27 Ekim 2010 Çarşamba

Şaşkın Ördek Yavrusu muyum? (:

Bu hafta müthiş heyecanlı bir hafta idi bence! Hani sevgili senaryo gösterme olayı dolayısıyla değil bu heyecan vericilik durumu. Mesele bambaşka benim için.
Tamam tamam 1,5 hafta sonra yazmaya karar verdiğim için kızmayın müsait olma durumu yani mesele. Ya da ruhunuzun müsait olması diyelim buna. Stresli olmak işte.

18 Ekim
Tamam pazartesi o kadar hastaydım ki okul yolundan geri döndüm. Çünkü otobüste bile nefes alamıyorken okulda daha kötü olacağımı düşündüğümden üsküdardan geri döndüm. Yağmurlu bir gün havası almış oldum ama sanırım bu havaya bir süre veda etmem gerekiyor. Ve şunu söylemeliyim ki ben hasta olduğumda yataktan düşebiliyorum. Bu bir gerçek. Ciddi anlamda denge bozukluğu yaşayabiliyorum sanırım yerimden kalkmamak daha iyi (:

19 Ekim
Tamam hastayım ama verilmiş bir sözüm vardı. Eski bir arkadaşımla buluştum. Tam olarak ne kadar zamandır görüşmüyoruz derseniz 1 sene olmuştu. Yeni halimi resimler dışında ilk kez görüyor yani! Felaket! Hayran kaldı! Şaşırdım. O kadar değiştim mi ben bir senede. Neyse bir sürü fotoğraf çektik işte. Haha gösteremem ama :D

20 Ekim
Sabah gene Fotoğraf Okuma dersi. İnanılmaz uykum geliyor bu derste yalnızca bir saat ama Sami hocadan bile daha az dayanabiliyorum.
Bugün Tuluğ’la sabah sabah mesajlaşırken aklıma çok güzel bir fikir geldi bunu paylaşacağım yakında.
Hocaya senaryonun istediği değişikliklerin yapılmış halini götürdük. Beğenmedi ve bu konuda konuşmayacağım onu söyleyeyim. Beni çok zorlayan bir mesele demek istiyorum bu senaryo onaylayıp sonra onaylamama durumunun. Bu yüzden sinirliydim. Cansu Damla ve tayfasıyla buluşmak üzere taksime gitmem gerekiyordu. Yolda bir ton sinirlendim gene. Fenikülerle geçmeye karar verdim Taksim’e. Turnikelerde benden önce geçen adam çok hızlı geçtiği için turnike sağolsun iki dönüş yaptı ve ikinci dönüş de bacağıma geldi. Canım çok acıdı küfrede ede gittim. Cansu sürekli arıyor falan, içmiş ve sarhoş olmuş. Geldikten sonra bir de bana yol tarifi veriyorlar şuradan gel diye o kadar sinirli bir şekilde gidiyorum ki suratına patladım telefonda çocuğun gelip biriniz alsın bir zahmet dedim!
Meydanda yürürken bir japon turist kafilesine rastladım. Rehberleri Japonca birşeyler anlatmaktaydı tek tek kelimelerin üstüne basa basa. Gülmem gerekirdi ama gülemedim sinirliydim. Cansu’ların yanına gittiğimde gene sinirli olacağımı biliyordum. Sineji’ye gittik. Mekan tamam da o merdivenler nedir abi?! Ben o merdivenleri çıkamadan ölürüm yani nedir bu! Aşırı derecede dik ve dar, korkutucu!

Bir ton laf yine işte. Zaten sinirliyim, saçma sapan cevaplar vererek insanları sinir ediyorum falan. Çıktık sonra oturmaktan hoşlanmayan bir insanım ve evime geç kalmak istemiyorum ne yapayım.

21 Ekim
Bugün kendime izin verdim arkadaşım! Marmara Üniversitesi beni bekler. Cansu Damla ile öğle arasında buluştuk onun. Sabah davası vardı, ertelenmiş gene kurtulamadı yani. Hukuk kantininde bir sinema öğrencisi olarak farkı hemen belli ettim tabi. Music Box vardı ve ben onun yanına gitmeden önce Serdar Ortaç çalıyordu. Gittim Frank Sinatra – New york new york açtım! Kulağımıza güzel bir müzik gelsin yani. İki üç güzel hareketle de yerime oturup bütün kantine havamı da attım. Yemeğimi de yedim. Sonra da en küçük(!) amfilerindeki derslerine çıktık iki dakika. En küçüğü bile bizim okulun yarısı kadar nerdeyse. Derse girmedik Kadıköy’e gittik. Umut gelecekti sözde. O gelene kadar ortalıklarda dolaştık işte. Aya Yolculuk aldım. Hatırlarsınız çocukluğumuzun kitabı işte. En son iki sene önce Savaş’ın çantasından bir Jules Verne çıktığında aklıma koymuştum bu kitabı almayı sonunda aldım okuyacağım tekrar. Yalnız bir avukat çantasından çıkabilecek son şeylerden biriydi. Çok eğlenceliydi belirteyim. Üzümlü ve vişneli muffin yedim. Tamam beğendim! Simit sarayındaki herkes bizim sevgili olduğumuzu bile düşünmüş olabilir diye düşünüyoruz ikimizde çünkü bildiğin Cansu ağlarken ona sarıldım teselli modu falan. Sonra Umut geldi, daha önce de defalarca başkalarına anlattığım büyük olay olan bir yere gittik. Büyük olay dediğimde gene yaşı büyük bir arkadaşımla buluşmuştum ve hani gayet de garip duruyoruz çünkü o yaşını gösteriyor falan. Girdik oturduk bir baktım yan masada bizim okuldan arkadaşlar. Ulan açıklaması da yok bu işin. Arkadaşım desem garip kaçıyor vs.vs. gitar hocam dersin sorarlarsa dedi artık yapacak bir şey yok. Gitar çalmayı da ne bilirim ya değil mi. Eve döneceğimiz sırada o kadar çok güldüm ki anlatamam! Gülmekten başım döndü, nefes alamıyorum zaten. Otobüste midem de bulanmaya başladı. Tam komedi bir geri dönüş yani.

22 Ekim
Hoca senaryoyu kabul etti, yorumsuz bırakıyorum bu durumu gene.
Ama Armağan’ın bu konudaki yorumu çok haklı. Gerçekten bir ilkim o okuldaki. Çıktıktan sonra Armağan’la buluştum işte. Nedir ne değildir gelecek mi gidecek mi? Hava soğuk ama yağmur yok. Kuru soğuktan nefret ederim. Mephisto’da oturduk. Midem çok kötüydü bir şey içmedim ama daha sonra gelmek üzere aklıma yazdım çilekli sıcak çikolatayı. Armağan’ı anlatmak isterdim ama yanlış anlaşılıyor sonra. Anlatmayacağım ama çok çok mutlu olduğum bir gün sonu geçirdiğimi itiraf etmeliyim. Özellikle bir şey dedi mutlu oldum, bir şey daha dedi daha da mutlu oldum modunda bir şey işte. Benim şu eve erken dönmelerim yok mu? Neyse şaşkın ördek yavrusuyum işte metroda nerdeyse yolumu şaşırıyordum. Eve dönüş falan filan gayet sıradan bir gün sonrası önemli olan ortası işte(:

Bu arada ilk buluşmada beni pantolonla gören ilk insan oldu XD

23 Ekim
Duş almamak için (tembellik tamamıyla) evden çıkmaya üşenmek. Kesinlikle benim tembelliğim. Poff! Ama gitmeyi çok istemiştim itiraf edeyim(: Sinemada film izlemeyeli baya oldu en son ağustosta gittim işte. Olmadı ayarlayamadık =(

24 Ekim
Cansu’yla birlikteyim. Aranmaktan (onun tarafından aranmaktan) ziyadesiyle mutluyum. Göztepe’de bir cafede oturduk. Çaprazımda çok saçma bir çift oturuyordu. Saçma dediğim apaçi gençlik işte öyle. Ben de gayet yayılmış durumdayım falan yani. Saç-baş dağınık. Zaten haftaya eğer uygun olursa saçımı boyatacağım ki. Kaşlarımın da artık düzeltilmesi gerekiyor. Sonra pideciye gittik ve bu konuda da konuşmayacağım. Sonra da Cansu’nun evine gittim. Bütün peluşlarını önüme serdi. Allahım süper şeyler onlar. Müthişler. Yumuşacıklar, ısırasım geliyor. Bir tanesini bana hediye etti bu durumda benim de ona bir pelüş hediye etmem gerekiyor. Ve aklımda bir şey var en kısa zamanda. (:
Eve geri döndüm. Sonrasını hatırlamıyorum desem yalan olmaz.

25 Ekim
Müthiş huzurlu uyudum. Yani inanamazsınız ne kadar huzurlu uyuduğuma. Hepsinin bir faktörü var işte yalnız. Otobüste bile uyudum nerdeyse bir senedir uyumuyorum otobüslerde. Serapların bugün çekimi var onlara yardıma gittim. İlk kez bir mezarlığa giriyorum ben. Aslında korkarım sanmıştım ama korkacak bir şeyim yokmuş. Ama mezar üzerine basmamak gerekir sanırım. Saygısızlık olmasın diye etek bile giymedim yani. Ama kolye gene de boynumdaydı. Neyse çekimlerde biraz aksilik çıktı ama olsun. Sonra Alican’ın evini görmeye gidiyordum. Armağan’a gelmesini teklif ettim. İşi yokmuş geldi falan. Mutlu olduğumu tekrar itiraf edeyim. Sonra Alican’ın evine yürüdük yürüdük yürüdük. Tabi ben gene kıllık yapıyorum bir yerimde durmam ki. Yolun ortasında yürümeye çalışıp Armağan’ı sinirlendirmek de bunlardan biri. (: Evi gördük sonra geri döndük. Sonra metrobüse binmek için durağa gittik ve inanamadım! O kadar kalabalıktı ki o kalabalıkta metrobüse binmek mümkün değildi o sebeple otobüs durağına gittik, neyse ki otobüsüm çok kalabalık değildi.
Ve Mecidiyeköy’den daha önce Sina’nın evinde beğendiğim küçük birşeyi buldum. Ve aldım birini hediyenin içine atarım diye tahmin ediyorum. O kadar şirinler ki.

Ve işte 2. Kez gördüğü halde hala pantolonla görüyor adam ya! İnanamıyorum ben pantolon sevmem kardeşim giymeyeceğim bir daha rezil oluyorum.

Bu arada bugün yazdığım bir cümle vardı üzerine alınmadı biliyorum ama onun için yazmıştım. Ciddi ciddi ateş gibi bir şeydi durum. Feci feci! Kesinlikle yerimde durmam(: Bıcır bıcır deniyor sanırım:D
26 Ekim
Sevelim sevilelim modundayım nedense. Serapların setindeyim gene. Sonra Alican’la tiyatro bölümüne gitmek için erken ayrıldım. Sonra Müjdat Gezen’e gittik. 7’de gelin dediler. Armağan’la buluştum. Gene Mephisto’ya gittik. Ve bu sefer inanılmaz tadı tatmış oldum.(:Çilekli sıcak çikolata tabi ki de bu tat! Ve Armağan çilekli hiçbir şeyi sevmiyormuş böylece umuma açık yerlerde seni deşifre ediyorum görüyorsun. Çileği sev ya(: Oturduk akşama kadar konuştuk vs.vs. Akşam Müjdat Gezen’in önünde hala daha saçma sapan hikayelerimi anlatmaya devam ediyordum. Ve bir de pot kırdım çok kolay inanıyorum ya her şeye. Tuttum bana noterle ilgili söylediği şeye ciddi ciddi inandım. Bildiğin saf modunda kaldım yani (: Her zaman ki gibi ağrımı öğrenen yeni birisi olarak doktora gitmediğime kızdı.
Ayrılırken acayip sarılmak isteği duydum ama frenlemek konusunda da üzerime olmadığı için sustum(: Sonra oyuncu bulduk ve eve geri dönüşe başladım eve 21.30 da geldim. Aşırı derecede acıkmıştım falan. Sonra da yattım uyudum.

Şimdi buradan da bana söylenmesi gereken şeyleri söylemen konusunda baskı yapardım ama söyleyeceğine inanıyorum yakında(:

27 Ekim
Son gün oley bitiyor bu yazımızda. Neden bugünleri yazdım çünkü değerli buldum diyelim.
Fotoğraf okumak dersinde gene uyumak üzereydim.
Bitmiş aşklar için kullanma kılavuzu: Aşklar artık garanti kapsamında olmalı! Süresi bitmeden biten aşklar için hayat geri ödeme yapmalı! Sabah sabah düşündüklerim işte.
He bir de bu var yazdıklarımı üzerine alıp alınmadığını merak ediyorum. Gerçek anlamda merak ediyorum kim diye söyler miyim hayır söylemem amam yazdıklarımı üzerine alınmalı bunu biliyorum!’
Tamam sizin dünyanıza karışmıyorum da kendi dünyamı istediğim gibi karıştırmaya hakkım var bunu biliyorum!
Bu sabah bir arkadaşıma (çok değer verdiğim birine ki kendisi bana psikolojik destek sağlayacaktı ama işleri yoğun olduğu için beni biraz salladı.) mesaj attım aradı beni. Yeni bir takım şeyler anlattım işte. İçinde bulunduğum ruh halini planlarımı vs.vs. Onayımı da aldım kısaca. Her ne kadar bir konuya takılmış olsa da. Herkesin tek istediği üzülmemem bunu biliyorum. Bunun için herkes dikkatli olmamı istiyor.
Otobüste telefonla konuşurken müthiş şirin görünüyordum sanırım (:
3 saatte evime döndüm! Yuh diyorum!
Kendimi bugün futbol oynuyormuş gibi hissettim. Geçen sene dizimin üzerine düşüp eklem ezilmesine neden olmuştum ya bugün yürürken bir anda dizim acımaya başladı sanırım gene pek de normal yürümüyordum.
Eve dönerken canım o kadar çok steakhouse burger çekti ki inip, burger king’e gitmeyi düşündüm o kadar yani.
Evet tamam bugünün de sonuna geldik. Bugün zaten eve gelip bir uyudum. Rüyamda da gördüm oh sen bana onunla(O kim biliyorsun kişisel sebeplerden ötürü adını yazamıyorum) konuştuklarınızı söyleyene kadar rüyamı da anlatmayacağım. Bildiğin psikolojik baskı evet (:

D. Şimdi gene kızacak bana burada hep birine konuşmuşsun niye buraya yazıyorsun diyecek ama şöyle bir şey var o şuanda burada değil ve ben bunu anlatmak istiyorum. Sabah gelip görsün istiyorum. Zaten uyumuyor (:

Tamam bu kadar dırdır yeter başınızı şişirdim affediniz(:
Herkese Mutlu Dünyalar ve Mutlu Rüyalar. (: (Çaldım evet bu sözü (:)

23 Ekim 2010 Cumartesi

Benim de MİM'im var!

Vallahi mimlenmek konusunda çok bilgim olmadığını söylemeliyim. Sevgili Şiva bu konuda bana bahsetmiş olsa da bu kadar çabuk mimlenmeyi beklemiyordum. Çabuk diyorum ama mimleneli baya oldu ben geç kaldım: Niye çünkü arabamı bilmiyorum ki!!! Neyse önce mim konusunu yazalım Şiva'dan çalarak.

Mim konusu: Yaşadığınız tüm sıkıntıları geride bırakıp, sevmediğiniz insanlardan,yapmaktan daral gelen işlerden uzağa tatile gidiyoruz. Bizi yolcu etmeye gelmiş üstelik gıcık olduğumuz herkes. Alayına çalımlı bir bakış fırlatıp arabamıza bindikten sonra geride kalanları çatlatırcasına müziğin sesini sonuna kadar açıp tozu dumana katarak oradan uzaklaşıyoruz.

Şimdi sizden istediğim, mimlediğim herkes bindiği arabanın resmini son ses açtığı şarkının adını,sözlerin bir bölümü ve söyleyen solistin resmini yayınlayacak.

demiş.

Geç olsun güç olmasın mantığıyla şimdi yazıyorum ve işte karşınızda benim seçtiğim araba :D Görenler şok olacak nitekim kendisinin ne olduğunu bile yazmayacağım.



Gördüğünüz gibi kendisi Sailor Moon'da Uranüs'ün kullandığı bu gri araba! Haha! :D

Şarkıya gelince hadi bunu gören bunu da tahmin eder diyorum sayır Sailormoonseverler.
Tabi ki de

Sailormoon 4 sezon açılış şarkısı olan Moonlight Densetsu/Moonlight Legend. Japoncasını yazmayayım ne de olsa anlaşılmaz gelecek onun için türkçesini yazıyorum(:

Üzgünüm, dürüst olmadığım için
Ancak rüyalarımda söyleyebilirim
Düşüncelerim kısa zamanlı
Görmek istiyorum seni hemen şimdi
Ağlamak üzereyim -- ayışığı
Seni arayamam da -- geceyarısı
Yalın bir yüreğim var, ne yapabilirim ki?
Gönlüm bir çiçek dürbünü.
Ay ışığının rehberliğiyle
Her zaman biraraya geleceğiz kaderle
Takımyıldızlarının parıltılarını sayarak
Haber veririm aşk nerede
Aynı dünyada doğmak
Mucize aşk
Bir kez daha gelmek için biraraya
Tanrım, mutlu bir son ver bana
Şimdi, geçmiş ve gelecekte
Sadık kalacağım sana
Unutamam gözlerindeki o sevgili bakışı
İlk karşılaştığımz o anki
On binlerce yıldızın arasından
Bulurum seni
Fırsata dönüştürerek her şansı
Böyle seviyorum hayatı
Yaklaşıyor büyük bir mucize.
Her zaman biraraya geleceğiz kaderle
Takımyıldızlarının parıltılarını sayarak
Haber veririm aşk nerede
Aynı dünyada doğmak
Mucize aşk
İnanıyorum buna
Mucize aşk


Sanırım insanlarla çok alakasız da olsa 4 sezon sailormoon'u açan şarkı benim de tatile gidiş yolumu gayet gaza getirerek açar diye düşünüyorum!

Kısaca BEN AY SAVAŞÇISIYIM! SENİ CEZALANDIRACAĞIM! GÖRECEKSİN!



Sevmedi Blog bugün beni onun için ikinci bir resim koyamıyorum. Bu arada başka şarkılar da çalabilirdim tabi ama sonra onlara inat olsun diye açmak istediğim şarkılar yüzünden gidemeyebilirdim tatilime :D

Tamam sustum ve gidiyorum işte (: Mimlemiyorum kimseyi sevgili
dostumuz blogunu kullansa idi onu mimlerdim ama hatta mimleyeyim bir dakika :D Böyle daha iyi

Görüşmek üzere(: Çok uzuyor bu yazılarım ya (:


Herkese Mutlu Dünyalar bugün bir blog daha sözüm var tutacağım (:

15 Ekim 2010 Cuma

Kendi Kendime Kendimle Konuşmalar

Sadece Senin Olmak İsterim Bu Dünyada

Birinin olmak istemiyorum, yazının ortalarına doğru neden böyle başladığımı anlayacaksınız.
Bugün yazıyorum ama bakmayın, bir haftadır bir şeyler yazmam gerektiğini düşünüyorum. İki gün önce kendim için hiçbir şey yapmadığımı fark ettim. Senaryo yazmaya çalışmak okul hayatını kurtarmak için benim için yapılacak şeylerden birisi değil.

Ben günlerimi nasıl geçirdiğimden çok arkadaşlarımla, arkadaştan yakınlarımla ve dostlarımla neler yaşadığımızı anlatmak istedim. O kadar saçma sapan anılarımız oldu ki, artık bunları paylaşmalıyım.

Daha önceki yazıma ekleyecektim ama unuttum, Zeytinburnu tres istasyonunda akbil gişeleri değişmediği için dokunmatik akbilimi kullanamadım! Bunun için İETT 'ye mi İBB'ye mi seslenmeliyim bilmiyorum, madem bir şeyi değiştirdiniz her şeyi değiştirin lütfen!

Salı günü, Cansu Damla ile buluşmak için yırtınıp durduk. Sonunda buluşabildik. Neyse ondan önce de günümün gayet seksi geçtiğini söylemeliyim, malumunuz ben arada sırada gayet seksi görünebilen bir hatunum. Neyse günün en ilginç ayrıntısını seçiyorum sizin için: Damla Maltepe’ye gelmişti beni görmeye. Birlikte yürüyoruz caminin yanındaki yoldan sahile doğru. Tabi siz hiç Maltepe’ye geldiniz mi? Bir kedi miyavlaması işittim yolun sol tarafında da bir siyah kedi oturuyor. Damla’ya kurduğum cümle: “ Bak kedi ne güzel miyavlıyor” iki saniye geçmedi: “Ama ağzı oynamıyor ki” Yolun sağ tarafında bir sokak satıcısı miyavlayan ve yürüyen kedi satıyor. Ses ondan geliyormuş. Maltepe’nin göbeğinde biraz fazlaca öldük gülmekten. D ile de buluştum ama onunla ilgili anılarımı kendime saklıyorum artık. Bir de Cihan aradı (hani güzel gözlü set arkadaşım) kendisini başka biri sanınca baya bir güldüm, umarım artık babasının telefonuna attığım mesajlardan sıkılmış ve beni düzenli aramaya karar vermiştir.

Çarşamba günü Cansu’larla buluştum. Üçünün hediyesi olarak bir beyaz gülüm oldu. Teşekkür ediyorum, aldığım en anlamlı güldü benim için. Karga’da(ki ne garip bir zaman rastlantısıdır bu anlatınca baya garip oldum) onlar içti ben yeşil çay içtim, neden mi çünkü riske girmek istemedim, ilaçlarımı bıraktım ama üzerinden 24 saat bile geçmedi. Sağlıklı yaşıyoruz. Cansu’lar gitti Umut’la yemek yedim. Kadıköy’de birlikte dolaştık, benden sıkıldı mı bilmiyorum, sormak da istemedim utandım. Sonra Şiva geldi, birlikte Karin’e gittik. Çok şirin bir garson ile birlikte benim ayrılık hikayemi dinledi Şiva. Özlemişim, harbiden özlemişim!. Onunlayken ilacın bir önemi kalmadı! İçtim! Ama ilaçlarla birlikte içince ne oluyormuş söyleyebilirim artık, dünyayı göremiyorsunuz arkadaşlar! Sakın böyle ilaçlar kullanıyorsanız içmeyin. Benden söylemesi. Ya da bir tarafına güvenen içsin. Ben bana yapılan sarhoş muamelesinden hoşlanmadım, herkese de ilaç içmiştim açıklaması yapılmıyor. Bir de herkesin I LOVA HAVANA rozetine takmasına takıldım. N’olur artık arkamdan söylenmesin şu cümle.

He bir de bugünün bir anısı sokakta yürürken rıhtıma doğru bir barda üç genç SADECE SENİN OLMAK şarkısını gitarla çalıp söylüyorlardı. Önce yalnızca biri söylüyordu. Duymak istemedim. Hızlı hızlı yürüyordum ki üçü birden gayet yüksek sekle söylemeye başladılar. Kulaklarımı kapattım. Bir süre sonra hem uzaklaştığımdan hem de artık o kadar yüksek söylemediklerinden duymaz oldum açtım kulaklarımı, bir apartman girişinde bizimkilerin gelmesini bekledim. Akşam bununla ilgili Cansu’ya yazdım paylaşayım:

“*sadece senin olmak isterim bu dünyada
*sadece sana ait olmak
*bir de
*hızlı hızlı yürüdüğümde
*daha yüksek sesle söylediler ya
*alay ediyor dünya benimle dedim.
*cidden alay ediyor dedim
*önce kargaya … bu kadar yakınken gidiyorum.
*ardından bu şarkı
*ardından kim bilir hangi densizliği yapacak dünya
*ama
*mutluyum!
*bunu bozamayacak.”
Araları çıkardım, önemsiz sahnelerdi diyelim.

