün önünde ölüyor doğal yada doğal olmayan sebeplerden. Bütün konuşmalar bir anda benim için yok oluyorlar. Ölü nefes alıyor mu diye izliyorum. Çoğunlukla nefes alıyor tabi ki. Ama fark edemediklerim de oluyor. Ama Alfred Hitchcock filmlerinde bile gördüm nefes alan ölü. Sanırım filmlerdeki ufak şeylere takmak gerekiyor. )
* O bir başka arkadaşıma âşık gibi görünüyor. (Ertesi günü bekle)
* Parmaklar… (Bunu da yorumsuz bırakıyorum ama gördükçe gülüyorum.)
*Bugün kabusu çekeceğimiz alana karar verdik. (Ömrümü bir kabus sahnesi için tüketebiliyormuşum)
*Sevdiğim insanın yanında uyuyamam ben. (Belki gören şey diyecek onun yanında uyumanın da bir başka tadı var falan. Banane!. Ben uyumam, hatta o istiyorsa uyusun dilediğim kadar onu seyredeyim. Çünkü uyurken yalnızca uyumuş oluyorsunuz, belki sabah kalkıldığında yanında olduğunu görmenin mutluluğunu yaşamaktır tek amacınız, bense rüyalara ve uykuya tercih ederim ona sarılıp onu izlemeyi ve tabi bu da bir başka tüketim yolu aslında)
20 Nisan 2010 Salı
* Benden çaldıklarınla yaşıyorsun. (Nasıl bir cümle bu! Dehşet!)
* Şemsiyeler (Gene yağmur gene şemsiyesiz ben, gene ıslanmak)
* Ses dalgalarının ritmini duyumsamak.
* Nergisler dikmişler Dolmabahçeye. (Otobüsle giderken gördüm, fotoğraf çektirmeyi isterdim)
* Arkadaşlıkları sorguluyorum, başkasının mutsuzluğu düşünülmeden atılmış adımları.
* Sildim
* En takıntılı olduğum almak istediğim, ancak hala alamadığım ayakkabıları giyiyor, inanamıyorum, geçen gün fark ettim. Stan smith giyiyormuş (:
* Sildim
* Bugün uğur böceği görünümlü pastayı yedim. İyi olmayan midem daha da kötüleşti. Eskiden mutluydum yiyordum, midem o kadar rahatsız etmiyordu. Ama son olanlar her şeyimi altüst etti. Tabi bunda benim içtiğim bir düzine kadar lityumunda etkisi vardır illaki. Ayrıca lityum üzerine içilmiş alkolün de etkisi diyelim. Midem yürüdükçe daha çok rahatsız etti. Oturdum bir yere. Kahve içtim. Mide bulantıma baş dönmesi ve terlemede karıştı. Sonra bayılmışım. En korktuğum şeylerden biri Taksim’de başıma geldi yani. İyiyim diyerek ayrıldım. Kadıköy’den babama aldırdım kendimi. Eve geldim duş aldım. Yalnızca oturuyordum ki saatler sürecek bir hissizlik yaşadım sol ayağımda. Oynatamadım, ama acısını bolca hissettim. Neden böyle oldu bilmiyorum… Düzeldim mi hissetmiyorum. Öyle bir gündü işte.
* O arada gülen yüzlü rozetimi de kaybetmiş bulunmaktayım. (Yenisini bulamadım benim rozetimden yoktu.)

21 Nisan 2010 Çarşamba
* Evden çıkarken yağmur yağmıyordu ama Kadıköy’de müthiş bir yağmur ben tabi kaçmadan yağmurda usulca yürüyen bir yağmur sever. Kime takıldım derseniz, takım elbiseli genç beyefendiye takıldım. Hazırlıksız yakalanmıştı yağmura ben gibi. O kaçtı, ben güldüm, yürüdüm.
* Bu aralar otobüslere sinirlenmiyorum.( Fark ettiniz mi?)
* Sildim.
* Gene sildim.
*Dün başımı çarptığım için baş ağrısı çektim uzun süre, Duygu hoca gelmezse giderim demiştim kendime ama geldi. Hatta kızdığı için ve oturdum ağladım. Ağlamak daha da kötü etti. Üstelik moralim bozulduğunda midem de daha çok bozulduğu için mide bulantım da arttı. Eve zor geldim diyebilirim. Hava sıcak olmadığı halde müthiş sıcak hissediyordum. Geldim ve sabahtan beri bir şey yememiş olmama rağmen hemen yattım uyumam gerekiyordu. Hiç değilse baş ağrım geçmiş oldu.

