30 Eylül 2010 Perşembe

Melankolik Eylül Üçlemesi 3

Ve işte huzurlarınızda Eylül ayının son dilimi(:

21 Eylül 2010 Salı
*Bugün sabah aklıma Merve’nin onlara gittiğimde yapmış olduğu sosisli peynirli börek geldi. Anneme nasıl yalvardım yapsın diye ama pek de gönlü yok. Neymiş evdeki herkes yemezmiş. Ama o kadar ısrar ettiğimi görünce ameliyattan sonra bakarız dedi. (O böreğin tadı aklıma geldi, Merve gerçekten nefis olmuştu ya, neyse gece gece daha fazla hatırlamamalı insan.)
*Üç film izledim, kendileri bahsedilmeye değer ama ben bahsetmemekteyim. Yorgun hissediyorum.
*Erken yattım.
*Daha az romantik olmalıyım belki de. Sonuçta dünya romantizmle ve duygularla yürümüyormuş öğrendim. (Her şeye hüsn-ü talil’le bakılmıyormuş XD. Çok abartılı yaşanıyor o zaman.)
*Yeni kupamla çay içmek çok güzel ya. Kırmızı kırmızı. (Bundan önceki sevdiğim kupaları tek tek kıran aile üyelerine selamlarımı yolluyorum.)
*Ayıcıksız yatamama. (Ayıcığım o benim)
*Yarın annem ameliyat olacak.

22 Eylül 2010 Çarşamba
*Erken kalktım, evi topladım, anneanneme kahvaltı hazırladım.
*Erken kalktım derken alarm kurmuştum ama alarmdan önce kabusum beni uyandırdı. Rüyamda 100 sayfalık bir İngilizce sınavına giriyordum.
*Her şeyi bırakabilecek birine bağlanmak ne kadar doğru. Kazanmak uğruna her şeyini ortaya koyan adam kaybeder kazansa da. Vazgeçilmeyecek bir şeyler olmalı hayatında. (Hangi film için yazmıştım bu kaybedecek bir şeyi olmayan adamı hatırlayamadım.)
*Markete giderken iki çocuk çöp kutusunun kapağını iki sopayla yukarıya kaldırıp bir kedi içine girdiğinde kediyi çöp kutusunun içine hapsetme planları yapıyorlardı. (Çocukların vahşi içgüdüleri olduğunu inandığımı söylemiştim.)
*Fonda Çarkıfelek, yeni alınan doğrama makinesinin nasıl kullanılır cdsi açılmış bilgisayar makineyi anlamaya çalışan ablam ve halam. Sanırım benim için delirilecek ortam bu olsa gerek.
*Titanic’te en üzücü şey herkes kurtulmaya çalışırken müzisyenlerin müzik çalmaları bence. Müzik bittiğinde ve herkes yoluna gitmeye başladığında o son kemancının acıklı bir müziğe başlaması üzerine geri dönmeleri gözlerimi dolduran, yutkunamamama neden olan bir şey.
*Kediyle oturup cips yemek. Bir ona 10 bana. :D (Kediyle pay ediyorsan böyle :D)
*Kedi ben yerimden kalktıkça gelip yerime kuruldu, üstelik ben otururken de kucağımdan inmiyor. (Açıklıyorum kendi delirdi, yahu kovuyorum gitmiyor kovuyorum gitmiyor, bütün gün kucağımda sıcak su torbası gibi sıcacık kedi)
*Bana pantolon giymemi söyleyen zihniyet pantolon giyince bacaklarım yara oldu! (Tebrik ediyorum kendilerini)

23 Eylül 2010 Perşembe
*Taşınmak istemiyorum.
*Yeni yavru kediler istemiyorum.
*Bahçeden elma koparmayı istiyorum evet.
*Yorgun görünüyorsun, biraz uzan istersen.
*Hitchcock’un The Lady Vanishes’inden sonra izlediğim ikinci trende geçen film Silver Streak. Aksiyonun hakkını veriyor.
*The Mirrors saçmalamış.
*Bütün gün yaralarımla uğraşmaktan günü yaşadığımı fark etmedim. Sonrada gittim yattım.

24 Eylül 2010 Cuma
*Güne duş alarak başlamak kesinlikle taze bir gün etkisi yaratıyor.
*Artık saçlarım uzasın istiyorum! (Uzuyor şimdi toplanabilecek kadar uzun, yani toplandığında biraz at kuyruğum oluyor.)
*Gördüğümde sevineceğim hiçbir şeye sahip olmama durumu. (Hatırlamıyorum.)
*Eski msn sesini hatırlayan var mı aranızda? (Adobe Premiere dersleri izlerken eski msn sesini duydum videoda. Çok hoşuma gitti.)
*Evet, ben aldığı kararları uygulayamayan bir insanım, çünkü Allah’ın belası hümanistliğim en pesimist anlarda bile başıma bela!
*Karınca vakası. (Gecenin bir yarısı bilgisayarımın etrafında karıncaların dolaştığını gören kardeşim biraz daha dikkatli bakınca bilgisayarımın yanında karınca yuvası olduğunu fark etti. Böylece gecenin bir vakti temizlik yaptım baya. Bilgisayarın ve televizyonun altına yumurtalarını bırakmışlar bildiğin.)
*Geceyi arkadaşlarla konuşarak geçirmek kadar insanı mutlu eden bir şey yok.
*Yatağa yatmışken aklıma Hakan Peker’in Bir Efsane şarkısının gelmiş olması. (Bir efsaneydi senle beraber olmak gibi bir şeydi bugün bulup paylaşacağım.)
*Gecenin 3 ünde uyanıp yemek yemek isteği.

25 Eylül 2010 Cumartesi
*Sabah erken uyanıyorum artık. Alışmam gerekiyor ilaç içerken erken uyanmaya.
*Annemle sabah sabah kavga ettim. (Eteğim kısaymışmış, ten rengi çorapla giyilmezmişmiş, ben o eteği çorapsız bile giyip çıktım evden. Şu halam eve gelince değişme huylarından vazgeçmeli insanlar)
*Sevgili’yle konuşmak.
*Ütüyü de bitirdim, bu bana yarın çıkış bileti almaya yardım eder.
*Ben bir ruhum bedeninden koparılmış!

26 Eylül 2010 Pazar
*Gecesi gündüzüne karışmış duygularımın…
*Sabah 9’da hem de dün akşam ilaç içip uyumuş bir şekilde yataktan iki ayak üstüne kalkma çabaları. (İki ayak üstünde pek mümkün değilmiş kalkmak.)
*Hayalimdeki kadının gerçekten gelmiş olduğunu düşündüm. Garip geliyor biliyorum ama rüyamda gördüğüm kadını gördüm sandım.
*El ele tutuşmuş çarşaflı kızla takkeli çocuk! (Garipsedim doğrusu.)
*Bi milyon harika bir şey ya!
*Sabah sabah bilekliğim kemerimin halkalarına takıldı, çıkarmak için baya uğraştım. (Halkalardan oluşan bir çok şeyi üzerinde taşıyınca ister istemez çatışma yaşanıyor.)
*Cansu ve arkadaşları ve Dilara’yla buluşma
*Uç uç böceği rezaleti.( Rezalet evet çünkü Barcelona benim uğurböceği pastamın içini değiştirmiş. Eskiden parça çikolatalar ve fıstık olan pasta artık krokan ve fındık parçacıklı. Hiç beğenmedim. Bundan sonra Maltepe’de yerim.)
*Çocukken halamların evinde bir kitap okumuştum, adını sonradan hatırlayamadım ama kitabın başlangıcını hatırladığım bir kitaptı. Öyle bir şey ki 20 sayfa okumuştum ama beni etkilemişti. Taksim’deki sahaf festivalinde kitabı gördüm ama almadım. Ama adını bulmuş oldum. (İblis – Damon. Şimdi yazarını yazamayacağım ama dehşet etkilemişti çocuk yaşımda beni ve sonrasını merak ederek büyüdüm diyebilirim.)
*İstanbul Modern’i özlemişim. (Kesinlikle bu sene sık sık İstanbul Modern’e gideceğim.)
*Vapurda denize karşı oturarak geri dönüş.
*…(hoşça kal…)

27 Eylül 2010 Pazartesi
*Bugün okulun ilk günü, iki haftadır açılsın diye sabırsızlandım, çünkü yoruldum tatilde olmaktan.
*Sabahları bütün sokaklar benim. (Sabah o kadar erken çıkıyorum ki etrafta pek insan olmuyor.)
*Ölümü bırakamadığım için yaşayamıyor, sinemayı bırakamadığım için ölemiyorum.
*Aşık olduğunu söylemek ne kadar kaba ve gereksiz görünüyor. (insanlar aşık olmasalar bile aşık olduklarından bahsediyorlar böyle olunca gerçek aşkın ne değeri kalıyor. Değersizleştiriyor insanoğlu yaşayabileceği en güzel duyguyu.)
*Okul yolu uzun, yalnızca müzik dinleyerek geçmez, düşünmeli insan.
*Yanıma bolca parfüm sıkarak oturmuş beyefendiye: Ben bu kokuya aşık değilim demek istemek. (Aslında bu çıkışım artık aynı şehirde olmadığımız için bir yerlerden kokusu burnuma gelemeyen sevgilim için.)
*Korkak tavuk cesur olmaya kalkışırsa öğreneceği cevabı duymamak için gözlerini kapatır. (Hihihi)
*Eve geldim neler yaptım hatırlamıyorum bile. Film açmıştım, ilaç uykumu getirdi gidip yattım ertesi sabah uyandım.

28 Eylül 2010 Salı
*Hala ders konusunda neden konuşmak istiyorlar. (Ben sıkıldım.)
*Çekim gününü altın günlerine benzetmek. (Ben yapmadım bu benzetmeyi lütfen.)
*İki gündür E-5’teki billboard da yazan rotamız sözcüğü gidiş geliş olarak düşünün 4 kerede potamız diye okudum.
*Bugün yeterince konuşkandım, sizce de öyle değil mi? Benimle bu kadar uzun süre konuşan yoktur okulda. Bu bir ilk evet bu bir ilk.
*Sonunda iki gündür ortalıkta sürünen filmi izleyebildim. Kendisinden özür diliyorum.
*Aklıma takıldı mı takılıyor: Neydi bu çocuğun adı? (Hala daha şu sinir olduğum çocuğun adını hatırlayamadığımı yazarken hatırlayıverdim. Mucizeler işte böyle küçük şeyler.)
*Yatağa uzandım ve hiçbir şey düşünmedim, gözlerim yaşardı, düşünmedim, düşünmek istedim ama düşünmedim, gözyaşı yastığıma damladığında hiçliğin içinde ağlıyordum.