Damla’nın cevabı:
“*bunları kim yazdı
*:D
*şarkı sözü gibi olmuş”

Perşembe günü, okuldaydım, hocanın gelmeyeceğini bilmediğimiz için okula gelmiştim gene pek de geç olmayan bir saatte, bir ton ıslanarak, şemsiye sevmem, özellikle kaçınıyorum bir de şemsiyeden sanırım. Yağmur altında ıslanmak güzel şey. Öğleden sonraya kadar bekledik gelmedi, gitmek en güzeli. Gitmek… Gitmek her anlamda gitmek istedim. Bu sabah kendim için bir şey yapmadığımı fark edip girdiğimi reddettiğim depresyonu bile yok edebilecek güce sahipmişim işte. Özde’ye arkadaş olarak değer verdiğimi çok daha net anladım bugün, karakterini seviyorum! Bir de bana fark ettirdiği bir şey var o senaryoda topun kadının ayağına gelmesi harbiden SailorMoon’da Chibi-usa’nın Pu’sunun Usagi’nin kafasına düştüğü sahneye benziyor. Bu kadar etkiliyor işte beni kendisi.

Banyodaki ışık oyununa o kadar hayran kaldım ki keşke bunu yapay olarak biz de yapmayı başarabilecek olsak ama bu tarz şeyler kendi doğallıklarıyla kalmalı.

Artık şunu biliyorum ki: İnsanlar benden mesaj aldıklarında zıplayan bordo Meksika fasulyeleri oynamıyor bir yerlerinde. Ben arkadaşlarımdan mesaj aldığımda bunun için çok seviniyorum bazen cevap veremesem de. Ama aynı etkiyi artık yarattığımı düşünmüyorum. Saçma saatlerde de olsa (hatırlarsın SBY bana sabahın 5’inde mesaj atmıştı ne kadar kızsam da sevinmiştim mesajı gördüğüme işte) mesaj gelmesine sevinirim. Ama artık benden sabahın kör saatinde ya da gecenin bir vaktinde mesaj aldığı için sevinecek kimse olmadığı görüşündeyim, ve kime haksızlık ediyorum bunu söylerken bilmek istiyorum! Hatta benden mesaj almadığına sevinecek insanlar tanıyorum sanırım.

Cuma günü, bugün işte, senaryo onaylandı bazı eksikleriyle tabi. Bunun hakkında konuşmayacağım zaten benden sonunda bu konuda bir şeyler duyarsınız eminim. Benim için sancılı bir süreçti ama geçti gitti. Bugünü sevdim aslına bakarsanız, saçlarım olduğundan çok daha yüzüme yakışır duruyordu bugün. Boyum biraz uzadığı için (bilmeyenler için söyleyeyim 1.65 imişim) daha da mini hale gelmiş eteğimle yeniyetme japon liseli kızları modunda idim. Tabi bu durumun ben de yarattığı sonuçları bir kişi sevgili taciz mesajlarımla öğrendi. Üzgünüm, biraz fazla sıkılmıştım derste ve uğraşılabilecek en güzel şey sendin! Yağmurun yağışını sevdim, fazla ama usulca. Üstelik arabaların sıçrattığı yağmur suları umurumda bile olmadı.

Yeni bir koku buldum, yanıma oturan yağmurda ıslanmış adamdan gelen yağmurla karışmış parfüm kokusu inanılmaz etkileyiciydi. Ve ben de o gün yağmurdan sonra açan kiraz çiçekleri gibi kokuyordum belirteyim.

Ayakta kitap okuyanları anlamakta güçlük çekiyorum otobüslerde. Yani bir sürü etken var dikkat dağıtıcı; insanlar geçmeye çalışıyorlar, bir yere tutunma sabit kalma çabası var, hareket halindeki bir otobüstesin. Okuduğun şeyi ne kadar algılayabilirsin ki? Tamam ben de okulda sesli ortamlarda kitap okumuş adamım ama insanların seslerine dikkat etmeye başladığım anda kitap okumayı bırakırım. Zaten daha önceki bloğumdan kitap okuma atmosferi yaratmayı sevdiğim gerçeğini biliyorsunuz.

Eskiden olduğu gibi günlüğümü gene defterimde tutmaya başladığımı söylemiş miydim? Ve bu kez başkasına vermeyeceğim bir defter. Çünkü benim yazdıklarımın yanında dostların bana yazdığı cümleler de bu deftere renk katıyorlar.

Bir haftadır bir şey deniyorum arkadaşlarım üzerinde. Sinemacı olan olmayan hepsine aynı hikaye. Anlattığım şeylerde mantık hataları var. Öyle şeyler söylüyorum ki birbirini tutmayan şeyler oluyor. Bir tek kişi bile düzeltmedi, ya da sormadı. Ama senaryolarda mantık hatası bulmaya çalışıyorlar da? Arkadaşlar hayat da bir senaryodur. Neden bu mantık hatalarını sorgulamayı düşünmüyorsunuz?

Bugün kendim için bir şeyler yapmalıydım. Öncelikle bir haftadır izlemediğim bir filmi izlemekle işe başladım sonra da bu blogu yazıyorum. Yazarken de kanıyorum. Gerçek anlamda kanamaktan bahsediyorum içim değil kanayan. Kanıyorum.

Fazlasıyla kişisel biliyorum, ama anlatmak işte, bir haftadır kime neyimi doğru düzgün anlattım ki. Basit cevaplar, kaçamaklar ya da çok büyük sırlar. Bilmiyorum cümlesinden sonra insanların hemen açıklama yaptıklarını fark eder misiniz? Biliyorsun ama bilmiyorum diyorsun, ben de o kadar çok kullanıyordum ki artık açıklama yapacaksam bilmiyorum kullanmamayı öğrendim böylece bir anlamı olacak bilmiyorum demenin benim için. Yoksa aslında bildiğim pek çok şeye bilmiyorum cevabını vererek insanları susturduğumu biliyorum.

Biliyorum, biliyorum ki ben susacağım, susarak konuşmak ne kadar erdemli bir davranıştır.

Gözlerim kapanıyor, ama bu akşam uyumayacağım, öyle ki kendime adadım bu akşamı!

Evet kan kaybediyor olduğum için uykum geliyor

Uykum geliyor

Uykum gel…

Uyku…

U…

Yarın İstanbul Modern’e gitmek istiyordum halbuki.

Gördüğünüz üzere ben mesutken de rahat değilim Sait Faik’in söylediği gibi.

Herkese mutlu dünyalar.








P.S: Adamı uğraştırmayın intihar ettim dedim mi demedim, basit bir kanama dedim! Madem mutluyum madem direniyorum niye intihar edeyim delirtmeyin adamı, aramayın saçma sapan. Dostlar (: (Bipolar tepkileri)

7 Ekim 2010 Perşembe

Yağmurlu Bir Güne Uyanmak Mı Yaşanan?

“Bu sabah yağmur var İstanbul’da, gözlerim dolu dolu oluyor bilinmezliğe” çalmadı bugün mp3’ümde, sırası gelmemişti henüz ama bu sabah İstanbul’da yağmur vardı.

Ben evden çıkarken hava kapalıydı, otobüsteyken başladı usul usul yağmaya, indiğimde yavaş yavaş yağıyordu, vapura bindim. Böyle bir günde yapılacak en güzel şey: saat 9.30.

Kabataş’ta vapurdan indiğimde deli bir yağmur vardı, vapurdan inen insanların kaçışları beni eğlendirdi. Neden kaçarsın ki bırak yağsın gökyüzünün gözyaşları, hiç sizin gözyaşlarınızdan kaçıyor mu toprak, bak o yerinde duruyor işte. Arkadaşımla Sirkeci’ye gidecektim, erkenden gitmiş olmamak için Kabataş’taki Kahve Dünyası’na oturdum. En son SBY ile gelmiştim, ne güzel bir gündür onunla oturup konuşmak. Dışarıda yağmur kahve Dünyası’nda ben sıcak çikolata içip sinema dergimi okudum: saat 10.

Sirkeci’de dolaştım yağmur yağmıyordu.

Soğuğu içime çektim, yağmuru kokladım, yağmur sonrası dünyayı yeniden tanıdım, herkes kaçarken ben yürüdüm, şemsiyem bile yoktu. Sevdim bugünü, müziğimi, atmosferimi, görünüşümü, içimden geçenleri.

Kırmızı rujuyla bir kız durakta bekliyor, rüzgâr esiyor, saçları dudaklarına değiyor, bazısı kalıyor, bazısı ters rüzgârla tekrar arkaya düşüyor, rüzgâr benimle oynuyor bugün.

Geri dönüşümü tekrar vapurla yaptım, yağmur yağıyordu, vapur kalabalıktı ve dışarıda kimse yoktu, o soğukta kimin aklına gelir ki dışarıda durmak… Bir delinin geliyor tabi, sıkıldım, yağmur vardı ben içeride kapalı kalmışım gibi hissettim, yağmurun denize bir damla daha bırakışını, çoğalmasını, denizle gökyüzünün buluşmasını izledim. Vapurdan indiğimde yağmur yağıyordu, gene insanlar kaçıştılar gene her şeye inat usulca yürüdüm, kulağımda Singin In The Rain, işte gerçek kader kendisi.

Eve geldiğimde hüzünlü bir yağmur gününe uyan bir şarkı vardı kulaklarımda Grup Vitamin’in İstanbul’da şarkısı. Onu koydum facebooktaki profilime, sevgilim birkaç saat sonra uyandığında bana, o şarkıyı uyumadan önce dinlediğini söyledi. Bense o uyurken paylaşıyordum bu şarkıyı. Bilmiyorum o neye inanır ama duygular insanları birbirine bağlıyorlar.

Aslında bugün bu kadarla sınırlı değil ama anlatmayacağım,
Bugün özel bir gün, çünkü kelebekler yağmurda uçamazlar.

5 Ekim 2010 Salı

Onun Kitabı, Benim Atmosferim

Kimse bana inanmıyor ama ben hala aynı görüşü savunuyorum: Nasıl bir kitap okursanız okuyun, nasıl filmler izlerseniz izleyin sizin de o filmin atmosferine uygun atmosfere ihtiyacınız var.

Bu nereden çıktı diye sorarsanız dün sevgili sevgilime Kafka okurken sessiz sakin ve loş bir ortama ihtiyaç duyduğum için Feyzi hocanın kapısının önüne oturup okuduğumu söyledim. Zaten çok sinematografik bir duruşla kitap okuduğum için kitabı okurken aynı zamanda bu anı hafızama kazıyordum, çünkü fotoğraf çekecek kimse yok o sırada.

Bilmiyorum benim için hep öyleydi ben Kafka’yı hiç çok aydınlık bir ortamda okuyamadım, çünkü anlamıyordum. Karanlığa yakın loş ışıklarda, sessiz sakin okumayı tercih ettim. Bu Dönüşüm’de de böyleydi, Dava’da da, diğer hikayelerinde de böyle. O atmosfere girmeye ihtiyacınız var yoksa onun ne anlattığını nasıl anlayabilirsiniz ki.

Ya da Hakan Günday’ı eğer 10 sayfa okuyup bırakıp sonra tekrar 10, 10 okumuş olsam bir anlam ifade etmeyecek. Kinyas ve Kayra’sını tek bir günde bitirdim, kitap okumaktan başka nadiren lavaboya ya da yemeğe giderek zaten yalnızca onu okuyarak 3,5 saat harcadım o kadar. Çünkü kitap öyle bir kitap, oturup okuyacaksın, başka bir şeyle ilgilenemezsin.

Her neyse aynı şey film içinde geçerli. Tabi ben çoğunlukla korku filmi izlerken bütün ışıkları açıyorum çünkü geceleri uyumam gerekiyor. Ama özünde her şey aynı eğer o filmi, kitabı anlamak istiyorsan atmosferine uyacaksın. Karanlıksa karanlık, aydınlıksa aydınlık, kendini o atmosferin içine atacaksın, hissedeceksin ve içinde yaşayacak karakter. Yoksa okuduğunu yada izlediğini söylediğin pek çok şeyi boşuna izlemişsindir.

Görüşüme katılmazsınız ayrı mevzu ama ben anlamak için içine girmek gerektiğini düşünenlerdenim, ve belki de bu yüzden fazlasıyla etkilenebiliyorum ve belki de bir gün içine girdiğim atmosferden çıkamam :D
Herkese bol bol atmosferli dünyalar(:

4 Ekim 2010 Pazartesi

Mutlu olmak için (:

Dün bana olanlar…
Bu aralar fazlasıyla susuyorum, hani belki konuştuğumu duyuyorsunuz ama gerçekten konuştuğumu düşünen kaç kişi var merak ediyorum.

Neden suskunum? İlaçlarımı içiyorum ve bir iç hesaplaşma yaşıyorum ve bugünlerde bu hesaplaşma fazlasıyla yormaya başladığı için konuşamıyorum. Bugün merdivenlerden düşmek gibi bir şeye bile neden oldu aslında. Ne düşünüyorsun dersen: Her şey bu kadar kolay olabilecekken neden karmaşıklaştırdığımızı kısaca insan doğasını çözmeye çalışıyorum. Düşüne düşüne nereye varacağımı da söyleyeyim: hiç!

Şimdi yazmaya buradan başlamış olsam bile bu bir iyimserlik yazısı olacaktı, çünkü sabahki düşüncelerimin tam tersini öğleden sonra yaşadım. Sabah pesimist düşünürken öğleden sonra ufacık bir şeyle daha olumlu düşüncelere sahip oldum. Peki nedir bu ufacık şey? Minicik bir kabın içine sıkıştırılmış çilek kokusu!

Kendimi Uğur Özakıncı’nın bir hikayesinde gibi hissettim. Sabah uyandığında bütün mahalleyi o güzel kokunun sarmış olduğunu ve bu kokunun da insanları daha kibar, mutlu, neşeli yaptığını görüyordu. Ertesi gün gazetelerde bu kokunun yakınlarda patlayan bir parfüm fabrikasından geldiğini öğreniyordu. Fabrika patlamadı bizde ama bütün bir sokağı kaplayan çilek kokusunu duydum daha sokağa gelmeden başlayan kokuyu içime çektiğimde sanki içimdeki bütün olumsuz düşünceleri çevirdi yok etti. Tamamıyla mutlu etmek için kokusunu etrafa salıyor diye düşündüm, mutlu oldum. Ve sokaktaki o adamdan bir çilek kokusu aldım. Hani koku da şeker gibi, görünüşü de pembe pembe çok şirin. Fark ettiniz değil mi size sokaktan aldığım minik plastik bir kap içerisindeki çilek kokusundan sanki dünyadaki bütün mutlulukların sebebiymiş gibi bahsediyorum. Çünkü ben abartı insanıyım biliyorum. Ama kokuyu duymanız gerekiyordu.

BU NEDENLE;

Aldım çantama attım eve kadar o kokuyu getirdim, sonra dolaba astım, eminim bundan sonra benim çilek kokulu parfümümü duyumsayacaksınız ve belki de bu kokuyla siz de kendinizden geçeceksiniz kim bilir.

Uğur Özakıncı’yı severim nokta.

Ayrıca çilek yemeği de severim, ama sonbaharda çilek yok ki…

Ayrıca mutlu olmak için çok şeye ihtiyacınız yok bir çilek bile yeter (:

Çilek kokulu dünyalar (: