31 Aralık 2010 Cuma

The Melancholy of Humanity

The Melancholy of Humanity

Yılbaşında ne kadar çok eğleniyorsunuz farkında mısınız? Yalnızca burada değil bütün dünyada yalnızca acı içinde kıvranan o acılı insanlar dışında bütün dünya eğleniyor bugün. Ben eğlenmiyorum, her yılbaşında olduğu gibi kendimi eğlenecek kadar dünyadan soyutlamadım.

Bana diyorlar ki dünyada yaşamıyor gibisin. Aslında yılbaşında deliler gibi eğlenerek siz yaşamıyorsunuz bu dünyada. Tamam eğlenilir ama eğlenmenin bazı ölçütleri var diye düşünüyorum. Kendinizi bir daha hiç yaşamayacakmış bu gece ölecekmişsiniz gibi eğlenceye kaptırmaktasınız. Ben hiç eğlenmem demiyorum üstelik Armi olsa belki ben de sokakta ya da kendi hazırladığım bir gecede olurdum. Ama eğlensem bile hüzünlüyüm değil mi? Aslında bu da bir gizem işte, benim neden gülümsememi suratımda tutamadığımın sebebi. Aşırı duyarlılık diyoruz sanırım buna. Sizinle eğleniyor sonra acılı insanların bugün eğlenemediğini düşünüyorum. Yemek yerken de aynı sorun, temiz sıcak suyun altındayken de aynı sorun, yeni bir şeyler aldığımda da aynı sorun var. Ben mutlu olsam bile mutluluktan gözlerim kara gezemeyecek insanlardanım, insanların acılarını anlamamız gerekiyor. Ve işte siz bunu yapmıyorsunuz, yanlış anlamayın bir tek ben böyleyim hepsi aynıdır demiyorum diyemem çünkü bu Sami hocalık yapmak olur ve ben bunun bana yapılmasından hoşlanmıyorum.

Sanırım kimseye karışmaya hakkım yok, ben duyarlıyım diye gezinirken aslında duyarsız da olabilirim bilmiyorum. Ama hala savaş yaralarını saramamış hala savaştaymış gibi yaşayan hala aç susuz insanlar var ve böyle bir dünya düzeni içinde eğlenceye harcanan kim bilir ne kadar büyük paralar.

Kendimi yorgun hissediyorum tekrar ve tekrar. Üzgünüm eğlencenizi bölmek değil amacım. Ben yalnızca düşüncelerimi paylaştım. Şimdi ben de film izlemeye ya da en sevdiğim şeyleri yemeğe gideceğim muhtemelen ama aklım hala insanlığın melankolisinde takılı…

Aslında bu yazıyı iki şekilde düşündüğümü söylemem gerekiyor. İlk kısmı bitti. İkinci kısmı ise şimdi başlıyor. Tahmin edersiniz ki aşık insan aşkını her an yanında ister, her fırsatta ona kavuşmak başlıca amacıdır. Ben de onu yanımda istiyorum ama işte askerlik böyle bir şey. Telefonda birlikte mutlu bir yıl dilemenin yanında gene özel olarak onun için söylemeliyim en güzel şarkıları. Sevgilim, umarım bu yıl birlikte huzurlu ve mutlu geçer. En güzel dileklerim hep seninle. Daha ayrıntılı olarak yazacağım sana, ilk mektubun geçecek eline. Gördüğünde gözlerindeki ışıltıyı görmek en büyük arzum aslında.
Çok özledim.

Gördüğünüz gibi aslında bütün fiziksel ve ruhsal olaylar, yapabildiğimiz ve onların yapamadığı ölçüde lüks sayılır bizim için. Kendimi bu dünya düzeni içinde şanslı sayıyorum, hem yaşayabildiğim hem de aşık olabildiğim gerçeğinin farkında olabildiğim için. 2010’un son aylarının en şanslısı benim, tabi bu durumda sen de şanslısın (: 2011’de daha mutlu daha huzurlu ve daha şanslı olmamızı diliyorum sevgilim(:

Mutlu ve duyarlı dünyalar efendim,
Biliyorsunuz ki kimseye şahsi olarak yazmadım bu söylediklerimi, yalnızca abartılmış eğlence anlayışının ne kadar yanlış bir düşünce yapısı barındırdığını söylemek istedim, tabii ki eğlenilecek sürekli yas tutmamız beklenmiyor bizden. Kırılmayın lütfen, umarım derdimi anlatabilmişimdir.

30 Aralık 2010 Perşembe

Eksik Kalan... Aralık 1

Bu aydan itibaren tekrar günlük yazmaya başladığımı söylemeliyim. Mayıs ayına kadar bütün günlüklerimin başlığı aynı olacak. Kimseyi okuması için zorlamıyorum, okursanız sevinirim, okumazsanız neden okumadın diyemem. Eğlenceli değil Aralık ayı, hasretimin başlangıcı olarak biraz sıkıntılı. Keyifli okumalar.
10 Aralık 2010 Cuma
*Sabah bindiğim otobüsün tavanından su akıyordu ve baya bir ıslandı çantam. Nereden geliyor bu kadar su ve aşırı derecede yağıyor yağmur bugün? Hâlbuki düne kadar bir şey yoktu ki. Yağmuru seviyorum. Otobüsün içinde şemsiye açtılar resmen. Komikti ama işte tavanından damlayan sularla hiç de kapalı bir araçta olduğumuz izlenimi yaratmıyordu.
*Sinir oluyorsan sinir oluyorsundur!
*Konuşmak istediğim çok şey var ama konuşacak zaman yok artık.
*Türk dili vizesi olduk. Zannedersem ben sınav olmayı seviyorum. (Belki de kopyayı seviyorumdur)
*Öğle arasında Cumhuriyet’in notlar kısmını da bitirerek, kitaplığımın tozlu raflarına ekledim kendisini.
*Bugün gene kimseyi görmek istemiyorum, kitabımı gene geçen seneki ve ondan önceki seneki yerimde üst katın pencerelerinin önünde okuyorum.
*Dersten sonra Osmanbey’de buluşup yemek yedik. Ne kadar yağlı yemekler yapıyorlar ya. Çok yağlı yemeklerden hoşlanmıyorum.
*Dolaşırken tek başıma o soğukta bijuteri önünden geçerken bir taç gördüm. Çok beğendim gittim aldım. Çok şirin. Kenarında gülen bir smiley var.
*Eşyalarını eve bıraktıktan sonra yoldayız işte. O nereye mi gidiyor? Konuşmayacağım işte.
*Ama o kadar gitmesini istememişim ki ben yoldayken beni aradı ve otobüsün kaza yaptığını söyledi.
*Akşam beni aramadığı için sinir oldum. Hâlbuki ki bana onu arayabileceğimi söylemişti ve onların yanında benimle konuşmak istemedi bile. Üstelik ben o sıralarda onun için söz bilekliklerimden birini yapıyordum ve sinirimden bir sıradaki düğümleri yanlış attım.
*Yeni telefonum var artık!
*Bilgisayar gene kafayı yemiş durumda. Eski telefonumda sakladığım güzel mesajlar vardı, özellikle Armi’den gelen mesajlar. Bunları pcye geçirirken pc kapatınca kendini, kaydedilmemiş olduğu için yazdığım her şey gitti. Ve yazdıkça telefondan da silmiş olduğum için sinir küpüne döndüm, her şey gitti.

11 Aralık 2010 Cumartesi
*Son gün İstanbul’daki. Ben evden çıkarken kar yağıyordu. Karşıda hiç değilse yağmura döndü durum.
*Allahım hep beni mi bulur böyle manyaklar? Bindiğim taksinin şoförü resmen önüne bakmayıp sürekli bana döndü gideceğim yere kadar.
*Evi toplamasına yardım ettim. Halbuki çok önceki konuşmalarımızdan hatırladığım kadarıyla ev temizliğine kimsenin yardım etmesinden hoşlanmıyordu. Valizi de hazırladık, sonra evi kapattık ve çıktık. Söylemesi yapmasından daha kolay geliyor. Ağlamak istemiştim.
*Önce beni bıraktı metrobüse. Son vedamızdı 5 ay sonrasına kadarki, son ayrılık. Ağlama dedi ağlamadım. O taksiye bindikten sonra ağlamamak için arkasından bakmamaya çalıştım. Biliyorum uzaklaştığını görürsem kesin ağlardım.
*Kardeşimin kabadayı tavırlarından hoşlanmıyorum ve üstelik eskiden evde en sevdiğim insandı. Çok değişti. Ergenlik böyle bir şey demek ki.
*Saat 20.00 de otobüsün hareket etmiş olması gerekiyordu. Hiçbir haber alamadım. Bütün gece bekledim. Herhangi bir mola yerinde beni arayabilir düşüncesiyle 3 e kadar oturdum. Sonra uyudum. Ama endişe etmeden duramıyor insan. İyi olmasını ummaktan başka da bir şey yapamıyor böyle durumlarda.
*Resim dosyalarımı düzenliyorum nasıl 5gb resim olur pc de ya. Şaşırmış resmen!
*Yarından itibaren sayacımı başlatmam gerekiyor. Kaç gün kaldığını değil kaç gün geçtiğini sayacağım. Matematiğim kaç gün kaldığına yetmiyor diyerek espri bile yapmış sayarım kendimi.