29 Eylül 2010 Çarşamba
*Sabah seçmeli dersim vardı, ilk haftadan ders olmaz diye gitmedim. Öğleden sonra okula gideceğim diye.
*İnsanlara yardım etmeyi sevmek başımıza iş açabilir mi? (Adamın birine otobüste telefonumu verdim kendi hattını taksın diye çok acil bir konuşma yapması lazımmış, verdim ama tedirgin oldum aslında.)
*Bu dünyada bazı insanlar mükemmel vücut ve estetik anlayışına sahip oluyorlar. (Otobüsteki bey gibi. O nasıl bir giyim mükemmeliyetidir hayran kaldım.)
*İnsanların güpegündüz bu cesaretlerine hayranım. (İşlek bir cadde üzerinde, güpegündüz sokakta yürürken elle taciz edildim. Ve telefonla polisi ararmış gibi yaptım POLİS mi dediğim anda çoktan koşarak köprüyü geçmişti. )
*Okul gittiğimde dersin 10 da yapılmış olduğunu öğrenmek. (Geldiğimde çoktan dersin yapılmış olduğunu öğrenmek de tuzu biberi oldu. Nefret ettiğim geldiğime okula.)
*Boş boş gelmemek için 1.30 dan 2.30 a kadar hocayı bekledikten sonra gelmeyeceğine kanaat getirip eve dönmek.
*Bunlar da liseli mi? Yoksa teşhirci mi? (Artık yeni nesil liseye okumak için değil teşhircilik yapmak için gidiyorlar.)
*Alican’ın biz ikimiz grup olalım telefonu etmesi. (yüzyüze söylemesini tercih ederdim.)
*Flashdance filminin içimde dans etme ve 80 lerde yaşama isteği uyandırması.
*Dead Man’i izledim.
*İçimde saçma bir heyecan var.
*Gecenin bir yarısı dışarıda yağmur başlamış, camlara vuruyor damlalar, içimde çocuksu heyecanım büyüyor, yağmurlu günler geldi, gökyüzü ağlıyor…

30 Eylül 2010 Perşembe
*Sabah erken kalkarsan, 1 de çıkacağın zaman yerinde duramaz olursun.
*Ece’yle buluşmadan önce: NT adlı kırtasiyeye bir daha gitmeme kararı aldım. (Her ne kadar yaptığımı aptalca bulsa da Mustafa ben sırada önüme geçen insanlar kadar saçma davrandıklarını düşünüyorum kasiyerlerin. )
*Ece’yle buluştuktan sonra: Çok şirin ve ucuz bir yer bulduk. Üstelik harika Donut yapıyor. (Allahım üzeri çilekli donut müthiş bir şey ya :D kesinlikle tekrar gitmeli tekrar yemeliyiz)
*Bugün ne çok sırrımı ortaya dökmüşüm hayret. (Evet Ece’yle sır günü yapmış gibiyiz.)
*Bugün Ece’nin benim nereden arkadaşım olduğunu unuttum. Çok uzun süredir tanıyormuşum gibi hissettim bir an.
*Ece’yle ayrıldıktan sonra: Valla yorulmuşum.
*Beetle Juice izlemekteyim.
*İkimizin de sorunu aynı yani. BİLMEK. Bildiğimiz halde yaşıyoruz işte, bilginin yük olduğu zamanlar hakikatin suratımıza en çok çarptığı anlardır.
*Ben günlüğümü yazarken daha önceki yıllarda aldığım melek kanatları astığım kapıdan düştüler. Bu bana siyah elbise ve siyah kanatlarla çektirmek istediğim fotoğraflar olduğunu hatırlattı. Yani bir arkadaşımın çekmesini istediğim fotoğraflar diyelim. Ama kimseye söylemedim aslında bu isteğimi. Neyse siz de duymadınız günü artık bitirmeliyim. (:


Özlemek…

Bu yazdığım son günlük yazısıydı, ilgilendiğiniz ve okumak için zaman ayırdığınız için teşekkürler. Daha öncede söylediğim gibi artık gün içinde düşündüğüm ve ya benim için özel olan bazı şeyleri günübirlik paylaşacağım.

Herkese Mutlu Dünyalar..

25 Eylül 2010 Cumartesi

Küçük Şeyler

Kızdığımdan değil
Ya da üzüldüğümden
Ama küçük olaylar
Büyük sorunlar yaratabilirler.
İnsanlar ayrılacağımızı düşünerek mi davranıyorlar bilmek istiyorum.
Tabi ki her ilişki bitebilir.
Ama ilişkiye nasıl olsa bitecek diyerek başlayamazsın. Nereye kadar giderse gider
dersin belki ama bu bitecek dersen en başında, hiç başlamasın insanlar...


Ben hayatın küçük şeylerden oluşmuş büyük bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu görüşe katılmayacak var mı, küçük parçalardan bütün oluşturulmaz mı?

İşte o bütüne etki eden küçük şeylerden birisi.
Ben alındım, ben alınganım, ben üzülürüm, ben ufak şeylere sevinirim, bana dünyayı hediye etmene bir kamyon dolusu güzel söz söylemenize gerek yok. O küçük şeylere de kızarım. Küçücük bir kıldan dağ deviririm, ufacık yanlışımdan pişmanlık duyarım, küçük şeylerle sevmeye başlarım. Küçük şeyleri sevmeyenler büyük şeylere dokunamazlar...

Mutlu dünyalar, gene gece gece kendi kendime yordum ruhumu.

21 Eylül 2010 Salı

Melankolik Eylül Üçlemesi 2

Çok mu uzadı bu çeyrek nedir. Gözüm korktu. Bu 10 günde baya iyimişim. Ama gülsem bile insanların yüzüne içten ne kadar az güldüğümü farkettim. Hatta bunu yazarken her harfin üzerinde o kadar çocukça duruyorum ki. Keyifli okumalar.

11 Eylül 2010 Cumartesi
*Cansu’nun doğum gününü kutlamak için (geçmiş doğum gününü ) kardeşimi ve onu Maltepe’de uğur böcüüü pasta yapan bir pastahaneye götürdüm. İki tane uğur böcüü kalmıştı .İkisi de çok beğendi. (Tabi uğur böcüü dışında bir şey yemek istemediğimden kardeşiminkinden yedim azıcık hihihi.)
*Bütün gün Maltepe’deydik. Pasta ve limonatadan sonra sahile Burger’a gittik yemek yemeğe. Yürürken arkamızda iki çocuk ördek sesi çıkarıyorlardı. Ve hani çok rahatsız edici olduklarından bir süre bizimkileri yol kenarına çekip uzaklaştıklarından sonra yürümeye devam ettik. Burger’da otururken kardeşime telefon geldi, ablana baktıkları için ikisini de yakaladık napalım? Hönk!!! (Kardeşimini çalıştığı sistem, kardeşime bile koruma sağlıyor.) Steakhouseburger yemeyi özlemişim vallahi. Tabi hepsini yiyemedim. Neyse biz gayet eğlendik sanırım orada otururken. Tabi Cansu en sonunda kola içerken kardeşim onu güldürdüğü için bütün masayı kola yaptı :D :D (Çok eğlenceli ama XD)
*Bir çift gördüm. İkisi de pembe t-shirt giymişlerdi. Ya birbirlerine kıyafetlerine kadar bağlılar ya da aynı yerde çalışıyorlar. (okul olmadığı için okul forması diyemeyeceğim)
*Burgerdan sonra biraz sahilde dolaşmaya gittik, çingeneler kardeşime çiçek satmaya çalıştılar, ne yazık ki o sıralarda bütün parasına el koymuştum. (İyi ki el koymuşum çünkü kardeşim dayanamaz onların söylediklerine. Kadın arkamızdan beddua etti.)
*Kardeşimin okuldan bir arkadaşı da Maltepe’de oturuyormuş cafede. Onun yanına gittik. Kardeşim onu benim setime yardım etmeye göndereceği için şimdiden tanışmakta fayda var tabi. (Böyle bir iş gücüne ihtiyacım var. )
*Gittiğimiz hiçbir yerde çok uzun süre oturmadık. Niye? Takip ediliyormuşuz. Niye? Çünkü kardeşim bir sistem çalışanıymış kendini ve yanındakileri korumalılarmış bıdı bıdı.
*Sonra dondurma yemeğe gittik. Dondurma yemek güzeldir. (Çilekli dondurmada gerçek çilek tadını duymak tarif edilemez.)
*Ayakkabı ayağımı vurdu. Artık daha fazla yürüyemeyeceğimize ve yorulduğumuza kanaat getirip evimize döndük. Ben şişmiş bir şeyler görmeye dayanamadığım için patlattım, deriyi kestiğimde içeriden bir tane daha şişlik oluşmuş olduğunu gördüm ama canım o kadar yanıyordu ki ona dokunamadım.
*… (Anlamsız değil daha fazla görebilirsiniz bundan)
*Bir ara bardağımdaki limonatadan bile iğrendim ve pencereden aşağı döktüm. Görmek istemedim.
*Tanıdığım ama konuşmadığım insanlarla konuşmaya başladım. Üstelik ilki de gayet korkulacak bir şey olmadığını gösterdi. Haha çok sevimli bir gece oldu bence. Üstelik Uçan Melekler’de iki ya da üç gün aslında birlikte çalışmışız. Kader diye ben buna derim işte.
*Yarın Referandum var, onun için bugün ilaçlarımı içmeye başlamadım. Yarın gidip geldikten sonra içeceğim. Ulaşılamaz olabilirim. (iletişim olarak ulaşılmaz yoksa yıldızlara çıkmıyorum)

12 Eylül 2010 Pazar
*Kaderimizin bilgili ve bilgisiz halkın ellerinde olması beni rahatsız etti sabah sabah. Sinirden dişim ağrıyordu. Oy verirken bile somurtuk somurtuk verdim. (Hatta nüfus cüzdanımı unuttum adam bana verirken de size bırakıyorum diye güldüm alırken.)
*Üstelik yağmur yağıyor, çok severim bilirsiniz. Aklıma yağmur altına çekilmiş birkaç fotoğraf karesi geldi, bunun için giyindim ama makinemin pilleri bitmiş. (Üstelik ben dışarı çıkana kadar yağmurda hızını kesmişti. Sanırım başka bir gün şansımı yeniden deneyeceğim.)
*İlaçlarımı içtim. Bakalım kaç dakika dayanabiliyorum uyumamaya. (25 Dakika dayanabiliyormuşum)
*Günün geri kalanında uyudum. Referandum sonucunu kardeşim yarı uyanık yarı uykuluyken verdi bana. Cevap vermedim kıçımı dönüp uyudum. Bu sonuca anca bu karşılık verilirdi.
*…(Anlamsız olmadığını söylemiştim. Ama anlamını açmak istediğimi de düşünmüyorum.)

13 Eylül 2019 Pazartesi
*Valla çok uykuluyum.
*Wilbur Wants To Kill Himself’i izledim. İzlemelisiniz ki özellikle etrafında bir sürü intihar eden insanların olan kişilerin izlemesi daha mantıklı ya da sürekli intihar düşünenlerin. Çünkü intihar ederek çevrelerindeki insanları da zehirliyorlar.
*Clive Barker’ın Kan Kitapları serisini çok severim. Ama o kısa hikayelerin filmlerinin bir tanesi bile hikayenin hakkını veremedi şimdiye kadar. The Midnight Meat Train’de bunlardan biri.
*The Forgotten, içinde Gary Sinise olmasa ikinci kez izleyeceğim bir film değildi.
*Çok uyuşuğum.

14 Eylül 2010 Salı
*Daha az yorgun hissediyorum.
* İki film izledim. The Fall biraz bana dokunmak üzereydi sanırım ama olmadı.
*Erken yattım ve Cuma kesin dişçiye gideceğim.

