10 Eylül 2010 Cuma

Melankolik Eylül Üçlemesi...

Kimseden neden yazdığımla ilgili tek bir kelime bile duymak istemiyorum, bu benim yazdığım son günlük yazısı burada. Bu ay bir seneye yakın bir ayrılığın ilk ayı olduğundan önemli benim için. Benim aptalca yazılarımı okumak zorunda değilsiniz, görmek zorunda değilsiniz, merak etmek zorunda da değilsiniz. Okumak sizin seçiminiz, okumamak gene sizin seçiminiz, aptalca bulmak sizin seçiminiz, gereksiz bulmak gene sizin seçiminiz, yanlış olduğunu düşünmek sizin seçiminiz ve yazmak da benim seçimim.
Depresifim.Patlayabilirim ama lütfen bu sevdiğim birisi olmasın.
Keyifli okumalar.


1 Eylül 2010 Çarşamba
*Yataktan kalkmamayı, yaşamıyor olmayı istediğim günlerden birisine çattım bugün.
*O beni arayana kadar onu arayamam çünkü taşınma işleriyle uğraşıyor.
*Günün ilk filmi, belki de bu konuyu zaten böyle düşündüğüm için hissizlik yaratacak bir film seçtim. Lord of The Flies: Çocukların vahşiliği. (Beni doğruluyor, çocuklar yetişkinlerden çok daha büyük vahşilik barındırıyorlar içlerinde. İyinin ve kötünün ayırdında değiller çoğunlukla. Büyüdükçe ve eğitildikçe gelişecek bir şey tabi ama bir insanın en kötü olduğu zaman çocukluk yılları. Her insan çocukken böceklere eziyet eder ama büyüdüğünde onlardan iğrenmeye başlar gibi bir şey bu bence.)
*Çok fazla düşünmemek için ikinci film olarak da Drag Me To Hell’i izledim ve kesinlikle ama kesinlikle ikinci kez Sam Raimi’den iğrendim. (Kadının ağzına sürekli iğrenç iğrenç şeyler giriyor. İlkinde dişleri düşen yaşlı çingene ona saldırdığında çenesini ağzına aldı bildiğin. Çingenenin cesedi kadının üzerine düştü, içinden çıkan bütün su kadının ağzına girdi. Kadının ağzına sinek girdi, ölen çingenenin hayaletinin kolu bile girdi. En son kadının mezarında çamurların içinde kadının ağzından sıvılar bu kadına giriyordu. Bir kere iki kere tamam da abartı yani bu kadar.)
*İşte sonunda, taşınma işlemi realize ediliyor.
*Saat 22.57 bana gelen mesaja göre şu anda evden çıkmışlar. Uzun zamandır hiç kimseye “özledim!” Demeyen birinden özleyeceğine dair bir mesaj almış olmak onun değiştiğine yeterli bir kanıt sanırım.
*Ağlarım işte ağlarım ağlarım.
*Aklım mı başka yerde, dağınık mıyım neyim Chariots of Fire’da bir süre kim kimdi hepsini karıştırdım.
*Onunla aynı şehirde olmadığım ilk gece, son gece değil tabi yaklaşık bir sene yok olacak, belki aralarda gelecek bilinmez, ama şunu söyleyeyim yalnızca bu ilk gün bahsediyorum bu ayrılıktan, her ne kadar sonraki günlerde aynı derecede yanacak da olsa ayrılık ateşi, sürekli bunu yazarak üzüldüğümü anlatmayacağım.

