2 Eylül 2010 Perşembe

Mutlu ve Zamansız Ağustos 2

16 Ağustos 2010 Pazartesi
*Dün gece bitmeyen tarhana sabahın köründe güneş daha henüz ortalığın çok ısınmasına neden olmadan kalkıp, bitirildi tarafımdan. Tabi ellerim yara içinde. (Tırnaklarımın çıkabileceği düşüncesinden nefret ediyor ve korkuyorum)
*Evdeyim.
*Fox adlı kanalı görmek istemiyorum! (Bu ben de o set sonrası ortaya çıktı, ortalıkta Fox’ta dizilerde oynayıp ben oyuncuyum diye geçinen bir iki kız vardı da, eskiden de Fox izlemez ama kızmazdım da bu kadar. Şimdi gördüğüm yerde değiştiriyorum yapabilsem bütün kanalı sileceğim)
*Undying bitti sonunda. Hüsran olarak görebilirim sanırım. Bitmesine üzüldüm, benim için günlerin heyecanlı geçmesine sebep oluyordu. (Ciyak ciyak bağıra bağıra. Tabi kardeşim bundan hoşlanmadı niye çünkü sürekli “Denize gitme diyorum sana öldürüyor o şeyler seni salak mısın sen” konuşmasına maruz kaldığı için sinirlendi. Ama bitti… Erkin’den önce bitirdim :D hehehe )
*Hangi gün düşünmüşüm bilmiyorum aslında: “Bu benim konmak istediğim tek çiçek asla soldurma!” yazmışım. (Benim nergislerim..)
*Mustafalara Çarşamba buluşulacağını ne ben ne de Cansu söylemişiz. Az kalsın her şey iptal oluyordu. (Neyse ki laf arasında söylemiş oldum da halledildi çıkmadan bir kriz)
*Yeni filmler indiriyorum, sevinçliyim. (Ağırlıklı olarak Hitchcock)
*İlk kez sahurdan sonra kustum ve iğrenç hissediyorum kendimi.

17 Ağustos 2010 Salı
*1’de uyandım ve çok kısa sürede evi toplamayı başardığıma inanamıyorum. (15 dakika bizim ev için bir rekordur.)
*Yarın için izin alabilmek adına yapmam gereken işleri tamamlıyorum. (üç kağıtçıyım)
*İş tamamlarken ev kazalarına da davetiye çıkarıyorum. Babamın pantolonunu yakmamak isterken elimi yaktım ve elimi yaktığım halde ütüyü bitirene kadar herhangi bir şey yapma gereği hissetmedim. ( O anı anlatayım hemen. Aklımdan Mustafa ve Sina ikilisi geçiyordu tam o sırada ütüyü pantolona koyacakken pantolona yapışmak üzere olduğunu farkettim ve refleks olarak oradan çekip başka bir yere koymak istedim ama koyduğum yerde elim varmış XD)
*Tabi canım çooooooook yandı. (Ve elimde izi kalacak)
*Ne işim var çocuk olmakla?
*Film izle.
*Kendimi iğrenç hissediyorum. (Sebebini bilmiyorum)
*Dünyanın en ölü saatleri. (Bu gece yapacak bir şeyim olmadığını hissediyorum)
*Gece beni uyutmayan horozu gerçekten kesmek istiyorum. (Yahu yemeğimizi yemişiz 4 falan saat. Yeni uyuyacağım bu zamana kadar ayaktaymışım. Hadi bir kere öttün, 10 kere niye ötüyorsun! Çok akıllısın! Sinir ettin beni ve 11. Kere ötse idi gerçekten seni bulup kesecektim, hangi evin bahçesindeysen dikkat et bence artık! Hıhh!!!)

18 Ağustos 2010 Çarşamba
*Dün sabaha karşı 5’te yatıp bugün 11’de uyandım. Evi topladım, hazırlandım, çıktım. (Seviyorum evden çıkmadan işleri yapmayı. Çünkü kimsenin bana söyleyecek bir sözü kalmıyor o zaman.)
*Cansu’yla buluştuk. Bir takım iskele macerasından sonra en sonunda Karaköy İskelesi’nden bindik. Sonra da Taksim’deydik. Bugün ablamın doğumgünü olduğu için ona hediye falan baktık. (Beşiktaş iskelesinde akbil basıp geçmişken bir arkadaşın geç kalması dolayısıyla oradan binmemeye karar verip Karaköy iskelesine gittik. İlk kez Tünel’deki metroya bindiğimi söylemek istiyorum. Garip. Bu bana İstanbul’u ne kadar sevmediğimi ve bilmek istemediğimi hatırlattı bir zamanlar.)
*Çok ama çok ama çok şirin bir elbise beğendim ama çok ama çok kısa kaldığı için almadım ve içimde kaldı o elbise. Ve tabi o elbiseyi Cansu’ya göstermek için kabinden çıkmak ne kadar doğruymuş bilemedim, yiyecekmiş gibi bakan gözlerin tacizine maruz kalmak. (Ama çok güzeldi, Cansu aldı çünkü ona altına pantolon giyebileceği kadar oldu, çünkü o uzun boylu. Ama ben kısayım ve elbise popomu kapatmasına rağmen birkaç santim daha uzun olmuş olması gerekirdi giyebilmem ve can güvenliğim için. Ama çok da ucuzdu keşke alsaydım of pişmanlık pişmanlık. Ve kesinlikle adamın gözleri o elbiseyi alıp dışarıda giyemeyeceğimi kanıtlıyordu.)
*Akşam yemeğini dışarıda yemek için babamdan telefonda saçma sapan ve şirin şirin izin alma çalışmalarının muvaffakiyetle sonuçlanması.
*Limonlu Bahçe’ye Mustafa’yı almadan gitmek ve onun buna kızması. (Ama ben dedim ki eğer gelmiyorsanız ben onu Odakule’nin önünde beklemek istiyorum, yok efendim olmazmış, bir kerecik de o benim ayağıma gelsinmiş. Ama ben onu orada beklemeyi seviyordum ki. Ama o gelsin evet bu da güzel ama o yüzündeki sinirli ifadeyi görmek beni mutlu etmedi.)
*Cansu, ben, Tuluğ, Mustafa ve Sina buluşması. Tuluğ ve Mustafa’nın ilk kez karşılaşmaları, umarım gerçekten aradaki buzlar erimiştir. Hayatımdaki iki değerli insanın küs, kızgın ya da birbirlerini sevmiyor olmalarına katlanamıyorum.
*Mustafa’nın yanımızdan ayrılmasını fırsat bilip gideceği için ne kadar üzgün olduğumu Tuluğ’a anlatırken gözlerimin dolması durumu. (Fırsat buldukça gizli gizli ağlayan aşık rolünde biçilmiş kaftan :D Duyurulur o kadar sinemacı arkadaşım var biri bana bir rol versin artık aaaa!)
*Sina’nın yeni makinesi. Sanırım bugün ondan çok benim elimdeydi. (Bundan rahatsız oldu kanımca.)
*Mustafa’nın telefonunu açmama acaba kızdı mı bilmiyorum ama babasıyla konuştum. Çok eğlenceliydi o anlar. Tabi heyecandan nasılsınız falan tarzı klasik soruları sormayı unutmuşum evde farkettim. (Haha telefonda konuşabiliyor ama yüz yüze konuşmak konusunda pek de iyi şeyler düşünmüyor. O zaman eğlenceli bulduğum konuşma daha sonra bir daha karşılaşmak istemediğim bir şeye döneşebiliyor.)
*Akşam Cansu’nun anne-babasının eve götüreceği rahatlığıyla 9.30 a kadar dışarıdaydık. Bu sanırım bir takım şeylerin kırılması konusunda bir adımdır. (Yalnız benim için değil, ne de olsa ben sinema işi yaparak bununla ilgili kırılması gerekenleri kırmaktayım. Cansu adına kırılmış zincirlerden bahsediyorum.)
*Her ne kadar eve geri döndüğümde izin kotamın dolduğu söylenmiş olsa da buna kim inanır? (hihihi tabi ki de izin alabildim daha sonra da XD)
*Aldığım hediye beğenildi evet, zaten beğenmeyen olursa döveceğimi söylediğim için beğenmeyen bile beğenmediğini söylememiştir hehehe.
*Cansu’nun anne-babasının beni şirin bulmasından hoşlandığımı itiraf etmeliyim. Çok seviniyorum buna.
*Yorgunum ama uyumak istemiyorum, düşünmeliyim. (Şu anda ne düşünmek istediğimi hatırlamıyorum.)
*Ayrıca bir hediye almalıyım ama henüz bulamadım o doğru hediyeyi. (Bunu yazarken günü zaten çoktan geçirmiş olduğum için ertesi günlerde aklıma bir şeyler geldi. Bu arada hediyenin de bir kısmını zaten bugün o adamdan aldığımız Mustafa’nın beğeneceği bir kutuyla başlatmış oldum.)
*Feel Inside. (For What? Don’t Remember…)
*Bu arada her buluştuğumuzda yada msnde konuştuğumuzda farkettiğimiz şey: Cansu’yla birbirimize benziyoruz. ( Şimdi benzediğimiz kısımları yazamayacağım ama ikimizi de tanıyanlar benzerlikleri bilebilirler. )
*Toparlanmalıyım. Toparlanmalıyım.
*Uykum var, entel ineğim yanımda ama hala uyuyamıyorum… (Entel İneğime rağmen uyuyamıyor olmak mı, bugüne kadar hiç olmamıştı!)