12 Aralık 2010 Pazar (1.GÜN)
*İlk aramasına yetişemedim! Ama numaraya bakılırsa şimdi gideceği yerde olmalı.
*Ablamla alışverişe Optimum’a gittik. Tabi yalnızca ikimiz değildik. Sonradan geleceğini öğrendiğim arabesk şahıs var. Çiğdem’e palto aldık. Ben bir pantolon beğendim (Ben ve pantolon! Tabii ki de Armi geri dönene kadar kendime dikkat etmem gerekiyor.) Ve tabii ki ablama şantaj yaparak Mangoda beğendiğim elbisenin yarısından fazlasını ona ödettim. Zannedersem bunun adına kötü kardeş diyorlar. Ama yapacak bir şey yok. Hoşlanmıyorum ikisinden de. Ve elbisenin kemerini ısrarla istediğim için elimdeki bedeni depodan getirdiler ve biraz geç oldu. Sonra neymiş efendim Palladium’a gidecekmişiz! Ha ne var çok merak ettim neden oraya gidiyoruz diye gittik. Yemek yiyecekmişiz! Burger yememe sözümü hatırlarsanız doğal olarak Burger yemeyeceğim dedim. Onun yanında Popeye’s midir nedir o vardı. Oraya gittik. Oraya gideceğime KFC’ye giderdim de neyse işte. VE sonra tabii ki de oturacak yer bulamadık. Bunların peşinde elimde tepsilerle dolanmak artık sinirlerime dokunmaya başladığında bir bayan ve kızının yanına gidip oturup yiyip yiyemeyeceğimi sordum izin verdiler oturdum. Sonra onlar da oturdu. Ben olmasam bunu bile yapamayacaklardı kısaca.
*Ama ama ama Le Petite Prince parfümü Sephora’da da yok ki! Nerede bu parfüm!
*Eve geri dönüş. Annem istediğim böreği yapmış, ben de poğaça yapmasına yardım ettim. Çok hamaratım ya.
*Lezbiyen karşılaşmalar diye not düşmüşüm telefonuma. Palladium’da Bershka’da bir hatun yüzünden yazdım bunu. Ben bir elbiseye bakarken geldi elbiseye dokundu, yüzüme baktı. Ben gittim başka yerlere bakarken gene yanımdaydı falan. İnsan şüpheleniyor tabi.
*Yarın okula, ardından Armi’nin evine gideceğim. Biraz erken yattım. Ama uyuyamadım. Ne düşündün dersen, güzel şeyler düşündüm. Sen geri döndüğünde yapabileceğimiz bir listem var gibi bir şey. Kısaca gözlerimi uykuya seninle birlikte kapadım…
*Bugün Tuluğ dedi ki Armağan’dan jön olmazmış, yardımcı erkek oyuncu olurmuş. Şimdi şöyle bir düşününce bu hatuna sorsanız en sevdiğin oyuncu diye cevabım hemen yardımcı rolleriyle ün yapmış olan Gary Sinise olur :D Armağan oyuncu olsaydı ve cidden yardımcı erkek rollerinde oynasaydı sanırım( Ne sanması kesinlikle) favori oyuncum olurdu.

13 Aralık 2010 Pazartesi (2.GÜN)
*Okuldaydım, yoklamamı verdim. Sonra Armi’nin evine gittim. Bugün yağmur yok hava soğuk ve esiyor. Doğal olarak kalın giyindim. Tabii benim ne kadar kalın giyinmiş olabileceğimi siz düşünün.
*Armağan olmadan Armağan’ın evine 2.gidişim. Bu kez onun gelişi 5 ay sonra. Eve girdiğimde beni gene aynı koku karşılıyor. Ev hala huzur kokuyor. Ama neşesi yok işte yani benim neşem yok aslında. Ev yalnız, ben yalnız, iki yalnız biraz dertleştik ben yatağa uzandım, ev anlattı. O anlattı ve dinledim. O sırada telefon çaldı. Arayanın o olduğunu biliyordum. Gözlerim doldu.
*Çiçekleri suladım. Kitaplığından okumak istediğim kitapları aldım. Mutfakta unuttuğun muzu aldım çöpe attım. Su dolmuş mu diye baktım, dolmamıştı. Kalan çamaşırları katlayıp dolaba kaldırdım. Evde her şey yerli yerinde yani (Senin dışında). Çıkarken kapıyı 3 kez kontrol ettim.
*Otobüse bindim, Harbiye’de indim. Düşündüm. Taksim’e yürümeyi göze alamadım hava soğuktu. Yazın birlikte yürürüz dedim otobüse bindim. Taksim’den tekrar otobüse, Kadıköy’den tekrar otobüse bindim. İneceğim durağa geldiğimde düğmeye basmayı unuttum. Hepsini saat 1’e kadar yapmış oldum.
*Duş aldım. Suyun beni ağlatacağını biliyordum. Ama çok ağlamadım, vallahi bak.
*İzdivaç programındaki saçma insanlara baktım. 25 yaşında bir erkek 30-35 yaşında olgun bayan istediğini söyledi ve bir sürü daha saçma insan. (Şunu da söyleyeyim bu adama 18 yaşında bir kız talip olmuş dün ben izlemedim tabi. Kızla konuşmuş ve bugün karar anı vardı, annem açmış oradan gördüm. Adam kız evlilik dışı biriyle birlikte olduğu için onu reddetti. Çok güldüm. Vallahi çok güldüm. Bu kadar saçma olmayı nasıl başarıyorlar?)
*Salonda oturmak beni fazlasıyla üzmeye başladı bugün. Evdekilerin davranışlarından rahatsız oldum ve gene kaçtım odaya. İlacımı içtim. Bu kez uykum gelmedi.
*Nightmare Before Christmas’ı izledim sonunda!
*Yeni bir karakterim var. Bunu acilen temeli sağlam bir hikayeye oturtmalıyım. Belki de 6.sömestr filmim bu karakter üzerine olur.
*Uykum olmadığı halde moral bozukluğumdan erkenden yattım. Defalarca uyanmama rağmen yerimden kalkmadım.

14 Aralık 2010 Salı (3.GÜN)
*Annem sabah elini yaktığı için ev işlerini tamamladım.
*Pazar günü aldığım pantolonu giydim. Annem ısrarla aldığım gün pantolonun bana olmayacağını iddia etmişti.
*Cansu’nun dersi bitmeden evden çıkmam gerekti. Çünkü annem artık gitmeyecek misin diye soruyordu. Maltepe’den otobüse bindim. Cansu’yla Kadıköy’de buluşup, Erenköy’e gittik. Mado’da oturduk. Tabi bir takım aksiliklerimiz olmasa çok daha eğlenceli bir gün geçirebilirdik. Ama kader işte.
*Mado’nun en görünmeyen köşesinde başörtülü bir kadın ve kadından baya yaşlı olduğu göze çarpan bir adam öpüşüyorlardı! Gördük evet!
*Sonra o beni otobüs durağına bıraktı. Ayrılırken öperken sevgili şapkası bize mani olduğu için şapkayı tutarak öpmem gerekti ama görenler sanki gizli bir öpücük varmış gibi algılayabilirler, öyle bir andı. Şahsen beni güldürdü.
*Ara sokaklar yerine gürültülü caddeleri seçmeye başladım gece eve dönerken, daha güvenli ve güvenlik melankoliden önce gelmeli.
*Nineteen Eighty-four’u izledim. Etkilendim. Ama bu konuda yazmayacağım. Özgürlük 2 artı 2 nin 4 ettiğini söyleyebilmektir! John Hurt’un oyunculuğu!
*Yarım kalan işleri tamamlıyorum. Sıcak çayımı yudumlayıp bilgisayarımı temizliyorum.
*Bloglarımı yazdığım haliyle hiç değiştirmeden elimde yazıp Armağan’a göndermeye karar verdim ama korkuyorum da. Çünkü o kadar uzun olacak ki belki 7-8 sayfa yazı. Ya mektupları okuyanlar okumaya dayanamayıp mektubumu yırtarlarsa. Nolur yırtmasınlar ya? Yapmaz onlar öyle şeyler sanırım.(An itibariyle aslında Armi’nin arada sırada internete geleceği düşünülürse bu blogları göndermemeye karar verdim. Daha orijinal ve özel şeyler bekliyor seni sevgilim)
*İzlediğim filmleri yazdığım kağıda bir not düşmüşüm: Tamamlanmak herkes tarafından istenir. Sanırım bunu yazdığım sırada kendimi tamamlanmış hissetmiyormuşum. (Before-after olayı kısaca)