15 Eylül 2010 Çarşamba
*Gecenin 3-4’ünde uyandım sağa döndüğümde büyük bir karanlık nesne gördüm. Dead Silence filmi yüzünden artık ne görürsem göreyim çığlık atmayacağım için çığlık kısmını geçtim. Ona baktım. Sonra güldüm benim kocaman büyük ayıcığımmış. Burnundan tutarak aşağı attım zavallıyı. Ama korkuttu beni.
*Sabahın köründe kalkıp okula gitmeyi özlemişim.
*Evden çıkarken bir baktım, merdivenlerde kocaman bir ölü kelebek. (Günümün en üzücü olayı. Kedi kaç haftadır o kelebeğin peşindeydi. Çok büyük kahverengi benekli bir kelebekti. Sonunda öldürmüş.)
*Yaralı ayağımın itinayla üzerine basan adamı tebrik ediyorum.
*Kabataş’a gidiyorum. Giderken oturacak yer bulamadım, ayakta denizi seyrederken iki kez dalgalar tarafından ıslatıldım. (Muhtemelen herkes gülmüştür ama ben durduğum yerde durmaya devam ettim.)
*Okula gittim. 15’i ile 24’ü arasında harç yatırma işlemlerinin olduğu yazıyor akademik takvimde. Ama 20 sine kadar 1.sınıflar sonra diğer sınıflar yatırıyorlarmış. Tabi bunu bir dolu dolaştıktan sonra öğrendik. Üstelik okulda hangi akla hizmetse artık iş bankası standını kurmayacakmış bankaya gidip yatıracakmışız.
*Cansu Damla ne zaman gelecek bilmediğim için döndüm durdum diyelim. Kahve Dünyası’na gidecektim ama yalnız başıma gitmek istemediğim için önce Dolmabahçe’ye yürüdüm, sonra Taksim’e yürüdüm. Sonra tekrar Dolmabahçe’ye yürüdüm, o sırada Damla’yı aradım. Allahtan geliyormuş, yakındaymış. Buluştuk. (Tabi tek başıma bu yürüyüşleri ilaçlarımın etkisiyle gayet sarhoş olmuş bir şekilde yaptığım için polislerin dikkatini çektim. Korktum kimlik falan soracaklar, alacaklar falan diye.)
*Yıldız Parkı’ndaki bir yere gittik. Damla nasıl geldiklerini ya da yeri tam olarak hatırlayamadığı için bir ton da orada yürüdük. Sonra Allahtan bir yer bulduk. (Ve sonunda Damla gittikleri yere kadar arabayla gittiklerini hatırladı XD)
*Damla’nın kuzeni geldi, biraz da onunla birlikteydik, oturduk. Hiç birimizde hiçbir şey yapma hali olmadığı bir süre oturduk, sonra da Taksim’e gitmek için otobüse bindik. Ama trafik fenaydı. Çırağan Sarayı’na gelen büyük siyaset adamı kimdi çok merak ettik doğrusu. Ayrıca Taksim’e giriş ve çıkış da feci kalabalıktı.
*Kuzeni bırakıp bir yerde oturduk, adını hatırlamıyorum hiç bakmayın. (Yani yerin adını. Damlanın kuzeninin adını hatırlıyorum XD)
*Mustafa’yla 4 senede okulu bitirmem gerektiğini konuşuyorduk. Ama benim aklıma hoca Bebek filmini izlerken söyledikleri geldi. Büyü artık demişti. Ben düşünüyorum ki Duygu Hoca benim büyüdüğümü görene kadar filmim çok güzel de olsa beni sınıfta bırakacak. (Yani haklı da bırakmakta. Ama göreceğiz artık bırakır mı bırakmaz mı? Bu benim düşüncemdi.)
*Eve dönmek için metroya yürürken, Damla dondurma ısmarladı. Gerçek ÇİLEK TADI var! (Gerçek çilek tadı duyunca deli gibi sevinen ben.)
*Şarap içmek istiyorum. (D. ile Burgaz Ada’ya gidene kadar denemeyeceğim.)
*Okul başlıyor ya, gene telefonda not tutma olayına geri döndüm. (Notların arasında bir not var şu anda bana anlamsız geliyor, KORKUNÇ AY SAVAŞÇISI yazmışım ama neden bilmiyorum.)
*Dönerken canım simit istemişti, metrobüsten indiğimde gittim aldım! Oleyy!!
*Markete uğrayayım demiştim, annemlerle karşılaştım.
*Günün şarkısı kesinlikle We Were Lovers!!
*Baş ağrısından ölüyorum.
*Multitap dinliyordum. "benim adım komik, beğenmezsem başkasını yazarım ona" derken adının komik olduğunu(Valla öyle diyor bak), şarkıyı beğenmezse sevgilisi için yeni bir tane yazabileceğini söylüyor. Bunu bir ara sormuştun. Şimdi onu dinlerken aklıma geldi paylaşayım dedim. Böyle mantıklı oldu çünkü.
*İlaçlarıma direnmeye çalışmak! 55 dakika!

16 Eylül 2010 Perşembe
*Dün akşam ben uyurken kardeşim masasında ders çalışıyordu, sabah uyandığımda gene masada aynı pozisyonda ders çalışıyordu. Etraf karanlık değil, aydınlıktı sadece. Kardeşime söylediğim tek şey: “Ertesi gün oldu değil mi?”
*Bilekliğim kolumdan düşmüş yatağın arkasına. (Almak için bir ton uğraştık sabah sabah.)
*Sabah sabah kahvaltıda hiç kimseyle Evet-Hayır tartışması yapamayacağım. Hatta olmuş bitmiş bir şey için hiçbir şekilde tartışma yapmak istemiyorum. Ayrıca benim üzerime neden bu kadar geliyorlar anlamış değilim.
*Ayrıca kardeşimi de abilerin yanına göndermeyeceğim.
*Sweet November’ı izledim. (Bugün izlediğim ikinci filmdi. Ayrıca şunu belirteyim izlediğim her filmi şunu izledim bunu izledim diye yazmıyorum. Kısaca günlüğümden ne izlemişim ya da kaç tane film izlemişim tespitte bulunmayın.) Bu filmi çocukken izlemiştim. Hala daha birisi filmi söylese filmin sonu canlanıyordu gözümün önünde. İşte bana beğenmediklerini söylediklerinde tekrar izlerim demiştim. Tekrar izledim. Tamam filmi göklere çıkarmaya gerek yok. Keanu Reeves’in o donuk ifadeleri belki aşık bir adamı oynadığını düşündürtmüyor size. (bence farklı bir hayattan yeni bir hayata sıçramış birinin aşkla şaşkına dönmüş ifadesini veriyor) Filmin son zamanları o son 20 dakikalık kısmı seyirciyle duygusal bağ kuruyor. Nelson’ın o hiçbir işe yaramayacak dönüp durmaları, çaresizliği. Özellikle hediye kısmında baloncuklara bayıldım. Çünkü ben de o baloncukların manyağıyım.
*Ve intiharla ilgili bir yazı yazmak farz oldu! Bunu fazlasıyla yapmış ve hala daha içinde yaşatan birisi olarak.
*Wild Wild West… Will Smith kesinlikle favorim!. Ve Selma Hayek’i hala güzel bulamıyorum. Sanırım bende bir sorun var. İtici geliyor bana.
*Erken yat, erken kalkacağım yarın.

17 Eylül 2010 Cuma
*Bugün sabah dişçideydim. Dişim ağrıyor haftalardır sonunda gitmeye karar verdim. Çekmedi. İlaçları kullan şu anda çekemem dedi. Ve ön dişime de dolgu yapacakmış. Sevindim umarım ki çok saçma durmaz zaten çok kötü görünüyor daha kötüsüne dayanamam kanımca. Her neyse pazartesi tekrar gideceğim doktora.
*Yeni filmler indiriyorum ve indirdiğim bütün filmler bitmeden filmleri izlemeye başlamam ben. Bu yüzden Californication’ın 2.sezonunu bitirdim. Hank ve Karen’ın anlaştıklarını görmek beni sevindiriyor, sanırım bu diziyi çok içselleştirmişim.
*İnsan niye sürekli siyah giyindiği halde siyah kolye alır ki yani sonuçta kolyeyi takıp takmadığım bile belli olmayacak üzerimde. (Bu yüzden ilerleyen günlerde daha renkli giyindiğimi söylemem gerek.)
*Hazır bu kadar ucuz bulmuşken Çiğdem’e de bir tane kolye aldım. Ok daha pahalı olsaydı gene alacaktım. Çünkü onun unuttuğu bir şeyleri ben bu kadar kızgın olmama rağmen hatırlayabiliyorum.
*Bu aralar sabırsızım sanırım.
*Erken yattım, yarın sabah Çiğdem’le iş görüşmesine gideceğim.

18 Eylül 2010 Cumartesi
*Sabahın köründe annem beni uyandırmadan uyanmış sonra tekrar uyumuştum. Ve rüyamda (rüya denemeyecek kadar gerilimliydi) tarih yarışmasına katılıyorduk ama bir sürü şey oluyordu. Ve sabah annem beni çağırdığında anneme senin yüzünden yarışmayı kazanamadık dedim.
*İş görüşmelerinin bu kadar kısa sürdüğünü bilmiyordum.
*Bana ehliyet vermezler diye depresyona girmekteyim. (Bunu daha araştırmadım. Yazıyı bitirince araştıracağım.)
*Sabah sabah aklıma takılan bir olay var: Gazetede Kenan Evren’le ilgili suç duyurularının işleme alındığını okudum. Bence göstermelik bir şeyler var ortada. Sonuçta kimse kusura bakmasın ama milyon tane suç duyurusu çıkacaktır ortaya. Hepsinin araştırılması, savcı tarafından incelenmesi falan. Adam o suç dosyası oluşturulana kadar yaşar mı ki?
*Bugün ilacımın yarattığı uykuya 2 saat direndim. Ve yalnızca 3 saat uyudum.
*Bugün saçlarımı çok sevdim.
*Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’i izledim. İzleyecek bir sürü şey var ama bu da çocukluğumuzun klasiklerinden olduğu düşünülürse izlenmesi gerekiyor. Ama Barbie’leri attım çöpe vallahi.
*Bugün Dr. Dolittle indirdim ve filmi daha önce çocukken izledim hatırlıyorum yani. Aklıma şey gelmişti, insanlar hayvanların çiftleşmelerini izliyorlar ya bence bu durum etik değil. Yani şimdi insan ırkı hayvan gibi bir şey olsaydı ve bizden üstün bir ırk olsaydı dünyada yaşayan onlar bizi izleselerdi hoşlarına gider miydi? Saçma ama aklıma takıldı işte.

19 Eylül 2010 Pazar
*Uzun zamandır (tam olarak sanırım Mustafa gittiğinden beri) kiraz çiçeği kokulu parfümüme elimi sürmemişim. Bugün kullanayım dedim, kokusuna tekrar hayran kaldım. (Teşekkürler tekrar.)
*Kitap almak için dışarı çıktık. Artık kitapçımı değiştirmeliyim. Çünkü aradığım hiçbir kitabı bulamıyorum. Sanırım artık ben de internetten alacağım kitaplarımı.
*Migros’a kadar gidip kupa aldık. Üzerine logo bastırmak için sade renkli bir şey arıyorduk, kırmızı kırmızı çok şirin kupalarımız oldu.
*Yemek yedik! Akıllanmıyor benim kafam ama bu sondu! Bir daha fast-food yemeyeceğim, tam iki ay! Bakalım ne olacak. Ve buraya yazdığıma göre kesin tutacağım bu sözümü.
*Yeşil elma kokulu aseton. Hala yeşil elma kokulu duş jeli bulamadım.
*İzlemekte olduğum filmde uçurtma uçurmak önemlidir. Herkesin bir kere mutlaka yapması gerekir dedi büyükannesi çocuğa. Şimdi bu durumda kim benimle uçurtma uçurmaya gelecek? (Biri benimle bu zevki paylaşmalı.)
*Bugün Sabah gazetesinin sitesinde bir haber gördüm. Millet olarak ne kadar boş şeylerle uğraştığımızın kanıtıdır bu. Haberde yıllar yıllar önce çekilmiş Fatmagül’ün Suçu Ne? Filminde Fatmagül’ü oynayan Hülya Avşar’a tecavüz sahnesi ile yeni bir yapım olan aynı adlı dizide Fatmagül’ü oynayan Beren Saat’e tecavüz sahnesini kare kare karşılaştırmışlar. Yuh artık diyor ve gidiyorum!
*Hakikaten de Mükemmel(!) Bir Gün!
*Konuşasım geldi/ Konuşasım gitti…
*Tatlı tatlı rüyalar görelim diye/ Karanlığı dolaba kilitle…