19 Ağustos 2010 Perşembe
*Indiana Jones serisini bitirmeye karar verdim bugün. (Bütün gün Indiana Jones izlemek insanın başını döndürüyormuş bunu farkettim.)
*Başka şeylerle de uğraşmam gerektiğini düşündüğüm için bir takım aralar verdim.
*Ve Facebook’tan nefret etmeye başladım.
*Ve karnımda uçuşan kelebekler beni çok rahatsız ediyor, çünkü çok hızlı kanat çırpıyorlar. Sanırım bir gün bütün kelebeklerimi öldüreceğim. (Yapmak istiyor muyum bugün, hayır sanmıyorum)
*Gelir diye beklemiştim halbuki o uyumayı ve haber vermemeyi tercih etmiş… (aha bunun için ona kırıldım ama onun bundan haberi yok, şimdi bana gelirim diye söz vermedi ok, ama ben uyumadan önce 5 dakika bile olsa geleceğini umduğum için bekledim onu, ama o gelmedi ve sonraki gün yazdığı üzere kitap okuduğu kanepesinden hiç kalkmadan uyumaya karar vermiş. Yani uyuyakalmış değil, orada bilerek uyumuş, bu durumda ben uyuyorum diyebilirdi ama demedi ve muhtemelen bunu gördüğünde bana Tuğba (ki yalnızca bana sinir olduğunda Tuğba dediğini fark ediyorum) ben sana her zaman her şeyi haber vermek zorunda değilim diyecek. Ben de ona ama ben seni bekliyordum diyeceğim. Ama ben sana söz vermedim diyecek. Ben de ama gelmeyeceğim ve kitap okuduktan sonra uyuyacağım da demediğini söyleyeceğim. Benim fazla kırılgan onunsa o gün duyarsız olduğu sonucu çıkacak buradan yalnızca. Hihihi yani aslında bu konuşmayı yapmamıza da gerek yokmuş :D tahmin edilebilir replikler .D)

20 Ağustos 2010 Cuma
*2 de uyandım, şok oldum, neden bu saatte uyandım ki?
*Günün geri kalanında oturup film izledim.
*Ne zamandır Fred Astaire filmi izlemiyormuşum. ( Seviyorum onun dans edişini ayak hareketlerindeki yumuşaklığı, uçarcasına dans edişini, bir bayana nasıl ince davranılır’ı bilişini falan. Yüzünde hep sıcak bir ifade var.)
*Çok yakın bir arkadaşla kafa karıştırıcı konuşmalar. Anlayamıyorum.
*Paranoya alarmı.
*O eski hallerine geri dönmüş, umursamaz ve ilgilenmeyen o eski hallerine. Üzülmeli miyim? (silmeyeceğim, bugün bana bunu hissettirmişsin, kırılmışım sana. )