22 Nisan 2010 Perşembe
*Sabah doktora gittim, içtiğim fazla ilaç ve üzerine aldığım alkolden dolayı bir süredir lityum zehirlenmesi yaşıyormuşum yani durum onu gösteriyormuş yoksa tahlil falan yaptırmadım, iyi ki ölmemişsin muhabbeti döndü biraz. Neyse raporumu aldım bir senelik ilacımı almak için. Doktor reçeteme tarihi iki yıl sonrasının tarihini atmış, yani 2010 değil 2012 yazmış. Gidip tekrar reçete yazdırmak zorunda kaldım ama fazlasıyla ilacımı aldım. Yapılmaması gereken bir şey bence. Sonuçta intihara meyilli olmak gibi bir durum varsa ortada bu kadar çok ilaç verilmemeli (ki şuanda masamın altında duruyorlar her an içebilirim:D) öyle işte aldım ilaçlarımı geldim.
*Okula gittim sonra, süslendim, püslendim. SBY ile buluşacağız malum. Yoklama verip Taksim’e gittim. SBY ve 3 arkadaşı ile buluştuk. Tophane, Galata, Sirkeci dolandık öyle baya bir. Sirkeci’ye en son okulun en başında Savaş Bey ile gitmiştim. Özlemişim. Onunla konuşmayı da özledim. Onunla son oturduğumuz yerde oturduk falan. Midem kötüydü. Hatta yalnızca bir konuda konuşunca kötü oluyor onu fark ettim.
*Neyse dolaştık, sonra da Kabataş’a geri dönmek için tramvaya bindik. Ama sayemde yanlış yöne bindik. Gülhane’ye gelince fark edip geri döndük. Saat 5’i geçtiği için ben mecburen ayrıldım. SBY ve arkadaşlarını sevmiştim, hatta bütün günü onlarla geçirecek kadar sevdim. Ama işte kader. Karşıda oturmak böyle bir şey. Hava güzeldi. Ben de neşeliydim.
*Eve geldim. Burası da ayrı bir şey. Hani bildiğiniz hissettiğiniz şeyler vardır ya. Gerçek olduğunu bilmek güzel bir şey. Onu anladım tekrardan. Doğru anlamış olmayı seviyorum. (Seviyorum kız seni (L ))