20 Eylül 2010 Pazartesi
*Sabahın 6.45’inde harç yatırmak için evden çıktık. Kadıköy’den vapura doğru yürürken meydan müthiş bir kalabalıkla dolu. Neden? Çünkü sis nedeniyle vapurlar çalışmıyor. Doğal olarak otobüse binmek zorunda kaldık. Önce bankaya uğradık. Okulda yatacağını öğrendik. Okula gittik. Muazzam bir sıra oluşmuştu sabah daha 9.
*Bekledik, bekledik ve bekledik. Sistem arızalıymış kimsenin işlemi yapılamadı. Elimize sıra numaramızın yazılı olduğu bir kağıt tutuşturarak bizi şubeye gönderdiler.
*Şubede en arkadakiler ve hatta yolda şubeye yatacağını öğrenmiş olanlar sırada bekleyenlerden önce işlemlerini yaptılar ve buna tepki gösteren bir bey hem güvenlikle hem de şube müdürüyle tartıştı. Ve sonunda elimizdeki sıralara göre bir düzenleme yapıldı.
*Bankada işlemi hallettikten sonra koşa koşa uzaklaştık.
*Ben harcımı yatırırken, arka sıralardaki insanlar bu adamla dalga geçiyorlardı. Her ne kadar onun çıkardığı gürültüye ben de katlanamasam da bir düzen oluşturulması ancak ses yükseltmeyle sağlanabilirdi.
*Birisi bana söyleyebilir mi: Otobüslerde, vapurlarda, metrobüste konuşan kadın kim ya! Gittikçe merakım artıyor.
*Kabataş’tan Beşiktaş’a kadar yürüdük.
*Vapurda portakal suyu keyfi yaptım.
*Eve 10 dakika uğrayıp ders seçme işlemlerini yaptım ve şansıma bir adet seçmeli ders aldım: Fotoğraf okumak.
*Sonra hastaneye gittik. Diş taşı temizliği, diş çektirme ve dolgu. Hepsini bugün yaptırdım işte. Ön dişimdeki leke kısmi olarak gitti. Hepsi temizlenmiyormuş çünkü dişin tamamı lekeliymiş.
*Annemlerin dişçiden çıktıktan sonra hakkımda yaptıkları yorum: Hiç dişi çekilmiş birine benzemiyorsun. Evet tabi. Dişim kanıyor ama umursamıyorum, burnuma kadar uyuşturuldum ama hala konuşmaya devam ediyorum. Çünkü evet daha güzel bir görüntüye sahip oldum. Ve uzun zamandır beni rahatsız eder bir şeyden kısmi olarak kurtuldum. Nasıl dişim çekildiği için ağzımı kapatayım. Ayrıca dişim çekilirken gülüyordum.
*Pazara gittik. Pazardan alışveriş yapmayı seven biri olarak babamın bu ay verdiği son para olan parayı harcadım. Pişman değilim. Cici şeyler aldım. Ama aldığım pantolon bana olmadı!
*Eve geri dönüş. Tam 12 saat sonra.
*Gel pisi pisi, pisi pisi/ Korkak pisi! (Bana bakıp dururken gel pisi deyince kaçan kedi için.)
*Ders seçimlerini tamamladım.
*Pazardan çok şirin uğur böcüklü bileklik aldım. Aklıma Barcelona’daki uğur böcüklü pastalar, sonra da ben o pastayı yemeye çalışırken Mustafa’nın bakışları geldi.
*Tuluğ, gidiyor bu hafta Sakarya’ya. İnan içim elvermiyor artık başka şehirde olmasına. Belki aramızda kan bağı yok ama hep gözümün önünde olmasını isterdim. Umarım kendine dikkat eder.
*Akşam film bile izleyemedim. O kadar yorgunluktan sonra çok uykum geldi. Gözlerim kapanıyordu, gittim yattım.
*Dilimi bu dolguya dokundura dokundura sonunda çıkartacağımdan korkuyorum.
*Tamam GİTTİM.


Ayın son çeyreğinde görüşmek üzere: Mutlu Dünyalar.

10 Eylül 2010 Cuma

Melankolik Eylül Üçlemesi...

Kimseden neden yazdığımla ilgili tek bir kelime bile duymak istemiyorum, bu benim yazdığım son günlük yazısı burada. Bu ay bir seneye yakın bir ayrılığın ilk ayı olduğundan önemli benim için. Benim aptalca yazılarımı okumak zorunda değilsiniz, görmek zorunda değilsiniz, merak etmek zorunda da değilsiniz. Okumak sizin seçiminiz, okumamak gene sizin seçiminiz, aptalca bulmak sizin seçiminiz, gereksiz bulmak gene sizin seçiminiz, yanlış olduğunu düşünmek sizin seçiminiz ve yazmak da benim seçimim.
Depresifim.Patlayabilirim ama lütfen bu sevdiğim birisi olmasın.
Keyifli okumalar.


1 Eylül 2010 Çarşamba
*Yataktan kalkmamayı, yaşamıyor olmayı istediğim günlerden birisine çattım bugün.
*O beni arayana kadar onu arayamam çünkü taşınma işleriyle uğraşıyor.
*Günün ilk filmi, belki de bu konuyu zaten böyle düşündüğüm için hissizlik yaratacak bir film seçtim. Lord of The Flies: Çocukların vahşiliği. (Beni doğruluyor, çocuklar yetişkinlerden çok daha büyük vahşilik barındırıyorlar içlerinde. İyinin ve kötünün ayırdında değiller çoğunlukla. Büyüdükçe ve eğitildikçe gelişecek bir şey tabi ama bir insanın en kötü olduğu zaman çocukluk yılları. Her insan çocukken böceklere eziyet eder ama büyüdüğünde onlardan iğrenmeye başlar gibi bir şey bu bence.)
*Çok fazla düşünmemek için ikinci film olarak da Drag Me To Hell’i izledim ve kesinlikle ama kesinlikle ikinci kez Sam Raimi’den iğrendim. (Kadının ağzına sürekli iğrenç iğrenç şeyler giriyor. İlkinde dişleri düşen yaşlı çingene ona saldırdığında çenesini ağzına aldı bildiğin. Çingenenin cesedi kadının üzerine düştü, içinden çıkan bütün su kadının ağzına girdi. Kadının ağzına sinek girdi, ölen çingenenin hayaletinin kolu bile girdi. En son kadının mezarında çamurların içinde kadının ağzından sıvılar bu kadına giriyordu. Bir kere iki kere tamam da abartı yani bu kadar.)
*İşte sonunda, taşınma işlemi realize ediliyor.
*Saat 22.57 bana gelen mesaja göre şu anda evden çıkmışlar. Uzun zamandır hiç kimseye “özledim!” Demeyen birinden özleyeceğine dair bir mesaj almış olmak onun değiştiğine yeterli bir kanıt sanırım.
*Ağlarım işte ağlarım ağlarım.
*Aklım mı başka yerde, dağınık mıyım neyim Chariots of Fire’da bir süre kim kimdi hepsini karıştırdım.
*Onunla aynı şehirde olmadığım ilk gece, son gece değil tabi yaklaşık bir sene yok olacak, belki aralarda gelecek bilinmez, ama şunu söyleyeyim yalnızca bu ilk gün bahsediyorum bu ayrılıktan, her ne kadar sonraki günlerde aynı derecede yanacak da olsa ayrılık ateşi, sürekli bunu yazarak üzüldüğümü anlatmayacağım.

2 Eylül 2010 Perşembe
*İzmir’e vardıklarına dair mesajla uyanmıştım aslında ama sonra uyuyakaldım.
*Snike Plinssky muhteşem bir karakter, Kurt Russell tadına doyulmaz bir oyuncu.
*Haha Facebook’ta salak salak testler yapıyorum, Pure and Innocent çıktım bir teste ama ne testi olduğunu söylemem.
*İlki 1942 de yapılmış, 1982’de yeniden çevrilmiş Cat People adlı filmi izledim, 1942 yi geçtiğimiz haftalarda izlemiştim zaten. 1982 ile aralarında müthiş farklar var, 42 sanırım daha basit ama daha içten bir filmdi bir kedi kadının aşık olması ama aşık olduğu adamla birlikte olamaması üzerinde duruyordu, 82 gerilime ağırlık vermeye çalışmış, bazı anlarda muvaffak olduğunu itiraf edebilirim, ayrıca kedi kadın olgusunu da inanılmaz seksi kullanıyorlar, ilk filmde çıplaklık yoktu, ama 82 de kedi kadın Irene vücudunu inanılmaz sergiledi. Ayrıca Malcolm Mcdowell kedi adam rolünde de müthiş psikopattı.
*Yemek masasından hızlı hızlı yiyerek erkenden kalkma çalışmaları. (O saçma sapan kavgadan sonra evdekilerle çok çok çok zorunlu kalmadıkça konuşmayı kestim çünkü.)
*Bertolucci’yi anlamaya çalışmak!
*Günü Carpenter’la başlatıp Carpenter’la bitirmek…
*Neden Eylül’ü herkes bu kadar çok seviyormuş?? (Tamam ben sonbahara bayılıyorum bunu inkar edemem ama kimse sonbahar geldi demiyor, herkes Eylül geldi sonunda diyor. Ciddi anlamda bir Eylül sevgisi krizi yaşanıyor bence. Yakında en sevilen ay bile seçilebilir. )

3 Eylül 2010 Cuma
*Bir şans daha vermeden her şeyi yoluna koyduklarını düşünen insanlardan nefret ettiğimi fark ettim? Herkes hata yapar ya da ne bileyim hayatında bazı şeyler yanlış, ters gider ve çuvallar, bu yüzden geleceğinde olmasını istedikleri bazı şeyleri kaybedebilirler ama bu onların hatalarını düzeltemeyecekleri anlamına gelmez.
*Californication, Hank ve Karen’ın var olan ilişkisi bizim ilişkimizin biraz fazlaca abartılmış olan durumu.
*Chariots Of Fire filminde gördüğüm o şapkalardan istiyorum! (Adını bilmiyorum ve hala satılıp satılmadığını ama çok beğenmekteyim. Zaten Fred Astaire’le sevmiştim ama şimdi sürekli gözün önüne gelmesi daha da çok istememe neden oldu)
*Sanırım erkekler de kadınlar da aynı bir konuda: İkisi de kendilerini çok seven birini hayatlarında istemediklerini söyleyip, sonra da o kişi hayatlarından çıkmaya karar verdiğinde onu ne kadar istediğini anlıyorlar. Birini gerçek hayatta gördüm hatta yaşadım, diğeri bir dizi de olsa, aslında var olan bir durumu anlatıyor bence.
*Cemal Hünal, Mimar Sinan’ı oynuyormuş! Gördüm inanamadım, ben o filmi nasıl izlerim şimdi. Çok pis üzüldüm. Ayrıca o adamın iyi oyuncu olduğunu da kamera önüne yakıştığını da düşünmüyorum.

4 Eylül 2010 Cumartesi
*Tamamıyla boşa geçirilmiş gün olarak nitelendiriyorum kendisini. Film izlemek ve oyun oynamak dışında yaptığım başka ne var hiçbir fikrim yok, üstelik düşünsel anlamda da fazlasıyla kıt bir gündeyiz.
*Gündüzü öyle de gecesi biraz daha aydınlık.
*Hank’e bir şey olsaydı bir daha Californication izlemezdim. (Yeni ameliyat olan adamın ameliyat olduğu kısma vurdu polis ve kesinlikle senaristi o adama bir şey olmasına izin verseydi benim için bitmişti dizi.)
*Ayrıca filmlerdeki olaylara aşırı tepki verdiğimi fark ettim. Yani tamam belki kızarsın, sinirlenirsin vs. ama ben abartıyorum galiba.
*Starman’de Jeff Bridges’in uzaylı olduğuna inanmayıp 3 kez kontrol ettim imdb’den filmin yarısına bile gelmeden. Jeff Bridges’miş! Adam ne kadar değişmiş! Ne kadar yakışıklıymış, yapılı bir vücudu varmış. Bir de the big lebowski’deki haline bakın. Arada çok fark var ben inanamadım ama oyunculuk her zaman ki gibi on numara. Uzaylı hallerine bayıldım. Ayrıca bu filmde izlediğim en iyi uzaylı filmlerindendi.
*Sanırım John Carpenter’a göre uzaylılar istedikleri şekle bürünebilen yaratıklar. Bu izlediğim ikinci filmi kendini dönüştürebilen uzaylılarla ilgili.
*Ayrıca uzaylının insansal şeyleri kadına bakarak öğrenmesi çok komik durumlara yol açıyordu. Kadın onları bırakan adama teşekkür etmek için adamı dudaklarından öpüyordu. Uzaylı da aynı şeyi yapıyordu adama. XD
*Tamamıyla barışçıl mesajlar içeren bir uzay mekiği yüzünden dünyaya gelmeye karar veren bir uzaylı bizim barışçıllığımızı(!) daha gelirken öğrenir. 1.Uzay gemisi Amerika tarafından yabancı bir cisim olduğu için vurulur. 2. Uzaylı saklanabileceği bir yer ve beden ararken bir kadının evine girer, kadının ölmüş kocasının şekline bürünür ve bu sırada kadın ona silah çeker. 3. Ölmüş bir karacayı canlandırdığı için dövülür. 4. Uzaylıyı yakalayınca onun üzerinde otopsi yapmak isteyen devlet adamları tarafından kovalanır. 5.Kendisini almaya gelecek uzay aracıyla buluşma noktasına gitmek isterken askerler tarafından üzerlerine ateş açılır. 6.Polislerden kaçmaya çalışırken polisler yanındaki Jenny’i vururlar(Tabi ki de uzaylı dostumuzun duyguları var) (1 ve 3 favorim. Özellikle kendilerinden daha düşük zekalı falan sandıkları bir adamı dövdüklerini düşünürken aslında bu adamın ondan bin kat daha üstün bir uzaylı olması ve yeteneklerini kullanarak onları mahvedebilecek olması. Hadi kendisi yapmadı ama kesinlikle ama kesinlikle barışçıl bulmadığı bu insanların dünyasını yok etmeyi seçebilirlerdi. Aşk sağolsun böyle şeylere izin vermiyor tabi.)
*Yatarken aklıma geldi. Mustafa giderken Toygar’ı da yanında götürdü mü acaba? (haha buna cevap vermeli.)
5 Eylül 2010 Pazar
*Naptık Pazar? Poff Eylül başladığında bu kez günlük yazacağım demiştim. Ama ne yazık ki gene tutmamışım kendi kendime verdiğim sözü. Yani hiç değilse 4 gün tutmuşum ama sonrası yok. Aklıma geldikçe yazarım.
*Tamamıyla depresif gün. 3’te uyanmıştım. Ve hala yataktan kalkmak istediğimi sanmıyorum o saatte bile. Annemin evde bayram temizliği yapmamı milyon kere söylemesi üzerine yatağımdan kalktığımı hatırladım.
*Halı silme işlemlerine başladım. Ama bütün ev için bunu yapmak bir gün de mümkün olmadığı için biraz da yarına kaldı.
*Sean Penn’in oyunculuğunun beni etkilemediğini fark ettim. Tabi 1989’daki oyunculuğundan bahsediyorum, yeni performanslarını izlemedim. İzlediğim zaman fikir bildiririm.
*Kim tavşan sevmez ki ayrıca. Hıh!

6 Eylül 2010 Pazartesi
*Kısmen erken uyandım 12’de falan.
*Salonun halısını sildim.
*Hatta hadi dedim başlamışken hepsini sileyim, odamın halısını da sildim. Toz aldım falan. Kısaca bayram temizliği bitmiştir bir daha bayram temizliği demesin kimse.
*Christine izliyordum ki amcamlara iftara gidiyormuşuz, gittik her ne kadar istemesem de. Çünkü biliyorum ki beni saçma salak sıkıştırmaya yanlış düşündüğümü söylemeye çalışacaklar ama asıl yanlış düşünen ve olaylara yanlış tarafından bakan kendileri farkında değiller ve üstelik eğer her istediğimi söyleyemeyeceksem onlarla siyaset hakkında konuşmanın manası ne. Televizyonda bugüne kadar yancı medya ne söylediyse bana aynı cümlelerle aynı şeyi söylemeleri hiç hoş değil, çünkü kendi düşündükleri bir şeyi değil onlara ne düşünmeleri gerektiği söylendiyse onu söylüyorlar.
*Üstelik vedalaşma zamanı kapının önünde amcam bana neye oy vereceğini iyi düşün diyor. Ben de ona cevap olarak ben düşündüm düşünmeyenler düşünsün diyor ve günü gayet saçma sapan bir gerginlikle bitiriyorum.
*Kaç yıldır hala 48 kilodayım. Tartılarla ilgili bir sorunum olabilir mi?
*Annemin uyumamasının benim gece yaşantıma sorun yaratması. Uyusana yaaa.
*Kediyi yatağıma koydum yanımda uyusun diye, kaçtı. Yarın tekrar deneyeceğim.

7 Eylül 2010 Salı
*Natural Born Killers: Çarpıcı bir film.
*Bugün son kez sahur (: . Sonra Ramazan bayramı hehe. Hoş buna seviniyor muyum bilmiyorum. Çünkü annemler sahur var diye uyanık kalmama laf etmiyorlardı.
*Yeni filmler.
*Last.fm’e üyelik. Bir kere daha almış ama kapatmıştım. Şimdi tekrar açtım ve Alican beni unutana kadar açık kalacak. O beni unuttuğunda tekrar sileceğim muhtemelen. Alican’a karşı bir şey değil yanlış anlamasın kimse, benim müzik zevkimi merak ettiğini söylediği için üye oldum. Ama o benim müzik zevkimi öğrendikten sonra last.fm de kalmamın mantığı yok gibi geliyor bana. Bakalım.
*Kediyi yatağıma koydum ve bu sefer kaçmadı. Canlı bir şey olsun istedim. Sanki O’nunla nefes alıyormuşum, belki bazı hatıraları canlandırmak tek amacım. Hüzünlendim. Mesaj attım. Uyuyakaldım. Kedi gitmedi. Kolumun üzerine yatmıştı. Uyandığımda ayakucumda uyumaya devam ediyordu.

8 Eylül 2010 Çarşamba
*Cem’in arkadaşı Cansu ile alışverişe gittik. Malum bugün arefe. Yeni Sahra’da Optimum’daydık. Sanırım bir gün onlara cesaret verip buz pateni yapmaya götüreceğim.
*Yıllar sonra ilk kez pantolon aldım. Üstelik belime oluyormuş gibi görünüyor şimdilik!
*Sonra Maltepe’ye gelip ayakkabı aldık. Çok şirin bir converse’im var artık. Siyahtan vazgeçtim şimdilik renkliyim.
*Ramazanın son günü gereksiz yorgunluk yarattık kendimize 13.00’ten 18.10’a kadar dışarıdaydık. Ve canım aşırı derecede limonata istiyor. Cansu da limonatasever olunca doğal olarak birbirimizin canının istemesine ve evlere dönerken limonata alarak dönmeye karar verdik.
*Marketten çıkıp eve giderken annemle yolda karşılaştık. Annemle markete geri döndüm. Çok yardımseverim tabi.
*Ayaklarım, bacaklarım, kollarım, hiçbir yerim tutmamakta.
*Çalıştığım filmle ilgili bilgiler Sinema dergisinin bu ayki sayısında gösterim tarihi belli olmayan filmler arasında yer alıyor.
*Yeni film indirmekten başka bir şey yapmadım gece.

9 Eylül 2010 Perşembe
*Uykuyla uyanıklık arasında gördüğüm rüya dolayısıyla sabah korkarak uyandım. Rüyamda ellerimi kesiyordum parmaklarıma avuçların birleştiği kısımlarda ve ikisine de yaptım aynı şeyi. Rüyamda canım acımıyor olsa bile, acıdığını gerçek hayatta hissedip ellerimi birleştirmeye çalışıyordum. Böyle uyandım. Tabi ki de benim ruhsal durumuma tepki veren midem bu kâbus dolayısıyla peşimde.
*Rüyanın anlamı ise aşık olacağımmış. Ki bu rüya biraz geç kalmış olabilir bunu bana söylemede. Yeni bir şey varsa bilemem ama xD
*Bu aralar kabus görmüyorken neden tekrar başladı ki?
*Ev topla. Yemek ye. Yemekten çok şeker yiyerek başladık tabi.
*Bu arada kararlıyım, zayıflayacağım. Tamam, ne var zayıflayacağın diyenlere cevap: Çok fena göbeğim var olmaya başladı ve durumdan rahatsızım.
*Dead Silence filmini izledim. 1. Filmde kayıp göl yanındaki eski tiyatro binasında adam, polisle beraber kuklaların olduğu bölümde ilerlerken yerde Testere’nin kuklasını görebilirsiniz. Ki hatırlatayım bu filmde onun yaratıcılarının filmi.
2.Sonunun saçma bittiğini düşünüyorum, çünkü filmin başından sonuna kadar çığlık atmayan Jamie orada da çığlık atmazdı!!! Tekrar söylüyorum ben olsam filmin başında çığlığımı atar ölürdüm ama oraya kadar dayandıysam sonunda da hayatta çığlık atmam!
3.Ama sonuç bağlaması olarak mükemmel bir ters köşe durumu var kabul ediyorum, ayrıca ben o baba da ölü bir hava görüp, bu adam ölmüş resmen diye düşünmüştüm. Film akıllıca kesinlikle.
*Günün ikinci kabusunu gece olmadan uyuyarak gördüm. Hatırlamıyorum tabi bunu ama korkarak uyandığımı biliyorum.
*Ve gece boyunca etraftaki her türlü ses ve ışıktan aşırı korkarak uyuyamadım.

10 Eylül 2010 Cuma
*5’te telefonumun çaldığını duyarak uyandım. Arayan Mustafa görünüyordu ve o saatte zaten uykulu bir şekilde uyandığım için açmamamın daha mantıklı olacağını düşünüp telefonu yastığımın altına soktum. Öğlen aradığında beni sabaha karşı arayıp aramadığını sordum ve aramadığını söyledi. Telefonumda arayanlara baktım o saatlerde aranmamışım. Rüyamda görmüşüm kısaca.
*Annemle evde yok anneanneme dikkat etmek için her 10 dakikada bir yerimden kalkıp kontrol ediyorum.
*Bugün biraz hareket ettim! Kısaca bu benim hayatımda bir devrim!
*Catwoman kesinlikle olmamış bir film.
*Kediler melankoliden nasıl anlıyorlar?
*Dalından yeni koparılmış armut yeme keyfi.
*Eskiden yapmaktan zevk aldığım şeylerden zevk almadığımı fark ettiğim gün. (Üstelik artık acı vermeye başladı bu tarz şeyler pff)
*Sıkıldım.

Bu aydan sonra günlük tutmak yerine bazı günlerin önemli bir takım düşüncelerini ya da olaylarını paylaşmaya karar verdim. Ayrıca çok uzun oluyor yazdıklarım ve aslında uzadıkça gözden geçirmesi de zor oluyor diye 10 günlük olarak yazıyorum. Ayrıca o kadar depresif hissediyorum ki ekstra parantezler açmak istemedim. 10 gün sonra görüşürüz.

Mutlu Dünyalar…

2 Eylül 2010 Perşembe

Mutlu ve Zamansız Ağustos 2

16 Ağustos 2010 Pazartesi
*Dün gece bitmeyen tarhana sabahın köründe güneş daha henüz ortalığın çok ısınmasına neden olmadan kalkıp, bitirildi tarafımdan. Tabi ellerim yara içinde. (Tırnaklarımın çıkabileceği düşüncesinden nefret ediyor ve korkuyorum)
*Evdeyim.
*Fox adlı kanalı görmek istemiyorum! (Bu ben de o set sonrası ortaya çıktı, ortalıkta Fox’ta dizilerde oynayıp ben oyuncuyum diye geçinen bir iki kız vardı da, eskiden de Fox izlemez ama kızmazdım da bu kadar. Şimdi gördüğüm yerde değiştiriyorum yapabilsem bütün kanalı sileceğim)
*Undying bitti sonunda. Hüsran olarak görebilirim sanırım. Bitmesine üzüldüm, benim için günlerin heyecanlı geçmesine sebep oluyordu. (Ciyak ciyak bağıra bağıra. Tabi kardeşim bundan hoşlanmadı niye çünkü sürekli “Denize gitme diyorum sana öldürüyor o şeyler seni salak mısın sen” konuşmasına maruz kaldığı için sinirlendi. Ama bitti… Erkin’den önce bitirdim :D hehehe )
*Hangi gün düşünmüşüm bilmiyorum aslında: “Bu benim konmak istediğim tek çiçek asla soldurma!” yazmışım. (Benim nergislerim..)
*Mustafalara Çarşamba buluşulacağını ne ben ne de Cansu söylemişiz. Az kalsın her şey iptal oluyordu. (Neyse ki laf arasında söylemiş oldum da halledildi çıkmadan bir kriz)
*Yeni filmler indiriyorum, sevinçliyim. (Ağırlıklı olarak Hitchcock)
*İlk kez sahurdan sonra kustum ve iğrenç hissediyorum kendimi.

17 Ağustos 2010 Salı
*1’de uyandım ve çok kısa sürede evi toplamayı başardığıma inanamıyorum. (15 dakika bizim ev için bir rekordur.)
*Yarın için izin alabilmek adına yapmam gereken işleri tamamlıyorum. (üç kağıtçıyım)
*İş tamamlarken ev kazalarına da davetiye çıkarıyorum. Babamın pantolonunu yakmamak isterken elimi yaktım ve elimi yaktığım halde ütüyü bitirene kadar herhangi bir şey yapma gereği hissetmedim. ( O anı anlatayım hemen. Aklımdan Mustafa ve Sina ikilisi geçiyordu tam o sırada ütüyü pantolona koyacakken pantolona yapışmak üzere olduğunu farkettim ve refleks olarak oradan çekip başka bir yere koymak istedim ama koyduğum yerde elim varmış XD)
*Tabi canım çooooooook yandı. (Ve elimde izi kalacak)
*Ne işim var çocuk olmakla?
*Film izle.
*Kendimi iğrenç hissediyorum. (Sebebini bilmiyorum)
*Dünyanın en ölü saatleri. (Bu gece yapacak bir şeyim olmadığını hissediyorum)
*Gece beni uyutmayan horozu gerçekten kesmek istiyorum. (Yahu yemeğimizi yemişiz 4 falan saat. Yeni uyuyacağım bu zamana kadar ayaktaymışım. Hadi bir kere öttün, 10 kere niye ötüyorsun! Çok akıllısın! Sinir ettin beni ve 11. Kere ötse idi gerçekten seni bulup kesecektim, hangi evin bahçesindeysen dikkat et bence artık! Hıhh!!!)

18 Ağustos 2010 Çarşamba
*Dün sabaha karşı 5’te yatıp bugün 11’de uyandım. Evi topladım, hazırlandım, çıktım. (Seviyorum evden çıkmadan işleri yapmayı. Çünkü kimsenin bana söyleyecek bir sözü kalmıyor o zaman.)
*Cansu’yla buluştuk. Bir takım iskele macerasından sonra en sonunda Karaköy İskelesi’nden bindik. Sonra da Taksim’deydik. Bugün ablamın doğumgünü olduğu için ona hediye falan baktık. (Beşiktaş iskelesinde akbil basıp geçmişken bir arkadaşın geç kalması dolayısıyla oradan binmemeye karar verip Karaköy iskelesine gittik. İlk kez Tünel’deki metroya bindiğimi söylemek istiyorum. Garip. Bu bana İstanbul’u ne kadar sevmediğimi ve bilmek istemediğimi hatırlattı bir zamanlar.)
*Çok ama çok ama çok şirin bir elbise beğendim ama çok ama çok kısa kaldığı için almadım ve içimde kaldı o elbise. Ve tabi o elbiseyi Cansu’ya göstermek için kabinden çıkmak ne kadar doğruymuş bilemedim, yiyecekmiş gibi bakan gözlerin tacizine maruz kalmak. (Ama çok güzeldi, Cansu aldı çünkü ona altına pantolon giyebileceği kadar oldu, çünkü o uzun boylu. Ama ben kısayım ve elbise popomu kapatmasına rağmen birkaç santim daha uzun olmuş olması gerekirdi giyebilmem ve can güvenliğim için. Ama çok da ucuzdu keşke alsaydım of pişmanlık pişmanlık. Ve kesinlikle adamın gözleri o elbiseyi alıp dışarıda giyemeyeceğimi kanıtlıyordu.)
*Akşam yemeğini dışarıda yemek için babamdan telefonda saçma sapan ve şirin şirin izin alma çalışmalarının muvaffakiyetle sonuçlanması.
*Limonlu Bahçe’ye Mustafa’yı almadan gitmek ve onun buna kızması. (Ama ben dedim ki eğer gelmiyorsanız ben onu Odakule’nin önünde beklemek istiyorum, yok efendim olmazmış, bir kerecik de o benim ayağıma gelsinmiş. Ama ben onu orada beklemeyi seviyordum ki. Ama o gelsin evet bu da güzel ama o yüzündeki sinirli ifadeyi görmek beni mutlu etmedi.)
*Cansu, ben, Tuluğ, Mustafa ve Sina buluşması. Tuluğ ve Mustafa’nın ilk kez karşılaşmaları, umarım gerçekten aradaki buzlar erimiştir. Hayatımdaki iki değerli insanın küs, kızgın ya da birbirlerini sevmiyor olmalarına katlanamıyorum.
*Mustafa’nın yanımızdan ayrılmasını fırsat bilip gideceği için ne kadar üzgün olduğumu Tuluğ’a anlatırken gözlerimin dolması durumu. (Fırsat buldukça gizli gizli ağlayan aşık rolünde biçilmiş kaftan :D Duyurulur o kadar sinemacı arkadaşım var biri bana bir rol versin artık aaaa!)
*Sina’nın yeni makinesi. Sanırım bugün ondan çok benim elimdeydi. (Bundan rahatsız oldu kanımca.)
*Mustafa’nın telefonunu açmama acaba kızdı mı bilmiyorum ama babasıyla konuştum. Çok eğlenceliydi o anlar. Tabi heyecandan nasılsınız falan tarzı klasik soruları sormayı unutmuşum evde farkettim. (Haha telefonda konuşabiliyor ama yüz yüze konuşmak konusunda pek de iyi şeyler düşünmüyor. O zaman eğlenceli bulduğum konuşma daha sonra bir daha karşılaşmak istemediğim bir şeye döneşebiliyor.)
*Akşam Cansu’nun anne-babasının eve götüreceği rahatlığıyla 9.30 a kadar dışarıdaydık. Bu sanırım bir takım şeylerin kırılması konusunda bir adımdır. (Yalnız benim için değil, ne de olsa ben sinema işi yaparak bununla ilgili kırılması gerekenleri kırmaktayım. Cansu adına kırılmış zincirlerden bahsediyorum.)
*Her ne kadar eve geri döndüğümde izin kotamın dolduğu söylenmiş olsa da buna kim inanır? (hihihi tabi ki de izin alabildim daha sonra da XD)
*Aldığım hediye beğenildi evet, zaten beğenmeyen olursa döveceğimi söylediğim için beğenmeyen bile beğenmediğini söylememiştir hehehe.
*Cansu’nun anne-babasının beni şirin bulmasından hoşlandığımı itiraf etmeliyim. Çok seviniyorum buna.
*Yorgunum ama uyumak istemiyorum, düşünmeliyim. (Şu anda ne düşünmek istediğimi hatırlamıyorum.)
*Ayrıca bir hediye almalıyım ama henüz bulamadım o doğru hediyeyi. (Bunu yazarken günü zaten çoktan geçirmiş olduğum için ertesi günlerde aklıma bir şeyler geldi. Bu arada hediyenin de bir kısmını zaten bugün o adamdan aldığımız Mustafa’nın beğeneceği bir kutuyla başlatmış oldum.)
*Feel Inside. (For What? Don’t Remember…)
*Bu arada her buluştuğumuzda yada msnde konuştuğumuzda farkettiğimiz şey: Cansu’yla birbirimize benziyoruz. ( Şimdi benzediğimiz kısımları yazamayacağım ama ikimizi de tanıyanlar benzerlikleri bilebilirler. )
*Toparlanmalıyım. Toparlanmalıyım.
*Uykum var, entel ineğim yanımda ama hala uyuyamıyorum… (Entel İneğime rağmen uyuyamıyor olmak mı, bugüne kadar hiç olmamıştı!)

19 Ağustos 2010 Perşembe
*Indiana Jones serisini bitirmeye karar verdim bugün. (Bütün gün Indiana Jones izlemek insanın başını döndürüyormuş bunu farkettim.)
*Başka şeylerle de uğraşmam gerektiğini düşündüğüm için bir takım aralar verdim.
*Ve Facebook’tan nefret etmeye başladım.
*Ve karnımda uçuşan kelebekler beni çok rahatsız ediyor, çünkü çok hızlı kanat çırpıyorlar. Sanırım bir gün bütün kelebeklerimi öldüreceğim. (Yapmak istiyor muyum bugün, hayır sanmıyorum)
*Gelir diye beklemiştim halbuki o uyumayı ve haber vermemeyi tercih etmiş… (aha bunun için ona kırıldım ama onun bundan haberi yok, şimdi bana gelirim diye söz vermedi ok, ama ben uyumadan önce 5 dakika bile olsa geleceğini umduğum için bekledim onu, ama o gelmedi ve sonraki gün yazdığı üzere kitap okuduğu kanepesinden hiç kalkmadan uyumaya karar vermiş. Yani uyuyakalmış değil, orada bilerek uyumuş, bu durumda ben uyuyorum diyebilirdi ama demedi ve muhtemelen bunu gördüğünde bana Tuğba (ki yalnızca bana sinir olduğunda Tuğba dediğini fark ediyorum) ben sana her zaman her şeyi haber vermek zorunda değilim diyecek. Ben de ona ama ben seni bekliyordum diyeceğim. Ama ben sana söz vermedim diyecek. Ben de ama gelmeyeceğim ve kitap okuduktan sonra uyuyacağım da demediğini söyleyeceğim. Benim fazla kırılgan onunsa o gün duyarsız olduğu sonucu çıkacak buradan yalnızca. Hihihi yani aslında bu konuşmayı yapmamıza da gerek yokmuş :D tahmin edilebilir replikler .D)

20 Ağustos 2010 Cuma
*2 de uyandım, şok oldum, neden bu saatte uyandım ki?
*Günün geri kalanında oturup film izledim.
*Ne zamandır Fred Astaire filmi izlemiyormuşum. ( Seviyorum onun dans edişini ayak hareketlerindeki yumuşaklığı, uçarcasına dans edişini, bir bayana nasıl ince davranılır’ı bilişini falan. Yüzünde hep sıcak bir ifade var.)
*Çok yakın bir arkadaşla kafa karıştırıcı konuşmalar. Anlayamıyorum.
*Paranoya alarmı.
*O eski hallerine geri dönmüş, umursamaz ve ilgilenmeyen o eski hallerine. Üzülmeli miyim? (silmeyeceğim, bugün bana bunu hissettirmişsin, kırılmışım sana. )

21 Ağustos 2010 Cumartesi
*Onlar, havuzdalar biz evdeyiz. (Havuz güzelleri part 2 :D)
*Cansu’nun babamdan izin alışı. (Görülmeye değer bir sahne. Telefonu babama pencereden uzattım, bahçedeydi. Cansu’yla konuşurken yüzündeki ifade çok komik, yumuşak bir ifade, genelde onda olmayan bir şey. Her neyse Cansu ailesiyle birlikte adaya gideceğimizi ve yemek vakti döneceğimizi söylemiş, o da izin verdi. Adaya gidiyoruz yani!!!)
*Film izlemekle geçen bir gün.
*Ve tabi sonunda Sait Faik’in kitabını bitirdim adalara gitmeden önce. (Adalara gitmeden önce yapılacak en güzel şey bir ada aşığının romanını okumaktır.)
*Tabi biraz da ilaç içmemenin verdiği iç huzursuzluğu diyelim. (Normal davranamadığım bir gece diyelim bu gece için. Bir an önce eve gelmelerini istiyorum, ama onlar bir türlü eve dönmüyorlar. Merak ediyorum, merakımı engelliyorum. Açıkça bu gece dışarıda olmalarını istemiyormuşum. Ama beni neyin bu kadar huzursuz ettiğini bilmiyorum gerçekten.)
*Boş yere sataşıyorum sana biliyorum.
*Yarın yapacağım makyaj için acaba böyle bir makyaj yapabilir miyim araştırması yapmak. (Evet aklıma yapabileceğim bir makyaj geldi, pembe far, siyah rimel ve kırmızı ama kıpkırmızı ruj şimdi bunun yapılıp yapılmayacağı konusunda kararsız kaldığım için oturdum araştırdım. Ve araştırmalarım sonucu çok hoş durduğunu gördüm ve kesinlikle öyle yapmaya karar verdim.)
*Yarın erken kalkacaksınız, insan bir erken gelir evine. Çok pis sitem ederim. (Biz de öyle…)

23 Ağustos 2010 Pazartesi
*Bugün Mustafa’nın ailesi geldi gelirken ona bir de sürpriz olarak kuzenini getirmişler. Üstelik bugün onların evlilik yıldönümüymüş. (Niye yazıyorum bir daha hatırlamam gerekeceğini düşünüyorum bir gün, unutmamak lazım, aslında bunu şimdi yazdığım zaman ki parantez içlerini hep yayınladığım gün yazıyorum hatırlamak istemem ya da kutlamam her neyse yazmış olmamın tek nedeni bu evliliğin bana bir şey kazandırmış olması. Hihihi :)
*Venedik Taciri’ni izledim. Bir anlaşma yaparken nelere dikkat etmek gerektiğini bir kez daha anladım. Müthiş Shakespeare! (Kan akıtmadan adamdan 1 kilo et kesmek kalbine yakın bir yerden. Hadi bakalım yapabiliyorsan yap!!!)
*West Side Story: Her müzikal mutlu sonla bitmezmiş. Sweeney Todd’u biliyorum, Chicago’yu biliyorum,Dancing in the Dark’ı biliyorum, artık West Side Story’i de biliyorum. Ağla ağla.
*The Melancholy of Haruhi-chan Suzumiya’yı izledim ve bitirdim. Kyon’u çok özlemişim.
*Yeni filmler indiriyordum, internetim gitti.
*Doğal olarak dünü bugünü yazıyorum ben de XD

24 Ağustos 2010 Salı
*Evdeyim, acıktım, susadım, midem bulanıyor.
*Hitchcock filmleri izleyerek zamanı dolduruyorum. Ve üstelik Hitchcock’un sürekli aynı tarzda filmler çekmiş olmasına sinirlenmeye başladım. (Hitchcock’un sevmediğim filmleri ki bu başka bir yönetmen için de geçerli olabilir, yanlış anlaşılma sonucu başka biri sanılan insanların başlarından geçen maceralara sinir oluyorum, izlemeye katlanamıyorum, o yüzden bugün izlediğim Hitchcock filmleri de onlardan olduğu için Hitchcock’a dayanamadım.)
*Sonunda dayanamadım ve uyudum. İki kere uykudan uyandırıldım 2 saatlik süre içerisinde. Birinde çamaşırları toplamam için diğerinde de yemek vakti yaklaştığı için uyandırmış beni. Ve üstelik uyandırmak istemesi hiç de hoş değildi, hep uyuyorsun zaten tarzı cümlelerle. (Keyfimden uyumuyorum, midem kötü, oruç tutmak bunu daha da kötüleştiriyor ve dayanamıyorum, eğer uykuya dalabilirsem şanslıyım, ağrıdığını hissetmek zorunda değilim çünkü. Ama bunu anlamayacak kadar sığ kafalı olmalarını anlamıyorum.)
*Durup dinlenmek istiyorum. (Mustafa gidene kadar bekliyorum sadece. Sanırım o İzmir’e yerleştiği sırada ben de durup dinleneceğim.)

25 Ağustos 2010 Çarşamba
*Bugün Mustafa’nın yanına gideceğiz ki bu o iş yerindeyken yemeğe gittiğimiz son gün olacak çünkü Cuma günü işten ayrılıyor. (Uykum vardı, neden mi? SBY yüzünden! 4.30 da yatmışım zaten, sabah 8.55’e kurmuşum saatimi, ve o arada deliksiz uyumak istiyorum. Ama saat 5.51 de telefonum çaldı, sandım ki alarm çalıyor, sonra sustu dedim msj herhalde bakmadan yattım. Tekrar çaldı. Bu kez baktım! Bakmadan önce eğer Turkcell’se hattımı değiştireceğimi söyleyerek açtım: SBY çıktı! Ona verdiğim Notre Dame de Paris dvdsinde Dechire şarkısının olmadığını yazmış ilk msjda. İkincisi ise günaydın. Gülsem mi ağlasam mı o saatte. Bu konuyu sonra konuşmak üzere yattım. Ama işte uykumun bölünmesi beni uykusunu alamamış yaptı ve Mustafa’yla geçirdiğimiz son öğle arası olduğu için zaten olmayan moralim uykuyla birleşince böyle oldu...Sürekli kafam düştü)
*Cansu’yu evinin oradan alıp birlikte Taksim’e gittik. (Bir sabah babasının evde olmamasının işleri ne kadar karmaşık hale getirdiğini fark ettik.)
*Otobüste dizimi ön koltuğa yalnızca yaslamıştım ve yara oldu. (Sürtünmedi bile yalnızca oraya yaslamıştım. Buradan çok hassas bir cildim olduğu sonucu çıkıyormuş.)
*Yemekten sonra, Mustafa’yı bıraktıktan sonra (istemeye istemeye) ailesini ziyarete gitmek için lokum aldık. (ki bugün bir daha lokum duymak istemiyorken defalarca lokum duydum, ayrıca bunu yazarken canım hala lokum istiyor. Hatta ikinci kez parantez içi yazarken hala istiyor.)
*Bu konuda kendisine bir daha konuşmayacağımı söylemiş olsam da bu yazamayacağım anlamına gelmiyor, dilerse okumayabilir. Hoş karşılanmadım ve hoş bulmadım. Tamam, ben gayet saçma salak sırf kesin hayır gitmeyin der diye sormuştum gidin dedi, hadi demişken gidelim bari görelim kimlermiş diye gittik. Herhangi bir art niyetim yok yani(Sabri’nin dediği gibi Mustafa benden ayrılmaz ailesiyle tanışırsam, onları yanıma almış olurum gibi bir düşüncem hiç olmadı) Evi toplanıyor görmek, gidişinin bu kadar yakın olduğunu bilmek beni üzdü. Ve ben üzülünce ne yaparım? KONUŞMAM! Ama babası bana konuşma özürlü müsün dedi. Ben kimseden böyle bir söz duyduğumu sanmıyorum bugüne kadar. O günden çok daha az konuştuğum günlere şahit bir sürü arkadaşım var hiç kimse bana böyle bir şey söylemedi bugüne kadar. Tek kelime söylemedim bu söze, ama Mustafa beni azıcık olsun tanıyorsa, babası değil de başka birisi olsa idi karşımdaki alacağı cevaplardan pek memnun olmazdı. Ayrıca bana sorulmayan bir soruya yada bana yöneltilmemiş şeylere cevap vermek gibi bir alışkanlığım yok, onlar Cansu ile konuştular ve Cansu cevap verdi bana ise yalnızca sen niye konuşmuyorsun cümleleri sarfedildi. Kısaca gerçekten çok sinirliyim ve bugüne kadar sevgilime yaptığım haksızlığın boyutunu anlamış bulunmaktayım. Şimdi ben onlarla tesadüfen de olsa karşılaşmak ister miyim? Küçük şeylerden büyük öfkeler çıkartan ve öfkemi kusmadıkça rahatlamayan bir insan olarak bence hiç karşılaşmasak daha iyi. He bunu söylerken kendi ailemi yücelttim mi hayır Mustafa istemez ise asla ama asla bir daha ailemle karşılaşmak zorunda değildir. Onu hiçbir şeye zorunlu tutmadım. Ama aileler konusunda artık çok daha fazla hassasım ve konusunun ya da sıfatların bile uzun süre aramızdan geçmesini istediğimi sanmıyorum.
*Evin önünden taksiye bindiğimizde takside Cansu’da ben de gayet sinirli bir şekilde olanı biteni tartışırken taksici bile bize güldü.
*Eve geldim, o sıfırın altında seyreden moralimle Mustafa’yı aradım.
*Hitchcock izlemeye çalışırken daha fazla dayanamayıp uyudum.
*Akşam gene Hitchcock…

26 Ağustos 2010 Perşembe
*Beni çoğunlukla onu düşündüğüm zamanlarda arıyor olması çok garip bir tesadüf. (Ne zaman telefonu elime alıp acaba aradı da ben mi duymadım diye ekrana baksam arıyor:D)
*Bugün Hitchcock yok, onun için farklı türlere yöneldim. Three…Extremes (Fruit Chan- cenin yiyerek güzelleşmeye çalışan bir kadının hikayesini, Takeshi Miike-kız kardeşini kıskanıp bir sandığa kapatan ve yakan balerin bir kızın hikayesini, Chan-Wook Park ise bir yönetmeni ve karısını kaçıran bir figüranın hikayesini anlatıyordu. İlginç bulan oldu mu? Bir de filmi izledikten sonra düşünün ilginçliği! Muhteşem bir şey!!! O kadının kendi karnındaki bebeği yiyeceğini tahmin etmiştim )
*Stardust: Aşka bak ya, aşkımdan parlamak istiyorum ben de (:

27 Ağustos 2010 Cuma
*Wizard of Gore’u izledim, beklediğimden daha az kanlıydı aslında. Daha az anlamlı falan. Zaten gore sinemasının ne kadar anlamlı olmasını bekleyebilirsin ki diyebiliriz ama gene de sevmedim.
*Aslında bugün Kantoku Banzai! Yi de izlemenin dışında yapmış olduğum bir şey hatırlamıyorum.
*Beğendiğim ve param olduğunda ilk iş gidip alacağım ayakkabıya gidip ablamın alması nasıl bir şeydir ya? (ayrıca onun bana benzemeye çalışması nasıl bir şeydir aslında. Birkaç hafta önce saçını benimki gibi kestirmişti falan.)
*Tabi bir de bejeweled blitz’e yeniden sarmış olmak dışında.
*Gece de They Live’ı izlemiştim. Adam ölürken bakışları bana ben ölüyorum ama dünyayı kurtardım ne güzel hissederek ölüyorum hissini verdi. Öldü adam ya. Uzaylı paranoyası yeniden başladı.

28 Ağustos 2010 Cumartesi
*O’nunlayım! Birlikte baş başa geçirebileceğimiz son günümüz gitmeden önce. Sabah evden çıktığımda bunun ağırlığıyla midem çok kötüydü, sonra düzeldi biraz. Sina’nın evindeydik. Çünkü her ne kadar ailesinin evde olmayacağını söylemiş olsa da ben o evi toplanmış görmeye dayanamayacağımı biliyordum. Sanırım fazla güldüğümüz (ki gülünmeyecek anlarda güldüğüm için insanların bazı şeylere konsantre olamadığı gerçeği var :D) birlikte olmanın tadını çıkarttığımız şansımızı zorladığımız (Parantez içinde kocaman gülücük) günlerden biriydi ve umarım ki sonuncusu değildir. Çünkü her seferinde fark ettiğim şey; hala onunla birlikte olmaktan mutlu oluyorum.
*Sonunda AKP’nin EVET broşürünü de aldım. Ve ekstradan komünist partinin hazırladığı halk anayasası kitapçığını da aldım. Genelde yalnızca CHP’nin broşürlerini topluyordum ki denk gelmişken diğerlerinin hazırladığı tuzakları görmek istedim. (Aslında bir şey söyleyeyim. CHP bu konuyu çok basite indirgemiş durumda. Broşürleri eğer Evet çıkarsa neler olacağını anlatmaktan uzak. Yalnızca AKP’nin söylediklerinin doğru olmadığını söylüyor: Doğrusu Hayır: Çünkü bu anayasa değişikliği işsizliğe çare olmayacak diyor. Ama neden? AKP’nin bu konuda koymak istediği yasa nedir ve neden çare olmayacak. AKP nasıl bir yalan söylüyor bu yasasıyla ilgili. Bunları açıklamıyor, yalnızca hayır öyle olmayacak diyor. Bu yeterli gelmiyor bana. Tamam biz olanları biliyoruz ama bilmeyenler? Sen bunu açıklamazsan o da yalan yanlış açıklamalar yapan, saçma sapan karikatürlerle askeri bile aşağılayan AKP broşürüne inanır doğal olarak. Onların broşürünü de okudum tabi. Şok olduğumu söylemeliyim. Çok güzel yalan söylüyorlar. Söz uçar yazı kalır ya. (Herne kadar günümüzde artık televizyon sayesinde söyledikleri sözleri de tekrar önlerine sunabiliyoruz) Ama bu yazdıkları şeyler önlerine gelecektir. Umalım ki o sandıklardan kocaman bir HAYIR çıksın da onlar amaçladıkları şeylere ulaşamasınlar. Çünkü bu onları tutan partizanlara bile hayırlı olmayacak, keşke bunu anlasalar.)
*Metrobüste tacize uğramak. (İnsan denen hayvan!)
*Eve dönerken görmemem gereken birini gördüğümü sandığım paranoyasıyla kendimi saklamaya çalışmak. (Zaten asıl insan böyle dikkat çeker değil mi XD)
*Kiss kiss bang bang, Robert Downey Jr. Kesinlikle müthiş oyunculuk. Ayrıca filmdeki o anlatıcı rolünü de gayet sevdim. (Eğer parmağı kopmamış olsaydı bu olanların hepsinin oynayacağı o filmin bir parçası olduğunu düşünürdüm, ama adamın parmağını bir film için gerçekten koparmayacakları gerçeği vardı.)

29 Ağustos 2010 Pazar
*Moral bozukluğu. Uykusuzluk. Susuzluk.
*Hiçbir şeye gereğinden fazla katlanamadığım için ve soru işaretleri gönderdiğim halde bana bi 10 tane T yazdığı zaman, hala bunu yapmaya devam etmesine dayanamayıp çevrimdışı olduğum için ÖKÜZ dedi bana. Tamamıyla haksız. (Hatta bana ÖKÜZ dediği için kendisi ÖKÜZ hıh!!) Tamam sonradan herşey açıklığa kavuştu onun yazdıkları ben ona yazdıktan sonra bana geldiği için ben hala yazdığım halde inadına bana bunu yaptığını sanmıştım. Yalnızca msn sorunu imiş.
*Spellbound’u izlemeye çalışırken çok uykum geldi ve uyumaya gittim.
*Uyumamın bile bu evde sorun olduğunu anladığım gün bugündür. (Ben uyurken salondan gelen gürültüye uyandım ama yerimden kalkmayıp uyuyor numarasına devam ettim. En son ablamın yüksek sesle, bütün işi kendisinin yaptığını (ki beni tanıyanlar aslında bütün işi yaptığımı çok iyi bilirler) benim sürekli gezdiğimi ve gezmediğim zaman da odadan çıkmayıp uyuduğumu, eğer annem beni uyandırmazsa kendisinin uyandıracağını söylediğini duydum. Eşzamanlı olarak da odaya dalıp ben uykudayken üzerime saldırdı! Annemler almasa sanırım ciddi hasar verebilirdi. Ayrıca düşünün, uyurken bana bunu yapabiliyorsa bu evde rahat bir şekilde uyuyabilir miyim artık. Bir de ben uyandığımda kimse bana bu konu hakkında bir şey söylemedi. Eğer ben uyuyor numarasında olmasa idim bundan haberim olmayacaktı. Sonra uyandığımda da kardeşim bana öss sini mahvetmek mi istediğimi, bundan sonra gezmeye çıkmayacağımı söyledi. Kısaca yalnızca uyuyarak bile suçlu olabildim. Ne kadar güzel değil mi?)
*Bütün geceyi ağlamaya devam ederek geçirebilirdim. (
*Yarın Mustafa’nın veda pikniği var ve düzenlenmesine yardım ettiğim bir şeye GİDEMİYORUM! Kesinlikle mutsuzum ve Damla beni evden çıkarmak için çeşitli planlar yapmaya çalışmasına rağmen her geçen saat benim yarın orada olamayacağımı gösteriyor. (Üstelik bu konuda bana bağırmış olmasına çok üzüldüm. Yani ben istemiyor muyum gelmek ama bu sefer evde işler karıştı işte. Eğer o salak bana saldırmamış olsa elbette ki ben iznimi alırdım paşa paşa. Her neyse kızdığı şey gelmemem değil, yalnızca bu olaylara tepki göstermememmiş. Tabi tepki gösteriyorum ama artık sinirlerimin yıpranmasını istemediğim aşikar. Her neyse gene de bir şansım olabileceğini sanmıştım ama babam da şehirdışında imiş. İşte bu kötü şans!)

30 Ağustos 2010 Pazartesi
*Belki bir şansım olabilir diye sabah 9’da kalktım ama yoktu. Ayıcığıma sarılarak yattım. Damla kalkmamı istememiş olsa bütün gün o pozisyonda geçirebilirdim zamanımı.
*Buluştuklarında beni aradılar ağlamak istedim.
*Bütün gün Hitchcock filmi izledim. Sessiz filmlerinden biri olan The Lodger’da dahil olmak üzere.
*Akşam konuşurken gene konu eskilere geldi. Benim için sorun yok ama bu konudan sıkıldığını biliyorum. Ama bir şeyi daha biliyorum ki benim duygularım konusunda ne kadar açık davrandığımı gördüğün halde kendi kapalı kapılarını açmaya yanaşmıyorsun.

31 Ağustos 2010 Salı
*2 de uyandım. 11.52 de uyanıp saate bakmıştım aslında. Dedim ki “8 dakika daha uyuyayım. Tam 12 de kalkarım. Bir baktım 2.08 XD
*Kedimle birlikte 1 saate yakın kapının önünde oturup yaprakların rüzgarda sallanışını seyrettim ve kediyi sevdim. Ki kendisi çok içli bir kedidir. (Ne zaman üzgün olsam bu kedi ağlıyor. Oturuyordum işte kapının önünde, geldi biraz sürtündü, sonra yattı kucağıma, başını koluma gömdü, öylece durdu, kıpırdamadan. Kalktığında kolum baya ıslanmıştı:D Sonra gitti. Tabi bu yazdığım yalnızca Hüsn-ü talil biliyorsun. Gidişine kedim bile ağlıyor demek istiyorum:P)
*Sonra kalktım ve hafif fazla uzun olmayan bir film izleyeyim dedim. 1 saat 36 dakika olarak gördüğüm Cat On A Hot Tin Roof filminde karar kıldım. Ama 1 saat geçtiğinde gördüm ki film aslında 3 saat 36 dakika imiş. (Yani aslında film 1 saat 48.dakikada bittiğinde tekrar bir şeyi anladım ki film aslında 1 saat 48 dakika ama indirdiğim divx mpeg dosyasında film bittikten sonra ikinci bir kez daha başlıyormuş onun için 3 saat 36 dakika yazıyormuş.)
*The Rope; başladığında çok heyecanlandığım ama heyecanımı bir süre sonra sonlandıran bir film.
*The Rope izlerken başıma gelenler. Günümün bu kadar basit devam ederken, birden çok önemliymiş gibi görünmesine neden olduğunu söyleyebilirim. (Şimdi 17. Dakikasındaydım. Annem, babam, ablam odaya girdiler babamın bir tomografisini arıyorlarmış, onlar o kadar ses çıkarırken film izlenmiyor tabi, durdurdum. Sonra aklıma şey geldi, şimdi bir de Mustafa arasa ne komik olur dedim. Hay bunu düşünen aklıma XD. Telefonum çalmaya başladı. XD Meşgule aldım. Sonra dedim tamam ben aramadan bir daha aramaz zaten. Telefonum yeniden çaldı. Bu kez Cansu. Gene meşgule aldım. Sonra tekrar çaldı, bu kez mesajmış, babamlar gidince önce mesaja baktım, Tuluğ. Msnimi açtım, Sabri yazmış herkes seni merak ediyor noldu, tehlikede misin, swat yolayayım mı eve. Ben o sırada gülme krizi geçiriyorum. Geçince neden telefonlara cevap vermediğimi anlattım. Onlarda neden bu kadar beni aradıklarını anlattı. Facebook’um görünmüyormuş? Başıma bir şey geldi sanmışlar! )
*Mutfağa gidip geri dönmemek. Niye? Çünkü dolapta Kastamonu çekme helvası görünce dayanamadım, kutunun yarısını yemem gerekti. (Bayılıyorum ona!!! Tapıyorum hatta!)
*Bir konu daha var, bunu Erkin’le tartıştım bu gece. Şimdi buraya yazarak harcamıyorum ama bu konuda bir blog yazacağım bunun için de bekleyin diyorum.




Ve THE END ...Blog olayı bitmiştir! Çok teşekkürler (Kırgınım nokta)