21 Ağustos 2010 Cumartesi
*Onlar, havuzdalar biz evdeyiz. (Havuz güzelleri part 2 :D)
*Cansu’nun babamdan izin alışı. (Görülmeye değer bir sahne. Telefonu babama pencereden uzattım, bahçedeydi. Cansu’yla konuşurken yüzündeki ifade çok komik, yumuşak bir ifade, genelde onda olmayan bir şey. Her neyse Cansu ailesiyle birlikte adaya gideceğimizi ve yemek vakti döneceğimizi söylemiş, o da izin verdi. Adaya gidiyoruz yani!!!)
*Film izlemekle geçen bir gün.
*Ve tabi sonunda Sait Faik’in kitabını bitirdim adalara gitmeden önce. (Adalara gitmeden önce yapılacak en güzel şey bir ada aşığının romanını okumaktır.)
*Tabi biraz da ilaç içmemenin verdiği iç huzursuzluğu diyelim. (Normal davranamadığım bir gece diyelim bu gece için. Bir an önce eve gelmelerini istiyorum, ama onlar bir türlü eve dönmüyorlar. Merak ediyorum, merakımı engelliyorum. Açıkça bu gece dışarıda olmalarını istemiyormuşum. Ama beni neyin bu kadar huzursuz ettiğini bilmiyorum gerçekten.)
*Boş yere sataşıyorum sana biliyorum.
*Yarın yapacağım makyaj için acaba böyle bir makyaj yapabilir miyim araştırması yapmak. (Evet aklıma yapabileceğim bir makyaj geldi, pembe far, siyah rimel ve kırmızı ama kıpkırmızı ruj şimdi bunun yapılıp yapılmayacağı konusunda kararsız kaldığım için oturdum araştırdım. Ve araştırmalarım sonucu çok hoş durduğunu gördüm ve kesinlikle öyle yapmaya karar verdim.)
*Yarın erken kalkacaksınız, insan bir erken gelir evine. Çok pis sitem ederim. (Biz de öyle…)

23 Ağustos 2010 Pazartesi
*Bugün Mustafa’nın ailesi geldi gelirken ona bir de sürpriz olarak kuzenini getirmişler. Üstelik bugün onların evlilik yıldönümüymüş. (Niye yazıyorum bir daha hatırlamam gerekeceğini düşünüyorum bir gün, unutmamak lazım, aslında bunu şimdi yazdığım zaman ki parantez içlerini hep yayınladığım gün yazıyorum hatırlamak istemem ya da kutlamam her neyse yazmış olmamın tek nedeni bu evliliğin bana bir şey kazandırmış olması. Hihihi :)
*Venedik Taciri’ni izledim. Bir anlaşma yaparken nelere dikkat etmek gerektiğini bir kez daha anladım. Müthiş Shakespeare! (Kan akıtmadan adamdan 1 kilo et kesmek kalbine yakın bir yerden. Hadi bakalım yapabiliyorsan yap!!!)
*West Side Story: Her müzikal mutlu sonla bitmezmiş. Sweeney Todd’u biliyorum, Chicago’yu biliyorum,Dancing in the Dark’ı biliyorum, artık West Side Story’i de biliyorum. Ağla ağla.
*The Melancholy of Haruhi-chan Suzumiya’yı izledim ve bitirdim. Kyon’u çok özlemişim.
*Yeni filmler indiriyordum, internetim gitti.
*Doğal olarak dünü bugünü yazıyorum ben de XD

24 Ağustos 2010 Salı
*Evdeyim, acıktım, susadım, midem bulanıyor.
*Hitchcock filmleri izleyerek zamanı dolduruyorum. Ve üstelik Hitchcock’un sürekli aynı tarzda filmler çekmiş olmasına sinirlenmeye başladım. (Hitchcock’un sevmediğim filmleri ki bu başka bir yönetmen için de geçerli olabilir, yanlış anlaşılma sonucu başka biri sanılan insanların başlarından geçen maceralara sinir oluyorum, izlemeye katlanamıyorum, o yüzden bugün izlediğim Hitchcock filmleri de onlardan olduğu için Hitchcock’a dayanamadım.)
*Sonunda dayanamadım ve uyudum. İki kere uykudan uyandırıldım 2 saatlik süre içerisinde. Birinde çamaşırları toplamam için diğerinde de yemek vakti yaklaştığı için uyandırmış beni. Ve üstelik uyandırmak istemesi hiç de hoş değildi, hep uyuyorsun zaten tarzı cümlelerle. (Keyfimden uyumuyorum, midem kötü, oruç tutmak bunu daha da kötüleştiriyor ve dayanamıyorum, eğer uykuya dalabilirsem şanslıyım, ağrıdığını hissetmek zorunda değilim çünkü. Ama bunu anlamayacak kadar sığ kafalı olmalarını anlamıyorum.)
*Durup dinlenmek istiyorum. (Mustafa gidene kadar bekliyorum sadece. Sanırım o İzmir’e yerleştiği sırada ben de durup dinleneceğim.)

25 Ağustos 2010 Çarşamba
*Bugün Mustafa’nın yanına gideceğiz ki bu o iş yerindeyken yemeğe gittiğimiz son gün olacak çünkü Cuma günü işten ayrılıyor. (Uykum vardı, neden mi? SBY yüzünden! 4.30 da yatmışım zaten, sabah 8.55’e kurmuşum saatimi, ve o arada deliksiz uyumak istiyorum. Ama saat 5.51 de telefonum çaldı, sandım ki alarm çalıyor, sonra sustu dedim msj herhalde bakmadan yattım. Tekrar çaldı. Bu kez baktım! Bakmadan önce eğer Turkcell’se hattımı değiştireceğimi söyleyerek açtım: SBY çıktı! Ona verdiğim Notre Dame de Paris dvdsinde Dechire şarkısının olmadığını yazmış ilk msjda. İkincisi ise günaydın. Gülsem mi ağlasam mı o saatte. Bu konuyu sonra konuşmak üzere yattım. Ama işte uykumun bölünmesi beni uykusunu alamamış yaptı ve Mustafa’yla geçirdiğimiz son öğle arası olduğu için zaten olmayan moralim uykuyla birleşince böyle oldu...Sürekli kafam düştü)
*Cansu’yu evinin oradan alıp birlikte Taksim’e gittik. (Bir sabah babasının evde olmamasının işleri ne kadar karmaşık hale getirdiğini fark ettik.)
*Otobüste dizimi ön koltuğa yalnızca yaslamıştım ve yara oldu. (Sürtünmedi bile yalnızca oraya yaslamıştım. Buradan çok hassas bir cildim olduğu sonucu çıkıyormuş.)
*Yemekten sonra, Mustafa’yı bıraktıktan sonra (istemeye istemeye) ailesini ziyarete gitmek için lokum aldık. (ki bugün bir daha lokum duymak istemiyorken defalarca lokum duydum, ayrıca bunu yazarken canım hala lokum istiyor. Hatta ikinci kez parantez içi yazarken hala istiyor.)
*Bu konuda kendisine bir daha konuşmayacağımı söylemiş olsam da bu yazamayacağım anlamına gelmiyor, dilerse okumayabilir. Hoş karşılanmadım ve hoş bulmadım. Tamam, ben gayet saçma salak sırf kesin hayır gitmeyin der diye sormuştum gidin dedi, hadi demişken gidelim bari görelim kimlermiş diye gittik. Herhangi bir art niyetim yok yani(Sabri’nin dediği gibi Mustafa benden ayrılmaz ailesiyle tanışırsam, onları yanıma almış olurum gibi bir düşüncem hiç olmadı) Evi toplanıyor görmek, gidişinin bu kadar yakın olduğunu bilmek beni üzdü. Ve ben üzülünce ne yaparım? KONUŞMAM! Ama babası bana konuşma özürlü müsün dedi. Ben kimseden böyle bir söz duyduğumu sanmıyorum bugüne kadar. O günden çok daha az konuştuğum günlere şahit bir sürü arkadaşım var hiç kimse bana böyle bir şey söylemedi bugüne kadar. Tek kelime söylemedim bu söze, ama Mustafa beni azıcık olsun tanıyorsa, babası değil de başka birisi olsa idi karşımdaki alacağı cevaplardan pek memnun olmazdı. Ayrıca bana sorulmayan bir soruya yada bana yöneltilmemiş şeylere cevap vermek gibi bir alışkanlığım yok, onlar Cansu ile konuştular ve Cansu cevap verdi bana ise yalnızca sen niye konuşmuyorsun cümleleri sarfedildi. Kısaca gerçekten çok sinirliyim ve bugüne kadar sevgilime yaptığım haksızlığın boyutunu anlamış bulunmaktayım. Şimdi ben onlarla tesadüfen de olsa karşılaşmak ister miyim? Küçük şeylerden büyük öfkeler çıkartan ve öfkemi kusmadıkça rahatlamayan bir insan olarak bence hiç karşılaşmasak daha iyi. He bunu söylerken kendi ailemi yücelttim mi hayır Mustafa istemez ise asla ama asla bir daha ailemle karşılaşmak zorunda değildir. Onu hiçbir şeye zorunlu tutmadım. Ama aileler konusunda artık çok daha fazla hassasım ve konusunun ya da sıfatların bile uzun süre aramızdan geçmesini istediğimi sanmıyorum.
*Evin önünden taksiye bindiğimizde takside Cansu’da ben de gayet sinirli bir şekilde olanı biteni tartışırken taksici bile bize güldü.
*Eve geldim, o sıfırın altında seyreden moralimle Mustafa’yı aradım.
*Hitchcock izlemeye çalışırken daha fazla dayanamayıp uyudum.
*Akşam gene Hitchcock…

26 Ağustos 2010 Perşembe
*Beni çoğunlukla onu düşündüğüm zamanlarda arıyor olması çok garip bir tesadüf. (Ne zaman telefonu elime alıp acaba aradı da ben mi duymadım diye ekrana baksam arıyor:D)
*Bugün Hitchcock yok, onun için farklı türlere yöneldim. Three…Extremes (Fruit Chan- cenin yiyerek güzelleşmeye çalışan bir kadının hikayesini, Takeshi Miike-kız kardeşini kıskanıp bir sandığa kapatan ve yakan balerin bir kızın hikayesini, Chan-Wook Park ise bir yönetmeni ve karısını kaçıran bir figüranın hikayesini anlatıyordu. İlginç bulan oldu mu? Bir de filmi izledikten sonra düşünün ilginçliği! Muhteşem bir şey!!! O kadının kendi karnındaki bebeği yiyeceğini tahmin etmiştim )
*Stardust: Aşka bak ya, aşkımdan parlamak istiyorum ben de (:

27 Ağustos 2010 Cuma
*Wizard of Gore’u izledim, beklediğimden daha az kanlıydı aslında. Daha az anlamlı falan. Zaten gore sinemasının ne kadar anlamlı olmasını bekleyebilirsin ki diyebiliriz ama gene de sevmedim.
*Aslında bugün Kantoku Banzai! Yi de izlemenin dışında yapmış olduğum bir şey hatırlamıyorum.
*Beğendiğim ve param olduğunda ilk iş gidip alacağım ayakkabıya gidip ablamın alması nasıl bir şeydir ya? (ayrıca onun bana benzemeye çalışması nasıl bir şeydir aslında. Birkaç hafta önce saçını benimki gibi kestirmişti falan.)
*Tabi bir de bejeweled blitz’e yeniden sarmış olmak dışında.
*Gece de They Live’ı izlemiştim. Adam ölürken bakışları bana ben ölüyorum ama dünyayı kurtardım ne güzel hissederek ölüyorum hissini verdi. Öldü adam ya. Uzaylı paranoyası yeniden başladı.

28 Ağustos 2010 Cumartesi
*O’nunlayım! Birlikte baş başa geçirebileceğimiz son günümüz gitmeden önce. Sabah evden çıktığımda bunun ağırlığıyla midem çok kötüydü, sonra düzeldi biraz. Sina’nın evindeydik. Çünkü her ne kadar ailesinin evde olmayacağını söylemiş olsa da ben o evi toplanmış görmeye dayanamayacağımı biliyordum. Sanırım fazla güldüğümüz (ki gülünmeyecek anlarda güldüğüm için insanların bazı şeylere konsantre olamadığı gerçeği var :D) birlikte olmanın tadını çıkarttığımız şansımızı zorladığımız (Parantez içinde kocaman gülücük) günlerden biriydi ve umarım ki sonuncusu değildir. Çünkü her seferinde fark ettiğim şey; hala onunla birlikte olmaktan mutlu oluyorum.
*Sonunda AKP’nin EVET broşürünü de aldım. Ve ekstradan komünist partinin hazırladığı halk anayasası kitapçığını da aldım. Genelde yalnızca CHP’nin broşürlerini topluyordum ki denk gelmişken diğerlerinin hazırladığı tuzakları görmek istedim. (Aslında bir şey söyleyeyim. CHP bu konuyu çok basite indirgemiş durumda. Broşürleri eğer Evet çıkarsa neler olacağını anlatmaktan uzak. Yalnızca AKP’nin söylediklerinin doğru olmadığını söylüyor: Doğrusu Hayır: Çünkü bu anayasa değişikliği işsizliğe çare olmayacak diyor. Ama neden? AKP’nin bu konuda koymak istediği yasa nedir ve neden çare olmayacak. AKP nasıl bir yalan söylüyor bu yasasıyla ilgili. Bunları açıklamıyor, yalnızca hayır öyle olmayacak diyor. Bu yeterli gelmiyor bana. Tamam biz olanları biliyoruz ama bilmeyenler? Sen bunu açıklamazsan o da yalan yanlış açıklamalar yapan, saçma sapan karikatürlerle askeri bile aşağılayan AKP broşürüne inanır doğal olarak. Onların broşürünü de okudum tabi. Şok olduğumu söylemeliyim. Çok güzel yalan söylüyorlar. Söz uçar yazı kalır ya. (Herne kadar günümüzde artık televizyon sayesinde söyledikleri sözleri de tekrar önlerine sunabiliyoruz) Ama bu yazdıkları şeyler önlerine gelecektir. Umalım ki o sandıklardan kocaman bir HAYIR çıksın da onlar amaçladıkları şeylere ulaşamasınlar. Çünkü bu onları tutan partizanlara bile hayırlı olmayacak, keşke bunu anlasalar.)
*Metrobüste tacize uğramak. (İnsan denen hayvan!)
*Eve dönerken görmemem gereken birini gördüğümü sandığım paranoyasıyla kendimi saklamaya çalışmak. (Zaten asıl insan böyle dikkat çeker değil mi XD)
*Kiss kiss bang bang, Robert Downey Jr. Kesinlikle müthiş oyunculuk. Ayrıca filmdeki o anlatıcı rolünü de gayet sevdim. (Eğer parmağı kopmamış olsaydı bu olanların hepsinin oynayacağı o filmin bir parçası olduğunu düşünürdüm, ama adamın parmağını bir film için gerçekten koparmayacakları gerçeği vardı.)

29 Ağustos 2010 Pazar
*Moral bozukluğu. Uykusuzluk. Susuzluk.
*Hiçbir şeye gereğinden fazla katlanamadığım için ve soru işaretleri gönderdiğim halde bana bi 10 tane T yazdığı zaman, hala bunu yapmaya devam etmesine dayanamayıp çevrimdışı olduğum için ÖKÜZ dedi bana. Tamamıyla haksız. (Hatta bana ÖKÜZ dediği için kendisi ÖKÜZ hıh!!) Tamam sonradan herşey açıklığa kavuştu onun yazdıkları ben ona yazdıktan sonra bana geldiği için ben hala yazdığım halde inadına bana bunu yaptığını sanmıştım. Yalnızca msn sorunu imiş.
*Spellbound’u izlemeye çalışırken çok uykum geldi ve uyumaya gittim.
*Uyumamın bile bu evde sorun olduğunu anladığım gün bugündür. (Ben uyurken salondan gelen gürültüye uyandım ama yerimden kalkmayıp uyuyor numarasına devam ettim. En son ablamın yüksek sesle, bütün işi kendisinin yaptığını (ki beni tanıyanlar aslında bütün işi yaptığımı çok iyi bilirler) benim sürekli gezdiğimi ve gezmediğim zaman da odadan çıkmayıp uyuduğumu, eğer annem beni uyandırmazsa kendisinin uyandıracağını söylediğini duydum. Eşzamanlı olarak da odaya dalıp ben uykudayken üzerime saldırdı! Annemler almasa sanırım ciddi hasar verebilirdi. Ayrıca düşünün, uyurken bana bunu yapabiliyorsa bu evde rahat bir şekilde uyuyabilir miyim artık. Bir de ben uyandığımda kimse bana bu konu hakkında bir şey söylemedi. Eğer ben uyuyor numarasında olmasa idim bundan haberim olmayacaktı. Sonra uyandığımda da kardeşim bana öss sini mahvetmek mi istediğimi, bundan sonra gezmeye çıkmayacağımı söyledi. Kısaca yalnızca uyuyarak bile suçlu olabildim. Ne kadar güzel değil mi?)
*Bütün geceyi ağlamaya devam ederek geçirebilirdim. (
*Yarın Mustafa’nın veda pikniği var ve düzenlenmesine yardım ettiğim bir şeye GİDEMİYORUM! Kesinlikle mutsuzum ve Damla beni evden çıkarmak için çeşitli planlar yapmaya çalışmasına rağmen her geçen saat benim yarın orada olamayacağımı gösteriyor. (Üstelik bu konuda bana bağırmış olmasına çok üzüldüm. Yani ben istemiyor muyum gelmek ama bu sefer evde işler karıştı işte. Eğer o salak bana saldırmamış olsa elbette ki ben iznimi alırdım paşa paşa. Her neyse kızdığı şey gelmemem değil, yalnızca bu olaylara tepki göstermememmiş. Tabi tepki gösteriyorum ama artık sinirlerimin yıpranmasını istemediğim aşikar. Her neyse gene de bir şansım olabileceğini sanmıştım ama babam da şehirdışında imiş. İşte bu kötü şans!)

30 Ağustos 2010 Pazartesi
*Belki bir şansım olabilir diye sabah 9’da kalktım ama yoktu. Ayıcığıma sarılarak yattım. Damla kalkmamı istememiş olsa bütün gün o pozisyonda geçirebilirdim zamanımı.
*Buluştuklarında beni aradılar ağlamak istedim.
*Bütün gün Hitchcock filmi izledim. Sessiz filmlerinden biri olan The Lodger’da dahil olmak üzere.
*Akşam konuşurken gene konu eskilere geldi. Benim için sorun yok ama bu konudan sıkıldığını biliyorum. Ama bir şeyi daha biliyorum ki benim duygularım konusunda ne kadar açık davrandığımı gördüğün halde kendi kapalı kapılarını açmaya yanaşmıyorsun.

31 Ağustos 2010 Salı
*2 de uyandım. 11.52 de uyanıp saate bakmıştım aslında. Dedim ki “8 dakika daha uyuyayım. Tam 12 de kalkarım. Bir baktım 2.08 XD
*Kedimle birlikte 1 saate yakın kapının önünde oturup yaprakların rüzgarda sallanışını seyrettim ve kediyi sevdim. Ki kendisi çok içli bir kedidir. (Ne zaman üzgün olsam bu kedi ağlıyor. Oturuyordum işte kapının önünde, geldi biraz sürtündü, sonra yattı kucağıma, başını koluma gömdü, öylece durdu, kıpırdamadan. Kalktığında kolum baya ıslanmıştı:D Sonra gitti. Tabi bu yazdığım yalnızca Hüsn-ü talil biliyorsun. Gidişine kedim bile ağlıyor demek istiyorum:P)
*Sonra kalktım ve hafif fazla uzun olmayan bir film izleyeyim dedim. 1 saat 36 dakika olarak gördüğüm Cat On A Hot Tin Roof filminde karar kıldım. Ama 1 saat geçtiğinde gördüm ki film aslında 3 saat 36 dakika imiş. (Yani aslında film 1 saat 48.dakikada bittiğinde tekrar bir şeyi anladım ki film aslında 1 saat 48 dakika ama indirdiğim divx mpeg dosyasında film bittikten sonra ikinci bir kez daha başlıyormuş onun için 3 saat 36 dakika yazıyormuş.)
*The Rope; başladığında çok heyecanlandığım ama heyecanımı bir süre sonra sonlandıran bir film.
*The Rope izlerken başıma gelenler. Günümün bu kadar basit devam ederken, birden çok önemliymiş gibi görünmesine neden olduğunu söyleyebilirim. (Şimdi 17. Dakikasındaydım. Annem, babam, ablam odaya girdiler babamın bir tomografisini arıyorlarmış, onlar o kadar ses çıkarırken film izlenmiyor tabi, durdurdum. Sonra aklıma şey geldi, şimdi bir de Mustafa arasa ne komik olur dedim. Hay bunu düşünen aklıma XD. Telefonum çalmaya başladı. XD Meşgule aldım. Sonra dedim tamam ben aramadan bir daha aramaz zaten. Telefonum yeniden çaldı. Bu kez Cansu. Gene meşgule aldım. Sonra tekrar çaldı, bu kez mesajmış, babamlar gidince önce mesaja baktım, Tuluğ. Msnimi açtım, Sabri yazmış herkes seni merak ediyor noldu, tehlikede misin, swat yolayayım mı eve. Ben o sırada gülme krizi geçiriyorum. Geçince neden telefonlara cevap vermediğimi anlattım. Onlarda neden bu kadar beni aradıklarını anlattı. Facebook’um görünmüyormuş? Başıma bir şey geldi sanmışlar! )
*Mutfağa gidip geri dönmemek. Niye? Çünkü dolapta Kastamonu çekme helvası görünce dayanamadım, kutunun yarısını yemem gerekti. (Bayılıyorum ona!!! Tapıyorum hatta!)
*Bir konu daha var, bunu Erkin’le tartıştım bu gece. Şimdi buraya yazarak harcamıyorum ama bu konuda bir blog yazacağım bunun için de bekleyin diyorum.




Ve THE END ...Blog olayı bitmiştir! Çok teşekkürler (Kırgınım nokta)

2 yorum:

milen dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Kelebek dedi ki...

Mümkünse bir dahaki sefere yaptığın yorumu silme her kimsen?!

Yorum Gönder