23 Nisan 2010 Cuma
* Bayram dolayısıyla Sünger Bob çizgi filmi bir sürü gösterdi CNBC-e. Anladım ki aşırı izlendiğinde insanda deli gibi hamburger yeme isteği uyandırıyor.
* Hilal’le Maltepe’yi dolaştık bütün gün ve elbise baktık. Kimyamın uyuştuğu nadir insanlardan birisi ve eğlenceli bir gün geçirdik. Martı deniz yıldızı tuttu, milkshake içtik. Sahilde dolaştık, eski evlere baktık, recep ivedik’ten bile bahsettik. Güzel bir elbise aldım.
24 Nisan 2010 Cumartesi
*Bir arkadaşım Japonlara benzediğimi söyledi. Benzediğime çok sevinirdim ama ben benzetemiyorum. Yorum istiyorum gerçekten benziyor muyum?
26 Nisan 2010 Pazartesi
*Onlardan rahatsızlık duyuyorum. (Sonra söylerim kim olduklarını)
*Zaten böyle rüzgârlı bir günde mini kırmızı ekoseli pilili etek giymek gibi bir yanlışlık yapmışım biliyorum, ama kronun biri tarafından da güzelim arkandan bakıyorlar cümlesini duymak pek güzel olmuyor.
*Bu arada vazgeçtim yapacak bir şey yok:)
27 Nisan 2010 Salı
* Uyumak için evde kalıyorum ama sabah 9’da uyanıyorum, bir daha uyuyamamak üzere. (Bu nedenle kalkıp Müge Anlı izliyorum. Müthiş bir sabah)
*İstanbul’da Sonbahar sözleri. (Sabah dokunmuş olacak canım acıdı)
*Her şarkı bir ruha dokunmuştur. (Öyledir)
*Emir’in tiyatrosu vardı. Deniz, ben ve Merve üçümüz bugün onu izlemek için Doğuş Üniversitesi’ndeydik. Merve de benim en sevdiğim bayıldığım arkadaşlarımdan. İyi ki arkadaş olmuşuz dediklerimden yani. Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’sını oynadılar. Ben beğendim. Zaten müzikal nasıl beğenmem. Polis Şefi’ni sevdim ayrıca. Bunu Emir’le konuşmalıyım. Karakteri yansıtması açısından fevkalade buldum. Emir’in karakterine öldüm. Bana Meet The Feebles filminde kurbağa Kermit’e uyuşturucu satan kurbağayı anımsattı. Bir de şu anda adını hatırlayamadım ama erkek kılığındaki kızı da beğendim. Sustalı mac’i oynayan bana sevmediğim bir tarzı hatırlattığı için pek hoş bulmadım. Baba rolündeki babanın sesi o değilse ve rolün etkisi için değiştirmişse sesini müthiş. Kıyafetler döneme uygun özellikle Sustalı’nın kıyafeti; yelek, ceket ve pelerinin üçünün aynı kostümde olması yaratıcı bir düşünce. Tamam yeter bu kadar sevdim işte! :D

28 Nisan 2010 Çarşamba
* Sami hoca gene. (Bu konuda bu dönem sonunda ayrıntılı bir blog yazacağım)
*Ben belki de Küçük Prens’in gezegeninden ayrılırken gülünün üzerinde bıraktığı tırtıldan oluşan bir kelebeğimdir. Küçük Prens’in geri dönüşünü gülle beraber bekleyen… (Hayır, hayır o yalnızca isim benzerliği ben yalnızca Dünya’ya anlamaya gelmiş bir Küçük Prens’im, bir gün bir yılan zehriyle birlikte gerçek gezegenime döneceğim.)
29 Nisan 2010 Perşembe
*Günümün yarısı kovulmakla geçti. (Alınmayacağım ama bu kadar çok söylenince yoksa gerçekten gitmem mi gerekiyor diye düşünmeye başlamıştım)
*Bugün kâbus dekoru için çekeceğimiz yerdeki eşyaları kaldırdık. Sildik, süpürdük, temiz oldu. Sedyemizi de koyup yapabileceğimiz her şeyi yaptık işte.

30 Nisan 2010 Cuma
*Bugünü sevdim, tamam başlangıç olarak pek güzel değildi. Dilara mesaj attı. Topkapı sarayını gezmeye gidiyormuş, buluşalım dedi. Saraya gidemedim ama o gezdikten sonra buluştuk, yürüdük, yemek yedik, tekrar yürüdük, mısır çarşısından lokum aldık, rüzgarda her tarafımız pudra şekeri ola ola yemeğe çalıştık. Yalnış vapura binip Üsküdar’a geldik. Gelmişken sahilde biraz dolaştık. Kadıköy’e gittik ve ayrıldık. Eve dönüşüm uzun sürdü. 8de evdeydim. Çok yorgundum yemek yiyip biraz uyudum. Misafir geldi. Uyandım. Gece uzun zamandır internette kalmıyordum. Eee Muhabbet de iyi olunca insanın gidesi gelmiyor(:

Herkese bol düşünceli Dünyalar…

0 yorum:

Yorum Gönder