15 Aralık 2010 Çarşamba (4.GÜN)
*Evdeyim. Uyanmak istemiyorum ama gene uyandım. Yemek yemek istemiyorum ama gene yedim. Evi topladım ve şunu fark ettim ki enerjim hala yerinde. Demek ki depresyona girmeyeceğim. Üstelik hava soğuk olmasına rağmen enerjim yerinde. Bütün evi topladım bir aydır toz alınmamış, toz aldım.
*Ponyo’yu izledim sonunda! Miyazaki neden bu kadar sıcak animeler yapıyor? Bütün kalbim eriyor… Ayrıca ikinci bir kez daha Japonlara hayran kalıyorum. Çünkü etraflarındaki bu kadar gerçeküstü durumlara normal yaklaşıyorlar. Bakınız: Ponyo’nun denizkızı olduğunu öğrendiğinde çocuğun da annesinin de yakın çevresindekilerin de doğal karşılaması durumu. (Biz bir hikayeye yazıyoruz adam mantık dışı bulunuyor. İnsan birazcık bu tarz şeylere tolerans göstermeli diye düşünüyorum)
*Sin City’nin 2.cildi Uğruna Öldürülecek Hatun’u okudum. Orada bir cümle ki gördüğümde tam o kızı tarif etmiş ettim. Cümle şu: Sesinde sahte bir masumiyet havası var: Ciyaklamaya benzer, fareyi andıran iç gıcıklayıcı bir ses. (Umarım kimse benim hakkımda da böyle düşünmüyordur. )
*Resimlerimi düzenlemeyi bitirdim sonunda. 3.90 gbye indi.
*Az önce fark ettiğim üzere Tuxedo Kamen artık çok daha anlamlı geliyor, aynı ilk kez izlediğim zamanlardaki gibi…
*Haha geçen sene hiç evde mısır patlattığımı hatırlamıyorum. En son Armi’yle Testere 3D de yemiştim. Bugün evde patlattım. Yaptım evet. Ama sanırım çok yedim ve çok da tuzluydu. Tamam tuzu azaltacağım söz veriyorum.
*Seni aptalca paranoyalarımla üzdüğüm için üzgünüm…
*Çok güzel şeyler planlıyorum dönüşü için şimdiden. Çok harika olacak. Şimdiden dönüşünün heyecanı içindeyim, ne de olsa her şey bir göz açıp kapama süresinde bitecek değil mi?
*En büyük sorunum bu şarkıyı senin için söyleyemiyor oluşum! Söylenir ama değil mi? Daha önce birine söylemiş olsanız da (bu söylediğiniz zamanın üzerinden 1 seneden fazla zaman geçtiyse ve o söylediğiniz şahıs sizin için artık bir anlam ifade etmiyorsa) bu şarkıyı onun hak ettiğinden daha fazla hak etmiş biriyle birlikteyseniz o şarkıyı gerçek sahibine vermez miydiniz?

16 Aralık 2010 Perşembe (5.GÜN)
*Durgun bir gün. Sabah kardeşim rahatsızlandığı için onu okula almaya gittim.
*Armi’nin saçlarını görmeyi istedim. Ama göstermedi. :D Sanki geldiğinde görmeyeceğim. Özledim!
*1974 yapımı kült teen-slasher Texas Chainsaw Massacre’yi izledim. Ve hayran kaldım kesinlikle. Ve yeni yetme yönetmenler ya bu filmleri yeniden çekmeyi bırakmalılar ya da ciddi ciddi bu filmleri analiz etmeliler. Gerçekten yeniden çekeceğiz diye her şeyi mahvetmekteler. Ayrıca bir de sinemalar.com’da bu filmle ilgili yorumları okudum ve insanlar güldüklerini söylemişler. Hayır efendim filmin içinde gülünecek bir şey yok. Teen-slasher demek ölenlerin nasıl parçalara ayrıldığını illaki görmek değildir.Film geriyor insanı, kızı kancaya takması mesela. Kızın kancadayken kurtulmaya çalışması. Bu o kızı eline bıçak alıp gözümün önünde doğramasından daha gerici.
* Aldım kardeşimin tarih kitabını Atatürkçülük çalıştım biraz. Bilgilerimi tazeledim. Yarın vizesi var ya.
*Annem geçtiğimiz aylarda ben hasta olunca şu cümleyi söyleyip güldürmüş beni: Bilgisayardan virüs kapmışsın. (O sırada pc yi temizlemeye çalışıyorduk)

17 Aralık 2010 Cuma (6.GÜN)
*Dün gece mani krizi geçirdim sanırım. 11.30 da yattım ve 3.30 a kadar uyuyamadım. Hava soğuk olduğu halde fırındaymışım gibi bir geceydi. Üstelik ayağa kalkıp tekrar pc açmamak için oturup Armi gelene kadar ki zamanı planladım. En son plan yaptığım gün tatilimizin 8. Günü idi. O sırada uyuyakaldım.
*Ve tabi uykusuzluk sebebiyle bir de hikaye buldum kendime. Tabii ki de gene çekmeme izin vermeyecekler. Çünkü biraz fantastik. Biraz değil işte doğaüstü bir şeyler. Onun için zannedersem 6.sömestrda bana ya istediğim gibi film çektirecekler ya da sınıfta bırakacaklar baştan ama sınıfta kalırsam tatile gidemem. Tatile gidemezsem çok üzülürüm. Üzülmemem için birileri basit hikayeler bulmama yazmama yardım etmeliler. Mesaj alınmış mıdır? Bence alınmıştır.
*Çok sinirliyim bugün. Herkese patlayasım var. Üstelik otobüsün neden bu kadar boş olduğunu bile sorgulamaktayım bugün.
*Türk Dili dersinde sürekli İstanbul şöyle güzel böyle güzel diyen hocamdan nefret etmeye başladığım gündür. Tabii İstanbul’u ya seversin, ya nefret edersin.
*İddia ediyorum: Kalın bir deftere yazı yazarken sayfanın sonlarında hala güzel yazabilen biri yoktur. Ben yazamıyorum çünkü!
*Kara parçasının altında ne olduğunu da sorguluyorum bugün. Yani bütün karaların altı dünyanın çekirdeğine kadar dolu olamaz değil mi? Mesela bir adanın altına ulaşılabilir mi?
* Armi geri döndüğünde İstanbul’un 7 tepesine gitmeyi planlamaktayım şu anda. (Dersteyken plan yapıyorum)
*Balkabağı kralı Jack neden bu kadar popüler olmuştu bilen var mı? (Onda ne bulmuş olduklarını sorguluyorum yani anlıyorsunuz değil mi? )
*İnsanlar çocuklarını zapt etmeyi öğrenmeliler. Otobüslerde bağıran ciyaklayan çocuklardan nefret ediyorum.
*Bugün pcye format attım o sebeple bugün fazla oturmadım sanırım pc başına. Sonra da uyuyakaldım.

18 Aralık 2010 Cumartesi (6.GÜN)
*İlacımı içtim.
*Pc düzenleme işiyle uğraştım ve sonunda yeni filmler indirmeye başladım.
*A Bout De Souffle’yi tekrar izledim. Tekrar Godard’da hayran kaldım.
*Günün geri kalanında ne yaptığım konusunda fikrim yok sanırım.