2 Eylül 2010 Perşembe
*İzmir’e vardıklarına dair mesajla uyanmıştım aslında ama sonra uyuyakaldım.
*Snike Plinssky muhteşem bir karakter, Kurt Russell tadına doyulmaz bir oyuncu.
*Haha Facebook’ta salak salak testler yapıyorum, Pure and Innocent çıktım bir teste ama ne testi olduğunu söylemem.
*İlki 1942 de yapılmış, 1982’de yeniden çevrilmiş Cat People adlı filmi izledim, 1942 yi geçtiğimiz haftalarda izlemiştim zaten. 1982 ile aralarında müthiş farklar var, 42 sanırım daha basit ama daha içten bir filmdi bir kedi kadının aşık olması ama aşık olduğu adamla birlikte olamaması üzerinde duruyordu, 82 gerilime ağırlık vermeye çalışmış, bazı anlarda muvaffak olduğunu itiraf edebilirim, ayrıca kedi kadın olgusunu da inanılmaz seksi kullanıyorlar, ilk filmde çıplaklık yoktu, ama 82 de kedi kadın Irene vücudunu inanılmaz sergiledi. Ayrıca Malcolm Mcdowell kedi adam rolünde de müthiş psikopattı.
*Yemek masasından hızlı hızlı yiyerek erkenden kalkma çalışmaları. (O saçma sapan kavgadan sonra evdekilerle çok çok çok zorunlu kalmadıkça konuşmayı kestim çünkü.)
*Bertolucci’yi anlamaya çalışmak!
*Günü Carpenter’la başlatıp Carpenter’la bitirmek…
*Neden Eylül’ü herkes bu kadar çok seviyormuş?? (Tamam ben sonbahara bayılıyorum bunu inkar edemem ama kimse sonbahar geldi demiyor, herkes Eylül geldi sonunda diyor. Ciddi anlamda bir Eylül sevgisi krizi yaşanıyor bence. Yakında en sevilen ay bile seçilebilir. )

3 Eylül 2010 Cuma
*Bir şans daha vermeden her şeyi yoluna koyduklarını düşünen insanlardan nefret ettiğimi fark ettim? Herkes hata yapar ya da ne bileyim hayatında bazı şeyler yanlış, ters gider ve çuvallar, bu yüzden geleceğinde olmasını istedikleri bazı şeyleri kaybedebilirler ama bu onların hatalarını düzeltemeyecekleri anlamına gelmez.
*Californication, Hank ve Karen’ın var olan ilişkisi bizim ilişkimizin biraz fazlaca abartılmış olan durumu.
*Chariots Of Fire filminde gördüğüm o şapkalardan istiyorum! (Adını bilmiyorum ve hala satılıp satılmadığını ama çok beğenmekteyim. Zaten Fred Astaire’le sevmiştim ama şimdi sürekli gözün önüne gelmesi daha da çok istememe neden oldu)
*Sanırım erkekler de kadınlar da aynı bir konuda: İkisi de kendilerini çok seven birini hayatlarında istemediklerini söyleyip, sonra da o kişi hayatlarından çıkmaya karar verdiğinde onu ne kadar istediğini anlıyorlar. Birini gerçek hayatta gördüm hatta yaşadım, diğeri bir dizi de olsa, aslında var olan bir durumu anlatıyor bence.
*Cemal Hünal, Mimar Sinan’ı oynuyormuş! Gördüm inanamadım, ben o filmi nasıl izlerim şimdi. Çok pis üzüldüm. Ayrıca o adamın iyi oyuncu olduğunu da kamera önüne yakıştığını da düşünmüyorum.