19 Aralık 2010 Pazar (7.GÜN)
*Daha erken uyandım. İlaç gene etkili.
*Gene filmlerle uğraşıyorum. Bir sürü filmim var. Untouchables’ı tekrar izledim.
*Kimse benimle uğraşmasa ne kadar mutlu olacağım anlatamam.
*Kendi karamsarlığımla baş başa kalmaktayım ve bu aslında zararlı değil mi?
*Fark ettin mi ilaç içtiğimde günler ne kadar da kısalıyormuş. (Ne kadar az yazıyormuşum)

20 Aralık 2010 Pazartesi (8.GÜN)
*Sabah sabah yoklamamı verip geri döndüm eve.
*İlaç içmekten nefret ettiğimi söylemiş miydim daha önce. Doğru düzgün yürüyemiyorum bile. Üstelik eve gelince bugünün ilacını içtim ve akşam 8 e kadar uyudum. Böyle nasıl yaşanır ki? Tabii ki de ilaçlarımı bırakıyorum tekrar. İyice çok oyuncağı oldu ama yapacak bir şey yok.
*Film indirmeye doymuyorum.

21 Aralık 2010 Salı (9.GÜN)
*Özleniyorsun sevgili, çok özleniyorsun, belki kelebek olur gelirim sana, sen uyurken küçük bir öpücük konar dudaklarına, uyandığında dudaklarında benim dudaklarımın tadı olur belki. Gülümsersin…
*Bugünü de kısmi olarak boş geçirdim sayılır. Dışarı çıkmadığımda günümü boş geçmiş sayıyorum ama dışarı çıktığımda da kendime vakit ayırmadığımı düşünüyorum. Kısaca şu anda ikisi de beni tatmin etmemekte. Çünkü çalışmam gerekiyor. Boş boş durmak istemiyorum.
*Bir film izledim. Sözde korku filmi. Ama korkutmanın ötesinde sıkıcıydı film. O adamın başından beri katil olacağı belli değil miydi? Sıkıldım ve ben genelde korku filmlerinden sıkılmam korkarım. Beni korkutmayı başaramadı gördüğünüz üzere. Tabi gece yattığımda karabasanlar basarsa ben karışmam. (basmadı mışıl mışıl uyudum işte XD)
*Bir film daha izledim Brian DePalma’nın Carrie’si. Bu kadar tekinsiz acımasız sona yaklaşırken sevgili beyinsiz gençlere tonlarca küfretmeden duramayacağınız bir film. Filmde fark ettiğim bir şey var ki bunu kaç kişi fark etmiştir merak ediyorum. Carrie kütüphanede bir kitabı eline alır, omuz plana geçip kitabı açtığını görürüz, kitabın beyaz sayfalarından Carrie’nin yüzüne ışık yansıyor. Nelere dikkat ediyorsun demeyin, çok ilginçti bir anda kızın yüzünün aydınlandığını görmek.
*Düzenleme yaptım biraz. Günü bitirdik işte.

22 Aralık 2010 Çarşamba (10.GÜN)
*Hmm, Müge Anlı beni sarmıyor artık. Herkes yalancı, herkes kendini kurtarmanın peşinde. Neden insanlar bir kez olsun kendileri ya da başkaları hakkında ya da düşündükleri hakkında doğruları söylemiyorlar. Benim dürüst olduğum birileri var. Birilerine mecburiyetten dürüst olamasam da.
*Sabah sabah Audrey Hepburn’u bir müzikalde izledim. Hem de müzikal 2 saat 52 dakikaydı ve yarısında Hepburn aşırı itici bir ses tonuyla konuşuyordu. Bununla ilgili Tuluğ’un bir yorumu var ama yazmamaya karar verdim.
*Kieslowski’nin renk üçlemesine başladım. Kafama çivi gibi çaktı görüntülerini sesini oyunculuğunu! Etkisi sürer bunun.
*Biraz kitap okudum. Sıkılıyorum. Bütün günü film izleyerek geçirmek istemiyorum.
*Yarın okula gideceğim. Armi’nin evine uğramak istemiyorum. Onsuz ,her ne kadar kokusu içeride kalmışsa da, ağlayamıyorum da zaten.
*İki gün daha geçmezse bu ağrı doktora gideceğim. (Böyle korkutunca geçti ağrı XD)

23 Aralık 2010 Perşembe (11.GÜN)
*Zaman öldürmeye mi zaman doldurmaya mı çalışıyorum?
*Renk üçlemesinin ikincisi tekrar etkiliyor beni saat daha öğleye bile gelmemişken.
*Günün geri kalanına küçük deniz kızı çizgi filmini koyuyorum ki günde 4 film izlememiş olayım.
*Akşama kadar zaman nasıl geçecek diye düşünürken photoshop öğrenmeye karar verip cdyi taktım pc ye. Biraz onunla oyalandım biraz sevdiğim insanlarla konuştum.
*Her gün kahve içmeden duramadığımı fark ettim.
*Akşam bir film daha izledim. Grapes of Death filmin yarısından fazlasını geçtiğim halde bana hala o insanların neden zombiye dönüştüklerini söylemeyen bir film. Tamam başta gösterdin bir şeyler ama olmaz ki böyle. Anlat tanıt, zombiler nasıl zombi ayrıca? (Kadın yanlarından geçiyor ama tutamıyorlar tutmuyorlar daha doğrusu yada sıkıştırdıklarını kadına adam gelene kadar bir şey yapmıyorlar falan)
*Second Life’ı düzenlemeye çalışmak. Sıkılınca dans etmeye gidiyordum ya, merak etme yalnız başıma dans ediyorum. (:
*Garip rüyalar gören arkadaşım sence bu kabus muydu?

24 Aralık 2010 Cuma (12. GÜN)
*Dün akşam 2 saate yakın ağladım. Bir ara ağlamamı durdurmuştum ama istediğim bir tutam saça ulaşamayacağımı düşününce tekrar ağlamaya başladım.
*Sabah uyanmak zor oldu haliyle.
*Gene erkenden okuldayım. Leviathan’ı okuyorum ve fark ettim ki kitabın içindeki bir karakterin yaşayan haliyim. Kitap bana çok dokunuyor her kelimesinde özlemim artıyor. (Maria Turner bu arada karakterin adı. Neden kitap bana dokuyor Auster’in tarifleri o kadar net ve benim de yapmamın muhtemel olduğu tarifler ki bazen durup cümleleri tekrar okuyup dalıyorum)
*Bu dersten sıkılıyorum. Derste aradı Armi biliyorum açmazsam sesini duymazsam ölürüm. Açtım birazdan aramasını söyleyip kapattım.
*Bir şey var ki beni her gördüğünde bakıyor, hatta onu ilk gördüğüm günden beri beni her gördüğünde bakıyor. Altında anlam aramalı mıyım? (Bakmaya yasak koyamıyoruz tabii)
*Dizlere kadar kot etek moda mı oldu?
*Can Yücel olmasaydı ne yapardı insanlar merak ediyorum. (Nereye baksam herkes Can Yücel’den bir şeyler paylaşıyor. Kendi cümleleriniz mi yok yoksa başkası nasılsa söylemiş diyerek işin kolayına mı kaçıyorsunuz duygularınızı ifade etmekte bile?)
*İnkılap’tan 100 almak. Tabii sınıfın yarısı da 100 aldı ama benim takıldığım insanın kim olduğu malumunuz arkadaşlar ki kendisi görüldüğü üzere yazdığı düşüncelerin önemli olup olmamasından çok aldığı notun 80 olmasına bakarak hocanın da gözünde değerini düşürmüştür kanımca. Benim anlamadığım insan nasıl bu kadar salak olabilir?
*Kedi bacağımı yaladı resmen.
*Çok sıkılıyorum, biliyorum ki yarın sabaha kadar zaman çok zor geçecek.
*Sam Raimi’den nefret ediyorum ve kesinlikle kara listeye aldım. Asla ama asla izlemeyeceğim bir daha. Hatta konusu harika müthiş ilgi çekici gelse bile. Yeter yani insanların ağızlarından içeri başka bir yaratıktan yayılan sıvıların kaçması olayını bırakmadıkça karantinaya aldım onu.
*Emir’le konuşmak güzel.
*Bugünün bir sözü var benim yazdığım: Birinin sesi size sıcak gelmeye devam ettikçe seviyorsunuz demektir. (Bunu ne zaman düşündüğümü söyleyeyim, yemin töreninden sonra Armi beni aradığında otobüsteydim, onunla konuşuyordum ve konuşurken şunu fark ettim, hiçbir şey değişmiyor aramızda hala o sıcacık konuşması var, yüreğimi okşuyor sözleri…)

25 Aralık 2010 Cumartesi (13.GÜN)
*Bugün onunla tekrar uzun uzun konuşmak, kameradan da olsa görmek beni çok mutlu etti. Arkadaşlarından biriyle de arkadaş oldum. Çok şirin bir kız (:
*Renk Üçlemesi bitti bugün! Kesinlikle çocukken izlememiş olduğuma sevinmeliyim. Çünkü anlamak izlemiş olmaktan daha önce geliyor.
*Biraz daha kitap okudum. Gittikçe ilginçleşiyor.
*Photoshopla ciddi ciddi ilgileniyorum bu aralar. Ve o makinenin gelecek olduğunu söylemeleri bile beni heyecanlandırıyor. Nolur bu bir şaka olmasın!

26 Aralık 2010 Pazar (14.GÜN)
*Sabahın 8’inde beni arayan ama tanımadığım şahıs senin yüzünden bir daha uyuyamadım. Adını söylesen ölür müydün?
*Armi nete geleceğini haber verene kadar yatakta hayal kurmaca. (Güzel şeyler düşünmek gerek)
*Dışarı çıkalım dediler, dışarı çıkmadım. Bu anlar önemli anlar, bir daha bu fırsat nereden gelecek.
*Yaptığımız aptallıktı demedim ben(Aptalca mıydı diye sordum sadece). Riskliydi, heyecanlıydı, kışkırtıcıydı ve tekrar hatırlanacaktı. Yalnızca sonradan düşündüm de bunu yapmak benim gözümde aslında bir sevgi gösterisi, sana güvendiğimi göstermenin bir yoluydu işte. (saçma düşünmüyorumdur umarım. Çünkü biliyorsun her şeye anlam yüklüyorum çilekli pudinge bile XD)
*Bugün bir işe yarıyorum ben. İki tane film izleyip ki bilim-kurgu filmi ikisi de, analiz yaptım. Kendi ödevim olmasa da bir işe yaramaktan dolayı mutluyum. Bütün günümü aldı Armi gittikten sonra. Filmlerin ikisi de 2 saatin üzerindeydi, aşırı derecede mutlu oldum.
*A.I izleyip duygulanmayacak insan var mı? İnsan bile hayallerinin peşinden gidecek cesareti bulamazken yapay zekanın yaptıkları şapka çıkarttırır insana. Bana tutup da ama o film demeyin
*Bir ara iki filmde de yaratıcı kavramının sorgulandığını düşününce bu iki film gerçekten bunu sorguluyor mu yoksa bunu sorgulayan ben miyim diye düşünmem gerekti. Çünkü iki analizde de filmin felsefesi hakkında bu konuya da değiniyordum ve kendi düşüncelerim yüzünden filmi etkileyip etkilemediğimi anlayamadım. Neyse ki ikisi de bu konuya değiniyormuş.
*Mutlu mesut yatağına yatmak.
*Kediyle yatağımı paylaşmak istemedim. (Yatağımda tek bir canlının varlığını kabul edebileceğimi anladığım gün)

27 Aralık 2010 Pazartesi (15.GÜN)
*Bu sabah bir şey oldu: Annem beni okula gitmem için uyandırdığında ben günlerden hangi gün hangi tarihteyiz saat kaç neredeyim hiçbir zaman ve mekan bilgisini hatırlayamadım. Tabii bunun olmasının en büyük etkeni gördüğüm rüyaydı. Üstelik o anda rüyayı hatırladığım halde nerede ve ne zamanda olduğum bilgisini tekrar hatırladığımda rüyayı unuttum. Yaşadığım en zor sabahlardan biriydi.
*Okul gittim yoklama verdim. Bir de şunu düşündüm. Sanki evim çok yakın da her pazartesi sabah kalkıp okula gidiyorum. Herkes bu yoklama işini Cuma okula geldiğinde veriyor. Ama ben düzenli bir insanım işte, pazartesileri okula gitmeden duramıyorum.
*Armi’nin evine gittim, o gittiğinden beri 2.gelişim bu. Kapıda mahkeme celbi geldiğini belirten bir kağıtla karşılaşmayı beklemiyordum. Ne olduğunu çok merak ediyorum. Gidip alayım dedim ama o Cengiz’i gönderecekmiş.
*Okumak için aldığım kitapların dördünü bıraktım yeni kitaplar aldım. Ev kütüphane gibi olunca bir sürü kitap almak için seçeneğiniz var. Üstelik bir de kitap zevkimizin aynı olduğunu düşününce kitaplıklar okuduğum ya da okumak istediğim kitaplarla dolu.
*Çiçeklere su verdim, mutfağa döktüğüm suyu sildim (özür dilerim yanlışlıkla oldu), buzdolabını boşalttım. Kitapları aldım, getirdiklerimi yerlerine koydum. Yatağında yattım, sana bir not bıraktım. Geri döndüğünde bir kitap oluşturacak kadar nota sahip olacağını ve bir günde hepsini okuyamayacağını düşünüyorum.
*Evden çıktım, kapıyı kilitledim, iki kez kontrol ettim, garanti olsun diye dua da ettim. (Her türlü önleme başvurmalı insan)
*Kurtuluş’a çöp konteynırı istiyorum! İki sokak dolaşmak zorunda kaldım.
*Eve geri dönüşü 2,5 saatte yaptım sanırım, hatta daha fazla bile olabilir.
*Taksim’de yürürken baya baya suyun içine girdim çünkü su birikintisinin büyüklüğünü fark edememiştim.
*Eve geldim, uyumak istiyordum ama uyumadım. Bugün çok rahatsızım içinde bulunduğum hiçbir işe yaramama hissi sebebiyle. Film izledim. Filmi seçerken daha dikkatli olsaydım daha az acı çekerdim sanırım. Savaş filmi seçmişim The English Patient. İzleyeceğim filmleri önceden seçtiğim için seçimime lanet okumaktayım tabii ki. Film çok güzel falan filan ama filmin daha ilk savaş içinde olduğumuzu gösteren görüntüleriyle ağlamaya başladım.
*Annem masayı kuruyordu ben filmi bitirdiğimde. Hiçbir şey yemek istemediğime karar verdim ama uyanık görürse yemediğim için benimle kavga edecekti. Ben de uyuyor numarası yaptım. Bağırdı çağırdı ve gitti. O gittiğinde ben ağlamaya başladım. Ne kadar ağladığımı ya da beni neyin susturduğunu bilmiyorum uyuyakaldım.
*Bugün kardeşim Karamel’den çikolata almış ama müthişler. Günümü birkaç dakika kurtaran 1.Armi’yle konuşmak 2.Karamel çikolatası.
*Akşam 11 de uyandım 10 dakika ayakta kaldım ve yatağıma yattım.
*Biz çocukken çok fakirdik repliğini televizyonda duyunca gülümsemek. (Sen aslında hayatıma yabancı değilmişsin gibi bir şey bu)
*Sen geri döndüğünde öyle bir uyuyacağım ki muhtemelen uyuyan güzeli bile geçeceğim bu konuda.

28 Aralık 2010 Salı (16.GÜN)
*Kahvaltı yapmak da istemedim.
*Kardeşimle okula gidip müdür yardımcısını ziyaret ettik. Çok şirin bir kadın ve rehberlik hocasıyla da tanıştım. O da çok şirin bir adam. Kendi ifade etmekten çekinmediğim anlardan birisiydi herhalde.
*24 saati çoktan geçmişti bir şey yememe durumu ki zannedersem öğlen 3’tü kardeşim zorla yemeğe götürdü.
*Kitabevinde çalışmayı istiyordum, ilan gördüğünü söylemişti babam. Evet paraya ihtiyacım olduğu için çalışmam gerekiyor. Ama sonra vazgeçtik içeride çalışanları görünce. Zannedersem onlar yalnızca kendi kafalarında insan arıyorlar.
*Bugün 2 saati aştı yürüme işi. Hava çok soğuk değildi, çocukken geçtiğim sokakları gezdim.
*Eve geldik 3 saatlik The Deer Hunter’ı izlemeye başladım. Ve tabii ki gene savaş filmi! Hay ben aklıma! Ciddi anlamda kendimle bir zorum olduğunu düşünmeye başlıyorum.
*Fark ettiysen ki aslında bunu başta yazardım, bugün Armağan beni aramadı. Ve aramayacağını daha önceden söylememiş olduğu için merak ettim. Yarın arar umarım.
*Zyprexa!

29 Aralık 2010 Çarşamba (17.GÜN)
*Zyprexa etkisiyle tabii ki uyuşuk bir gün. Dün başladığım bir filmi bitirdim (Bu sefer içinde savaş yoktu.)
*Kitap okudum uzun bir süre.
*Armi’yi çok merak ederken aradı (:
*Casablanca’yı izledim. Kim hayran olmaz ki Bogart’a?
*Annemlerle kavga ediyorum sürekli. Uyuşmazlık son safhada.
*Photoshop derslerini izlemeyi bitirdim. Ha öğrenebildin mi diye sorarsanız tabii ki de izleyip saçma sapan deneyerek her şeyi öğrenemem. Fotoğraf makinem bir gelsin, gerçekten başına oturacağım bu işin.
*Çabuk tükenmeyelim diyedir belki bu, kaderin oyunu, seni ne kadar sevdiğimi, beni ne kadar sevdiğini araya şehirler girse bile değişmeyeceğini anlamak içindir orada oluşun. Geri döndüğünde senin yanında olabildiğim her gün sevinmek içindir.

30 Aralık 2010 Perşembe (18.GÜN)
*Uyanma anından nefret ettiğimi fark ettim.
*Film izledim, kitap okudum, film listemi bilgisayara aktarmaya başladım.
*Film izledim demekle yetiniyorum çünkü iki film de benim anlatmak için bir şey bulamadığım şekildeydi diyeyim. Konuşmak istediğiniz ve konuşmak istemediğiniz filmler olarak ikiye ayırabilirsiniz filmleri yani.
*Az önce annemlerin yanındaydım Fatmagül’ün Suçu Ne izliyorlar. Gene yılbaşının yaklaşmış olmasından ötürü bir dizide yılbaşı eğlencesi yapıldığını görüyorum. Hatta Türkiye’deki nerdeyse bütün diziler yılbaşı geldiğinde bunu kullanıyor. Tekrar ve tekrar söylüyorum bence biz onların yılbaşında nasıl eğlendiklerini izlemek zorunda değiliz!
*İkinci bir sinir olduğum şeyi söyleyeyim, Cumhurbaşkanı Diyarbakır’daymış. İyi güzel memleketimin güzel şehri. Cumhurbaşkanı orada bir yemeğe davetliymiş ve yemek listesinde neler olduğu sayılıyor haberin devamında. Soruyorum; Cumhurbaşkanı Diyarbakır’da o davete gelmeyecek olan halkın ne yediğinden haberdar mıdır? Eğer o halktan haberdar değilse onun ne yediğinden banane?
*Üçüncü bir şey daha var: Eskiden ilaç içtiğimde hiçbir şey düşünemediğimden şikayetçiydim. Şimdi bunu yaşamıyorum iki gündür. Benim için ilginç bir durum olduğunu söylemeliyim. Her ne kadar öğlene kadar kendimi ayılmış hissedemiyorsam da hiçbir şey düşünemediğim zamanları geride bırakmış olabilirim.

31 Aralık 2010 Cuma (19.GÜN)
31 Aralık’ın gecesinde yılbaşına gireceğimiz için ve yılbaşı için farklı bir yazı düşünmem sebebiyle bu günü de yarın anlatmaya karar verdiğimden bugün yayınlıyorum Aralık’ı.

Benim yazdıklarımı okumak zorunda bırakmadım kimseyi bırakmam da. Çünkü çok uzun yazıyorum. Ama Aralık biraz aceleye geldi. Ondan böyle şimdi. Ama Ocak’tan itibaren onar gün şeklinde yazacağım için daha kısa yazılar yazacağım. Tabii ki de Mayıs’a kadar ana tema ne kadar özlediğim olacak. Bu benim için çok özel bir özlem aslında. Özlediğim kişiye bağlı olarak özel tabii ki. Neyse bu konuya mektuplarımda değineceğim ben. (:

Herkese Mutlu Dünyalar (:


Yahu başlık bulamadım, daha yaratıcı bir şey bulursa okuyanlardan birisi çok memnun kalırım. Çünkü bu Mayıs'a kadar sürecek bir yazı dizisi ve ben bu başlıklı gitmek istediğimden emin değilim. Yorumlarınızı esirgemeyiniz (:

9 Aralık 2010 Perşembe

Hem Anlatılır Hem Yaşanır (Aşk)...

Oturdum yazıyorum işte (:. Aslında bugün eve dönerken ve eve döndüğümde dehşet sinirlenmiştim (anlatacağım tabii ki.) ama msnimi açtığımda bana gelen şey size gelseydi eminim siz de bütün sinirinizi unuturdunuz. Ne mi geldi diyorsanız üzgünüm yazının sonuna kadar beklemek zorundasınız (: Bir de yazının heyecanına kapılıp unutursam olayı… Tamam tamam unutmayacağım işte başlıyoruz (:

1 Aralık 2010 Çarşamba
*Aslında bugünden değil bunun bir gün öncesinden başlamam gerekiyordu sanırım. Armağan ve ben yani her zamanki gibi birlikteyiz gene. Gidiyor olması nedeniyle var olan vakte birbirimizi sığdırmaya çalışıyormuşuz gibi hissediyorum. Geri dönene kadar anca telefon ve resimlerde görüşebileceğimiz düşünülürse bir dokunma, hissetme, kokusunu saklamak isteme gibi bir durum var sanırım benim tarafımda. Dün birlikte bu tarafa geçtik. O Tuzla’ya sınava girmek için gidiyordu, beni de evime kadar getirdi. Tabi eve kadar gelmese de geldi gördü, ben burada yaşıyorum işte. Evim o sokağın sonunda (:
*Grip olmaya başladım dün ve aşırı derecede derimde acı duymaya başlamıştım devam ediyordu bugün. Çok acı verici bir şey. Kendi elinize bile dokunamıyor oluşunuz. Bir sürü ilaç, meyve, sıcak sıcak şeyler, battaniyeye sarılmak. Hasta olmanın en çok bu tarafını sevmiyorum işte. Burnum kapalı ve boğazım şiş ve nefes almak ciddi anlamda güç.
*Bugün Armi’nin sınavı olduğu için görüşemeyecektik tabi. Ben de doğal olarak evimde dinleniyordum. Ne yaptığımı hatırlamıyorum aslına bakarsanız, muhtemelen ya film izledim ya da dizi. Ah evet Californication değil mi?
*Aslında bugüne ya da aslına bakarsanız bu aya ait olmayan bir şey var elimde. Şimdi telefonuma aldığım notların ilkiymiş gördüm ve tekrar mutlu oldum. “Senin gibisini hiç görmedim” demiş bana geçen ay. (: Sevdim işte ben bunu.
*Ahahaha. Aklıma takılmış bu da: Metrobüste laptopunu açmış, çeşitli hesap kitap işlemleri yapan bir takım elbiseli (özellikle vurguluyorum bunu altı da çizili) adamı gördükten sonra düşünmüşüm: Biz de kurgumuzu metrobüste giderken yapabilsek ne güzel olacak.
*Sanırım benim içime Hitler ruhu kaçmış. (Ne için söylediğim sanırım benim yazacağım ya da yöneteceğim distopya görüldükten sonra daha net anlaşılacaktır. Ser verir sır vermez bu yönetmen)
*Armi’nin bana kattığı bir fikir: Metrobüste kendi sandalyemi getirip oturmak. Haha çok eğlenceli olacak!

2 Aralık 2010 Perşembe
*Aslına bakarsanız bugünü özel bir gün olduğu için tamamıyla ayrı tutmak istemiştim. Ama bugün için aldığım notu paylaşmam gerekiyor. Yeni blog adı: Hayata Ara Vermek. Bu blogu Armi gittiği gün tutmaya başlayacağım ve o gelene kadar da yazacağım.
*Aha! İşte sonunda beklenen oldu! Hayatımın en sevdiğim günlerinden birisi de oldu! Çünkü ben bugün üçüncü kez O’na AŞIK OLDUM! (Yani geri kalan günlerde de aşıktım da bu günler diğer günlerden daha özel oldular işte anlayın canım.) Onun beni hayatına, benim onu hayatıma kabul ettiğim günden beri bildiğimi hissettiğim bir şey vardı: Çok özel şeyler yaşanacaktı. Nitekim öyle de oldu. Yani bilmiyorum benim için olay şuydu: Bunu asla aşık olmadığım biriyle yaşayamayacağımı çünkü ne olursa olsun, bana aşık olmadığını hissettiğim bir insana tam anlamıyla güvenip bu özel anımı açmayacağımı biliyordum. Belki başka kızlar için başka durumlar geçerlidir, belki onlar yalnızca yaşadıklarından zevk almaya bakıyorlardır ama işte benim için durum biraz daha farklı. Ben hissettiğim şeyi yaşamayı istiyorum, adım adım her şey yerine oturuyor biliyorsun değil mi? Senin açından da böyle olup olmadığını merak etmekteyim doğrusu. Kısaca bu sana sorulmuş bir soru blogumu okuduğunda cevapla lütfen. (:
*Hatırlayamadığım daha doğrusu tam olarak tarih veremediğim olaylar var, ama hepsi kasımda kaldığı için şimdi kronolojik sırayı bulamıyorum ne yazık ki.
*DenizBank’tan hiç hoşlanmadığımız gün ilan ediyorum bugünü. Halbuki biz aslında sinemaya bile yetişirdik, kendileri bakkal dükkanı işletiyormuş havasında olmasalardı. Ayrıca ben bankacıların insan ilişkilerinin iyi olması gerektiğini sanıyordum. Şöyle güler yüzlü falan. Bu neydi bugün?
*Bugünün şerefine tatlı yemeği hak ettik mi? Ettik! Güzel çilekli pasta bulamadık ama çikolatalı pasta da güzeldir (:
*İnsanın bu kadar huzurlu olması güzel (:
*Kimsenin yüzünden gülücük eksik olmasın olur mu? Özellikle de senin yüzünden.

3 Aralık 2010 Cuma
*N’oluyor yaaaaa! İki kez şimdi de? İki kez! Daha düne kadar bir kez bile değildi! İnsan kendisine şaşırıyor böyle durumlarda ama mükemmel bir şey işte! (Tamam bu günün ilerleyen saatlerinin haberiydi ama birinci sayfadan verdim. :D Şimdi de geçen hafta bugün yaşananlar ve bugün yaşananlara geri dönüyoruz.)
*Geçen hafta Cuma “Dokunuşunu dünyalara değişmeyeceğimi fark ettiğim andır” demişim. Güzel demişim. Tebrik ettim kendimi.
*Hafta sonunda yani geçen hafta oluyor bu, rüyamda Hintli bir adamla evlenmek zorunda olduğumu ve kaçarken Potemkin Zırhlısı’ndaki gibi merdivenlerden düştüğümü gördüm.
*Geçen hafta sonu Cansu’nun annesine Armağan’ı anlattım bol bol. Ya konusu açıldı işte (:
*Geçen hafta Cuma olan bir olayı daha anlatmalıyım şimdi: Atatürkçülük dersinde (evet bu derse böyle hitap etmek hoşuma gidiyor) dersten sıkılıp gözlüklerimi çıkardım ve hocaya baktığımda her şey bulanıktı. Her şey bulanık olunca hoca bir şey anlatırken sanki ciddi anlamda fantastik bir karaktermiş gibi göründü gözüme ve anlattıklarını biraz fazla heyecanla dinledim sanırım.
*Geçen hafta Cuma gene: Her şey birkaç saniyeye bakıyordu geçen hafta. Keşke söylese idim, kalmasını of işte ne diyeceğimi bilemem ki böyle durumlarda. Üzgünüm, bu arada eteğimi yıkadın mı ya?
*Olsun bu hafta geçen haftanın da hesabını görmüş olduk böylece diyerek konuyu gayet ormantik bağlarım sevgilim.
*Bu Cuma: Fındıklı’daki binada bir takım kızlara sinir oldum. Yahu havamda yok, kimseye burnum havada da bakmıyorum, nedir bu kızlardaki bana laf atma tutkusu bir açıklayınız lütfen! (Bu kim ya diyorlardı?)
*Okuduğum kitaba bakıp da dalga geçen ve bir zamanlar sevdiğimi düşündüğüm arkadaşlarım var. Durun bir dakika arkadaş dememem mi gerekiyor artık onlara bilmiyorum? Bu konuda ayrıntılı blog yazılacak ama ne yazık ki bu dönem bittikten sonra yazılması gerekiyor. Bu sıralar okuduğum kitabın adı CUMHURİYET arkadaşlar. Turgut Özakman’ın kitabı. Kardeşimin okulu hediye olarak vermişti ve de okuyorum, çünkü benim fikrimce bu evde 250 kitabı geçmiş bir kitaplığım varsa ve ben onun içinde okunmamış kitap bırakırsam o kitaplık benim olmaz, olamaz ve kitapları atmak gibi bir alışkanlık da edinmedim kendime. Okurum, doğrusuyla yanlışıyla, sevdiğim yeri olur, abartılı bulduğum yeri olur. Ama her kitaptan bir şey öğrenirsiniz.
*Atatürk Fikriye’ye ÇOCUK dedi. Atatürk herkese çocuk diyormuş (:
*Yalnızca bir bakışlık umurumdasınız. ( Fındıklı’dan Beşiktaş’a yürürken cami önünde toplanmış kamera kalabalığı gördüm. Bir bakış attım ve yürümeye devam ettim, etrafında toplanmaya ne gerek var çözemedim)
*Dolmabahçe’nin önünden geçerken içime bir korku düştü bugün: Ya bir gün Dolmabahçe’de yanarsa???

4 Aralık Cumartesi
*Kimsenin evden çıkası mı yok? Naptım ben bugün? Zannedersem Californication’ın 3.sezonu bitti bugün. Ve evet beklediğim gibi bitti. Zavallı Hank…Üzgünüm tamam mı, herkesin başına gelebilirdi bu durum. Kimsenin alnında kaç yaşında olduğu yazmıyor ki =(

5 Aralık Pazar
*Hava birden soğudu.
*Apar topar evden Kadıköy’e gitmek için çıkarılan kız. Arkadaşlarına geç haber veren hatun, biraz dedektifçilik oynar, sonra da arkadaşlarıyla buluşur.
*Midemi sevmiyorum, bazı günler beni zorluyor.
*Kahve Dünyası’nın sıcak çikolatası artık hoşuma gitmiyor, çünkü çok daha iyisini yapıyor Armağan.
*Bowling oynamaya gittik. (Hayatımda ilk kez bowlinge gidiyorum ve bunu Armağan yanımdayken yapıyorum. Normalde bir şeyi ilk kez yapıyorsam bundan çok utanırım. Ama bu kez utanmadığımı hissettim. Tamam sonuncu oldum napalım. Hepimiz Lebowski olamayız değil mi? Ayrıca sonuncu olmama rağmen tırnağı kırılan gene ben oldum.)
*Bugün son kez Burger King’de yedim bak yazdım buraya 1 ay boyunca Burger King yok! Anladınız mı! Beni Burger’ın yanından bile geçirmemelisiniz.
*Bugün babamın doğum günüydü, güzelmiş pasta ya. (:

6 Aralık 2010 Pazartesi
*Fazla sert ama güzel güzel (: Nedir bugün kırmızı günüydü değil mi? Hoş sürpriz (:
*Evet sonunda bana yazdığın yazıyı okudum! Senin hissettiklerini okumak bana ayrı bir haz vermekte bunu söyleyebilirim. Üstelik söz vermişsin ikinci bir yazı daha yazacakmışsın gitmeden hatırlatayım da kaçma benden (:
*Şeyy aslında ben bir şeyi unuttum sanırım. Bugün biz erken mi ayrılmıştık?
*Forum istanbulda balon gösterisi varmış, hani şu köpükten yaptığımız baloncuklar var ya işte onlardan gösteri. Ve ben o baloncukları ne çok severim bilirsiniz. Keşke onlardan yağsa bir gün kar yerine ama inat değil mi bir filmimde kullanmaz mıyım ben yağan baloncukları, romantik bir anın üzerine indirmez miyim?
*Üzgünüm zil çalan adamın maaşıyla ilgili araştırmamda bir sonuca varamadım. Sanırım orkestrada çalan bir arkadaş edineceğim kendime ama bu sorunun cevabını mutlaka bulacağım!

7 Aralık 2010 Salı
*Biraz daha geç gittim sanırım. Aslına bakarsan canım yanıyor bugün… Neden yanıyor dersen gene hassaslaştım işte.
*Gidişin yavaş yavaş içime çökmeye başladı sanırım. Mutluyum ama alttan alta yerleşiyor sensiz geçecek ayların gelmekte olduğu düşüncesi.
*Haha çilekli puding tatlımmmmm! Hiç bu kadar tatlı olmamıştı değil mi (: :P:P:P:P
*Bu kızı takmamayı bir gün öğreneceğim ama şunu söyleyeyim. Benim burada taktığım şey aslında senin davranışındı diyebilirim. Verdiğin öncelikti benim taktığım şey.
*Üzgünüm trip yapmıyorum ama onu tekrar söyleyeyim. Trip değil yaptığım, yalnızca kızmamam ya da bu konuda bir tepki göstermemem gerektiğini düşünüyorum ve düşünmek bazen durgunlaşmaktır benim için. O da diğerleri gibi sıradan bir kız artık.
*Hayatımda ilk kez içimde olan bir şeyle ilgileniyorum.