4 Eylül 2010 Cumartesi
*Tamamıyla boşa geçirilmiş gün olarak nitelendiriyorum kendisini. Film izlemek ve oyun oynamak dışında yaptığım başka ne var hiçbir fikrim yok, üstelik düşünsel anlamda da fazlasıyla kıt bir gündeyiz.
*Gündüzü öyle de gecesi biraz daha aydınlık.
*Hank’e bir şey olsaydı bir daha Californication izlemezdim. (Yeni ameliyat olan adamın ameliyat olduğu kısma vurdu polis ve kesinlikle senaristi o adama bir şey olmasına izin verseydi benim için bitmişti dizi.)
*Ayrıca filmlerdeki olaylara aşırı tepki verdiğimi fark ettim. Yani tamam belki kızarsın, sinirlenirsin vs. ama ben abartıyorum galiba.
*Starman’de Jeff Bridges’in uzaylı olduğuna inanmayıp 3 kez kontrol ettim imdb’den filmin yarısına bile gelmeden. Jeff Bridges’miş! Adam ne kadar değişmiş! Ne kadar yakışıklıymış, yapılı bir vücudu varmış. Bir de the big lebowski’deki haline bakın. Arada çok fark var ben inanamadım ama oyunculuk her zaman ki gibi on numara. Uzaylı hallerine bayıldım. Ayrıca bu filmde izlediğim en iyi uzaylı filmlerindendi.
*Sanırım John Carpenter’a göre uzaylılar istedikleri şekle bürünebilen yaratıklar. Bu izlediğim ikinci filmi kendini dönüştürebilen uzaylılarla ilgili.
*Ayrıca uzaylının insansal şeyleri kadına bakarak öğrenmesi çok komik durumlara yol açıyordu. Kadın onları bırakan adama teşekkür etmek için adamı dudaklarından öpüyordu. Uzaylı da aynı şeyi yapıyordu adama. XD
*Tamamıyla barışçıl mesajlar içeren bir uzay mekiği yüzünden dünyaya gelmeye karar veren bir uzaylı bizim barışçıllığımızı(!) daha gelirken öğrenir. 1.Uzay gemisi Amerika tarafından yabancı bir cisim olduğu için vurulur. 2. Uzaylı saklanabileceği bir yer ve beden ararken bir kadının evine girer, kadının ölmüş kocasının şekline bürünür ve bu sırada kadın ona silah çeker. 3. Ölmüş bir karacayı canlandırdığı için dövülür. 4. Uzaylıyı yakalayınca onun üzerinde otopsi yapmak isteyen devlet adamları tarafından kovalanır. 5.Kendisini almaya gelecek uzay aracıyla buluşma noktasına gitmek isterken askerler tarafından üzerlerine ateş açılır. 6.Polislerden kaçmaya çalışırken polisler yanındaki Jenny’i vururlar(Tabi ki de uzaylı dostumuzun duyguları var) (1 ve 3 favorim. Özellikle kendilerinden daha düşük zekalı falan sandıkları bir adamı dövdüklerini düşünürken aslında bu adamın ondan bin kat daha üstün bir uzaylı olması ve yeteneklerini kullanarak onları mahvedebilecek olması. Hadi kendisi yapmadı ama kesinlikle ama kesinlikle barışçıl bulmadığı bu insanların dünyasını yok etmeyi seçebilirlerdi. Aşk sağolsun böyle şeylere izin vermiyor tabi.)
*Yatarken aklıma geldi. Mustafa giderken Toygar’ı da yanında götürdü mü acaba? (haha buna cevap vermeli.)
5 Eylül 2010 Pazar
*Naptık Pazar? Poff Eylül başladığında bu kez günlük yazacağım demiştim. Ama ne yazık ki gene tutmamışım kendi kendime verdiğim sözü. Yani hiç değilse 4 gün tutmuşum ama sonrası yok. Aklıma geldikçe yazarım.
*Tamamıyla depresif gün. 3’te uyanmıştım. Ve hala yataktan kalkmak istediğimi sanmıyorum o saatte bile. Annemin evde bayram temizliği yapmamı milyon kere söylemesi üzerine yatağımdan kalktığımı hatırladım.
*Halı silme işlemlerine başladım. Ama bütün ev için bunu yapmak bir gün de mümkün olmadığı için biraz da yarına kaldı.
*Sean Penn’in oyunculuğunun beni etkilemediğini fark ettim. Tabi 1989’daki oyunculuğundan bahsediyorum, yeni performanslarını izlemedim. İzlediğim zaman fikir bildiririm.
*Kim tavşan sevmez ki ayrıca. Hıh!

6 Eylül 2010 Pazartesi
*Kısmen erken uyandım 12’de falan.
*Salonun halısını sildim.
*Hatta hadi dedim başlamışken hepsini sileyim, odamın halısını da sildim. Toz aldım falan. Kısaca bayram temizliği bitmiştir bir daha bayram temizliği demesin kimse.
*Christine izliyordum ki amcamlara iftara gidiyormuşuz, gittik her ne kadar istemesem de. Çünkü biliyorum ki beni saçma salak sıkıştırmaya yanlış düşündüğümü söylemeye çalışacaklar ama asıl yanlış düşünen ve olaylara yanlış tarafından bakan kendileri farkında değiller ve üstelik eğer her istediğimi söyleyemeyeceksem onlarla siyaset hakkında konuşmanın manası ne. Televizyonda bugüne kadar yancı medya ne söylediyse bana aynı cümlelerle aynı şeyi söylemeleri hiç hoş değil, çünkü kendi düşündükleri bir şeyi değil onlara ne düşünmeleri gerektiği söylendiyse onu söylüyorlar.
*Üstelik vedalaşma zamanı kapının önünde amcam bana neye oy vereceğini iyi düşün diyor. Ben de ona cevap olarak ben düşündüm düşünmeyenler düşünsün diyor ve günü gayet saçma sapan bir gerginlikle bitiriyorum.
*Kaç yıldır hala 48 kilodayım. Tartılarla ilgili bir sorunum olabilir mi?
*Annemin uyumamasının benim gece yaşantıma sorun yaratması. Uyusana yaaa.
*Kediyi yatağıma koydum yanımda uyusun diye, kaçtı. Yarın tekrar deneyeceğim.

7 Eylül 2010 Salı
*Natural Born Killers: Çarpıcı bir film.
*Bugün son kez sahur (: . Sonra Ramazan bayramı hehe. Hoş buna seviniyor muyum bilmiyorum. Çünkü annemler sahur var diye uyanık kalmama laf etmiyorlardı.
*Yeni filmler.
*Last.fm’e üyelik. Bir kere daha almış ama kapatmıştım. Şimdi tekrar açtım ve Alican beni unutana kadar açık kalacak. O beni unuttuğunda tekrar sileceğim muhtemelen. Alican’a karşı bir şey değil yanlış anlamasın kimse, benim müzik zevkimi merak ettiğini söylediği için üye oldum. Ama o benim müzik zevkimi öğrendikten sonra last.fm de kalmamın mantığı yok gibi geliyor bana. Bakalım.
*Kediyi yatağıma koydum ve bu sefer kaçmadı. Canlı bir şey olsun istedim. Sanki O’nunla nefes alıyormuşum, belki bazı hatıraları canlandırmak tek amacım. Hüzünlendim. Mesaj attım. Uyuyakaldım. Kedi gitmedi. Kolumun üzerine yatmıştı. Uyandığımda ayakucumda uyumaya devam ediyordu.

8 Eylül 2010 Çarşamba
*Cem’in arkadaşı Cansu ile alışverişe gittik. Malum bugün arefe. Yeni Sahra’da Optimum’daydık. Sanırım bir gün onlara cesaret verip buz pateni yapmaya götüreceğim.
*Yıllar sonra ilk kez pantolon aldım. Üstelik belime oluyormuş gibi görünüyor şimdilik!
*Sonra Maltepe’ye gelip ayakkabı aldık. Çok şirin bir converse’im var artık. Siyahtan vazgeçtim şimdilik renkliyim.
*Ramazanın son günü gereksiz yorgunluk yarattık kendimize 13.00’ten 18.10’a kadar dışarıdaydık. Ve canım aşırı derecede limonata istiyor. Cansu da limonatasever olunca doğal olarak birbirimizin canının istemesine ve evlere dönerken limonata alarak dönmeye karar verdik.
*Marketten çıkıp eve giderken annemle yolda karşılaştık. Annemle markete geri döndüm. Çok yardımseverim tabi.
*Ayaklarım, bacaklarım, kollarım, hiçbir yerim tutmamakta.
*Çalıştığım filmle ilgili bilgiler Sinema dergisinin bu ayki sayısında gösterim tarihi belli olmayan filmler arasında yer alıyor.
*Yeni film indirmekten başka bir şey yapmadım gece.

9 Eylül 2010 Perşembe
*Uykuyla uyanıklık arasında gördüğüm rüya dolayısıyla sabah korkarak uyandım. Rüyamda ellerimi kesiyordum parmaklarıma avuçların birleştiği kısımlarda ve ikisine de yaptım aynı şeyi. Rüyamda canım acımıyor olsa bile, acıdığını gerçek hayatta hissedip ellerimi birleştirmeye çalışıyordum. Böyle uyandım. Tabi ki de benim ruhsal durumuma tepki veren midem bu kâbus dolayısıyla peşimde.
*Rüyanın anlamı ise aşık olacağımmış. Ki bu rüya biraz geç kalmış olabilir bunu bana söylemede. Yeni bir şey varsa bilemem ama xD
*Bu aralar kabus görmüyorken neden tekrar başladı ki?
*Ev topla. Yemek ye. Yemekten çok şeker yiyerek başladık tabi.
*Bu arada kararlıyım, zayıflayacağım. Tamam, ne var zayıflayacağın diyenlere cevap: Çok fena göbeğim var olmaya başladı ve durumdan rahatsızım.
*Dead Silence filmini izledim. 1. Filmde kayıp göl yanındaki eski tiyatro binasında adam, polisle beraber kuklaların olduğu bölümde ilerlerken yerde Testere’nin kuklasını görebilirsiniz. Ki hatırlatayım bu filmde onun yaratıcılarının filmi.
2.Sonunun saçma bittiğini düşünüyorum, çünkü filmin başından sonuna kadar çığlık atmayan Jamie orada da çığlık atmazdı!!! Tekrar söylüyorum ben olsam filmin başında çığlığımı atar ölürdüm ama oraya kadar dayandıysam sonunda da hayatta çığlık atmam!
3.Ama sonuç bağlaması olarak mükemmel bir ters köşe durumu var kabul ediyorum, ayrıca ben o baba da ölü bir hava görüp, bu adam ölmüş resmen diye düşünmüştüm. Film akıllıca kesinlikle.
*Günün ikinci kabusunu gece olmadan uyuyarak gördüm. Hatırlamıyorum tabi bunu ama korkarak uyandığımı biliyorum.
*Ve gece boyunca etraftaki her türlü ses ve ışıktan aşırı korkarak uyuyamadım.

10 Eylül 2010 Cuma
*5’te telefonumun çaldığını duyarak uyandım. Arayan Mustafa görünüyordu ve o saatte zaten uykulu bir şekilde uyandığım için açmamamın daha mantıklı olacağını düşünüp telefonu yastığımın altına soktum. Öğlen aradığında beni sabaha karşı arayıp aramadığını sordum ve aramadığını söyledi. Telefonumda arayanlara baktım o saatlerde aranmamışım. Rüyamda görmüşüm kısaca.
*Annemle evde yok anneanneme dikkat etmek için her 10 dakikada bir yerimden kalkıp kontrol ediyorum.
*Bugün biraz hareket ettim! Kısaca bu benim hayatımda bir devrim!
*Catwoman kesinlikle olmamış bir film.
*Kediler melankoliden nasıl anlıyorlar?
*Dalından yeni koparılmış armut yeme keyfi.
*Eskiden yapmaktan zevk aldığım şeylerden zevk almadığımı fark ettiğim gün. (Üstelik artık acı vermeye başladı bu tarz şeyler pff)
*Sıkıldım.

Bu aydan sonra günlük tutmak yerine bazı günlerin önemli bir takım düşüncelerini ya da olaylarını paylaşmaya karar verdim. Ayrıca çok uzun oluyor yazdıklarım ve aslında uzadıkça gözden geçirmesi de zor oluyor diye 10 günlük olarak yazıyorum. Ayrıca o kadar depresif hissediyorum ki ekstra parantezler açmak istemedim. 10 gün sonra görüşürüz.

Mutlu Dünyalar…

1 yorum:

Şiv'a dedi ki...

Ben de 2. bir şans vermeden her şeyin yola koyulduğunu düşünüyorum.

Yorum Gönder