8 Aralık 2010 Çarşamba
*Bugün Armağan çalışıyor ben de evde yatıyorum. Aslında dün akşam uyuyamadım bir süre. Bu sebeple fazla da etkisini göstermesin diye zyprexanın yarısını içtim. Ama ne yazık ki etki gene aynı. Sabah 8’de uyanıp Armağan’a günaydın mesajı attım. Sonra uyuyakaldım. Sonra telefonum çaldı ama çok uzaktaydı, uyanıp uyumam bir oldu. Sonra tekrar uyandım, evi topladım, sonra gene uyuyakaldım. Böylece saat 15.30 oldu.
*Günün geri kalan zamanında Suzumiya Haruhi’nin 2.sezonunu bitirdim. Woow diyemeyeceğim bir sezondu sanırım çünkü yarısı zaten aynı şeyin tekrarından ibaret bir sezondu. Sevgili Suzumiya yaz tatilini sürekli başa sardığı için bir türlü sonbahar gelmiyordu ve Kyon’un bu durumu düzeltmesi gerekiyordu vs.vs. Düzeldikten sonrası eğlenceliydi ama bak. Çünkü Suzumiya film çekmeye karar veriyordu ve Kyon’da kameraman oluyordu. (bu size bir şey ifade etti mi, beni tanıyanlar ve suzumiya sevgimi bilenler zannederim ki o resmi akıllarına getirip gülüyorlardır) Öyle işte hatta Kyon neredeyse Suzumiya’yı dövüyordu. Ama yönetmenlik konusunda bir tanrıdan daha iyi bir yönetmen göremiyorum. Yani tabi o bunu bilmiyor da ne zaman ne istese o değişiyor. Mesela bir yerde güvercinlerin hepsinin beyaz olmasını istediği halde güvercinler renkliler ve ertesi gün hepsi bembeyaz olmuş oluyorlar ya da konuşan bir kedi istediğinde kedi konuşmaya başlıyor falan. Düşünsenize böyle bir gücünüz olsa yönetmenlik yapmak hiç de zor olmayacaktır. Neyse bütün günü Suzumiya ile geçirdim işte.

9 Aralık 2010 Perşembe
*Ve geldik son güne değil mi (:
*Gene sabahın köründe yollarda bu kızcağız (:
*Şirin mi şirin şortuyla, pucca’lı çoraplarıyla, uzun ekoseli gömleğiyle gayet de şirin görünüyor dışarıdan. Eve geliyor, yanına sokuluyor, hep yanında kalmak, hep aynı kokuyu duymak istiyor senden ve o koku birkaç gün içinde bir süreliğine uzaklaşacak ondan ama geri dönüşünü, daha eğlenceli günleri beklemek de heyecan verici.
*Öğlen öğlen apartman sakiniyle kavga eden Armağan! Aman Tanrım kızdırmayın sevgilimi!
*Ve beklenmeyen durumların yarattığı sürprizlerin bizim hevesimizi kursağımızda bırakması durumu. XD (Haha gene de amaca ulaşıldı XD)
*Saat 3.45’te Taksim’den otobüse bindim. Eve geldiğimde saat 17.59 idi. Yolda geçirdiğim vakit boyunca Cumhuriyet kitabını bitirdim ya!
*Şimdi buraya kadar günüm gayet güzel, her ne kadar beklenmeyen şeyler olmuş olsa da gene de mutlu olduğum bir gündü. Ve eve dönüyorum, üstelik yolda herhangi bir saçma sözle karşılaşmamak için paltomu son düğmesine kadar ilikliyorum ki biri bir şey demesin de canımı sıkmasın. Tam kendi sokağıma geldim. Abla bir dakika bakar mısın diye bir ses. Arkamı döndüm: Bir çocuk. Dediği cümle: Az önce önünden geçtiğin abi senin numaranı istiyor. Daha öncede istemiş ama sen vermemişsin. Şimdi çocuğa laf edeceğim olmayacak. Sakin dedim, döndüm yürüdüm gittim. Bu günün tatsız olaylarının ilkiydi.
*İkinci saçma tatsızlık Halil adlı bir zamanlar arkadaşım olduğunu düşündüğüm insandan gelen bir msjdı. Kısaca mesajda hala beni unutamadığını ve her halimle her koşulda beni kabul edeceğini yazmış. Şimdi birileri de düşünüyordur, ulan ne var halimde de sen beni her türlü kabul edeceğini söylüyorsun. Ağzından çıkanı kulağın duymuyor değil mi senin demeyi çok isterdim. Ki dedim de zaten. Tabi Armağan kızdı neden hala engellemediğim konusunda. Ben de facebook temizliği yaptım birazcık.
*Üçüncü en saçma tatsızlıksa şimdi adını tekrar söylemeyeceğim birisi. Çalıştığım filmde tanıştığım birisi ve setin son günlerinde benden hoşlandığını vs. söylemişti ve ben de kibarca reddedip arkadaş olmak istediğimi belirtmiştim. Geçenlerde gene setten tanıdığım birini ekledim ve onun profilinden onun profilini gördüm. Aaaa arkadaş olabiliriz artık modunda ekledim ve o sırada duvarının arkadaşı olmayanlara da açık olduğunu gördüm hatta fazla görünce bir de evli ve çocuklu olduğunu da öğrendim! Hadi birileri oha! Desin nolur :D Oha di mi? Bunu görünce özürlerimi ileten ve sonradan fark ettiğimi arkadaşlık teklifimi kabul etmemesini istediğim bir mesaj gönderdim. Ama arkadaşlık teklifimi kabul etti. Neyse bugün eve geldiğimde birinden bir mesaj gelmiş. Bana ekleme talebi yollayamadığını benim ona yollamamı istemiş. Kim olduğunu sordum, setten tanıdığını söyledi. Kim olduğunu söylemezse eklemeyeceğimi, böyle bir gizeme gerek olmadığını söyledim adını söyleyince ekleme talebi gönderdim. Konuştu, bu durumu bana daha önce anlatmak istemiş 2 kere ama susmuş, söyleyememiş, hani ben ona karşı bir şey hissetmemiş olduğum için kendimi çok şanslı gördüğümü söyledim. Eğer öyle bir durum olmuş olsaydı ne yapacağını düşünemediğini söyledim. Bana o sırada eşiyle ayrı olduklarını ve benim çok hoş çok temiz çok iyi kalpli birisi olduğum için benden hoşlandığını vs. söyledi. Ciddi anlamda sinirlenilecek şeyler bunlar bana göre. Ve üstelik utanmadan ilişkide göründüğüm kişinin bana yakışmadığını söyleyebiliyor. Neden yakışmıyor sorusuna kocaman adam o diye cevap verdi, kaç yaşındadır diye sordum, 30unu geçmiş o adam dedi. Peki kalbimi hiç kırmayan tek insan olduğunu biliyor musun dedim, önce hayatını mahveder o zaman kalbin kırılır dedi. Gülmekle yetindim, bu konuda ona katıldığımı düşünmüş bile olabilir. Belki zamanında Mustafa hakkında söyledikleri ciddi anlamda doğru şeylerdi ama Armağan için söylediklerini asla kabul edemem. Ve sonra da beni bir yerlerde oturup çay içmeye davet ediyor, hatta ne zaman müsait olduğunu da belirtiyor. Kalsın dedim ve iki profili de sildim. Gerçekten çok kırıcı bir durum, bir de bakar mısın üçü de aynı günde. Söz birliği mi ettiler nedir beni sinir etmek için.
*Neyse bu durumda nasıl sinirimden kurtulduğumu açıklamaya geldi sıra. Sinir küpü bir şekilde msnimi açtım ve dün akşam yazılmış ama ben çevrimdışı olduğum için bana gelmemiş bir yazıyla karşılaştım. Tuxedo Kamen says: Seviyorum seni! Tabi bunu görünce ben sakinleştim hemen kedi mırrr mırrrr durumuna geçtim. Kimse de umrumda olmadı 
*Ve saatler şu anı gösterdiğinde biz sevgilimin nereye gideceğini öğrenmiş bulunuyoruz! Şimdi buna sevinip sevinmemem gerektiği konusunda bilgim olmadığı için onun telefon konuşmasının bitmesini bekleyeceğiz… (: Seviyorum seni!


Tamam işte ilk part’ı tamam aralık’ın (: Sevgili blogumuseverler, umarım beni hala okumaktan bıkmamışsınızdır (: Çünkü ben yazmaktan bıkmadım (:
Mutlu dünyalar ve güzel yarınlar (: