30 Aralık 2010 Perşembe

Eksik Kalan... Aralık 1

Bu aydan itibaren tekrar günlük yazmaya başladığımı söylemeliyim. Mayıs ayına kadar bütün günlüklerimin başlığı aynı olacak. Kimseyi okuması için zorlamıyorum, okursanız sevinirim, okumazsanız neden okumadın diyemem. Eğlenceli değil Aralık ayı, hasretimin başlangıcı olarak biraz sıkıntılı. Keyifli okumalar.
10 Aralık 2010 Cuma
*Sabah bindiğim otobüsün tavanından su akıyordu ve baya bir ıslandı çantam. Nereden geliyor bu kadar su ve aşırı derecede yağıyor yağmur bugün? Hâlbuki düne kadar bir şey yoktu ki. Yağmuru seviyorum. Otobüsün içinde şemsiye açtılar resmen. Komikti ama işte tavanından damlayan sularla hiç de kapalı bir araçta olduğumuz izlenimi yaratmıyordu.
*Sinir oluyorsan sinir oluyorsundur!
*Konuşmak istediğim çok şey var ama konuşacak zaman yok artık.
*Türk dili vizesi olduk. Zannedersem ben sınav olmayı seviyorum. (Belki de kopyayı seviyorumdur)
*Öğle arasında Cumhuriyet’in notlar kısmını da bitirerek, kitaplığımın tozlu raflarına ekledim kendisini.
*Bugün gene kimseyi görmek istemiyorum, kitabımı gene geçen seneki ve ondan önceki seneki yerimde üst katın pencerelerinin önünde okuyorum.
*Dersten sonra Osmanbey’de buluşup yemek yedik. Ne kadar yağlı yemekler yapıyorlar ya. Çok yağlı yemeklerden hoşlanmıyorum.
*Dolaşırken tek başıma o soğukta bijuteri önünden geçerken bir taç gördüm. Çok beğendim gittim aldım. Çok şirin. Kenarında gülen bir smiley var.
*Eşyalarını eve bıraktıktan sonra yoldayız işte. O nereye mi gidiyor? Konuşmayacağım işte.
*Ama o kadar gitmesini istememişim ki ben yoldayken beni aradı ve otobüsün kaza yaptığını söyledi.
*Akşam beni aramadığı için sinir oldum. Hâlbuki ki bana onu arayabileceğimi söylemişti ve onların yanında benimle konuşmak istemedi bile. Üstelik ben o sıralarda onun için söz bilekliklerimden birini yapıyordum ve sinirimden bir sıradaki düğümleri yanlış attım.
*Yeni telefonum var artık!
*Bilgisayar gene kafayı yemiş durumda. Eski telefonumda sakladığım güzel mesajlar vardı, özellikle Armi’den gelen mesajlar. Bunları pcye geçirirken pc kapatınca kendini, kaydedilmemiş olduğu için yazdığım her şey gitti. Ve yazdıkça telefondan da silmiş olduğum için sinir küpüne döndüm, her şey gitti.

11 Aralık 2010 Cumartesi
*Son gün İstanbul’daki. Ben evden çıkarken kar yağıyordu. Karşıda hiç değilse yağmura döndü durum.
*Allahım hep beni mi bulur böyle manyaklar? Bindiğim taksinin şoförü resmen önüne bakmayıp sürekli bana döndü gideceğim yere kadar.
*Evi toplamasına yardım ettim. Halbuki çok önceki konuşmalarımızdan hatırladığım kadarıyla ev temizliğine kimsenin yardım etmesinden hoşlanmıyordu. Valizi de hazırladık, sonra evi kapattık ve çıktık. Söylemesi yapmasından daha kolay geliyor. Ağlamak istemiştim.
*Önce beni bıraktı metrobüse. Son vedamızdı 5 ay sonrasına kadarki, son ayrılık. Ağlama dedi ağlamadım. O taksiye bindikten sonra ağlamamak için arkasından bakmamaya çalıştım. Biliyorum uzaklaştığını görürsem kesin ağlardım.
*Kardeşimin kabadayı tavırlarından hoşlanmıyorum ve üstelik eskiden evde en sevdiğim insandı. Çok değişti. Ergenlik böyle bir şey demek ki.
*Saat 20.00 de otobüsün hareket etmiş olması gerekiyordu. Hiçbir haber alamadım. Bütün gece bekledim. Herhangi bir mola yerinde beni arayabilir düşüncesiyle 3 e kadar oturdum. Sonra uyudum. Ama endişe etmeden duramıyor insan. İyi olmasını ummaktan başka da bir şey yapamıyor böyle durumlarda.
*Resim dosyalarımı düzenliyorum nasıl 5gb resim olur pc de ya. Şaşırmış resmen!
*Yarından itibaren sayacımı başlatmam gerekiyor. Kaç gün kaldığını değil kaç gün geçtiğini sayacağım. Matematiğim kaç gün kaldığına yetmiyor diyerek espri bile yapmış sayarım kendimi.

12 Aralık 2010 Pazar (1.GÜN)
*İlk aramasına yetişemedim! Ama numaraya bakılırsa şimdi gideceği yerde olmalı.
*Ablamla alışverişe Optimum’a gittik. Tabi yalnızca ikimiz değildik. Sonradan geleceğini öğrendiğim arabesk şahıs var. Çiğdem’e palto aldık. Ben bir pantolon beğendim (Ben ve pantolon! Tabii ki de Armi geri dönene kadar kendime dikkat etmem gerekiyor.) Ve tabii ki ablama şantaj yaparak Mangoda beğendiğim elbisenin yarısından fazlasını ona ödettim. Zannedersem bunun adına kötü kardeş diyorlar. Ama yapacak bir şey yok. Hoşlanmıyorum ikisinden de. Ve elbisenin kemerini ısrarla istediğim için elimdeki bedeni depodan getirdiler ve biraz geç oldu. Sonra neymiş efendim Palladium’a gidecekmişiz! Ha ne var çok merak ettim neden oraya gidiyoruz diye gittik. Yemek yiyecekmişiz! Burger yememe sözümü hatırlarsanız doğal olarak Burger yemeyeceğim dedim. Onun yanında Popeye’s midir nedir o vardı. Oraya gittik. Oraya gideceğime KFC’ye giderdim de neyse işte. VE sonra tabii ki de oturacak yer bulamadık. Bunların peşinde elimde tepsilerle dolanmak artık sinirlerime dokunmaya başladığında bir bayan ve kızının yanına gidip oturup yiyip yiyemeyeceğimi sordum izin verdiler oturdum. Sonra onlar da oturdu. Ben olmasam bunu bile yapamayacaklardı kısaca.
*Ama ama ama Le Petite Prince parfümü Sephora’da da yok ki! Nerede bu parfüm!
*Eve geri dönüş. Annem istediğim böreği yapmış, ben de poğaça yapmasına yardım ettim. Çok hamaratım ya.
*Lezbiyen karşılaşmalar diye not düşmüşüm telefonuma. Palladium’da Bershka’da bir hatun yüzünden yazdım bunu. Ben bir elbiseye bakarken geldi elbiseye dokundu, yüzüme baktı. Ben gittim başka yerlere bakarken gene yanımdaydı falan. İnsan şüpheleniyor tabi.
*Yarın okula, ardından Armi’nin evine gideceğim. Biraz erken yattım. Ama uyuyamadım. Ne düşündün dersen, güzel şeyler düşündüm. Sen geri döndüğünde yapabileceğimiz bir listem var gibi bir şey. Kısaca gözlerimi uykuya seninle birlikte kapadım…
*Bugün Tuluğ dedi ki Armağan’dan jön olmazmış, yardımcı erkek oyuncu olurmuş. Şimdi şöyle bir düşününce bu hatuna sorsanız en sevdiğin oyuncu diye cevabım hemen yardımcı rolleriyle ün yapmış olan Gary Sinise olur :D Armağan oyuncu olsaydı ve cidden yardımcı erkek rollerinde oynasaydı sanırım( Ne sanması kesinlikle) favori oyuncum olurdu.

13 Aralık 2010 Pazartesi (2.GÜN)
*Okuldaydım, yoklamamı verdim. Sonra Armi’nin evine gittim. Bugün yağmur yok hava soğuk ve esiyor. Doğal olarak kalın giyindim. Tabii benim ne kadar kalın giyinmiş olabileceğimi siz düşünün.
*Armağan olmadan Armağan’ın evine 2.gidişim. Bu kez onun gelişi 5 ay sonra. Eve girdiğimde beni gene aynı koku karşılıyor. Ev hala huzur kokuyor. Ama neşesi yok işte yani benim neşem yok aslında. Ev yalnız, ben yalnız, iki yalnız biraz dertleştik ben yatağa uzandım, ev anlattı. O anlattı ve dinledim. O sırada telefon çaldı. Arayanın o olduğunu biliyordum. Gözlerim doldu.
*Çiçekleri suladım. Kitaplığından okumak istediğim kitapları aldım. Mutfakta unuttuğun muzu aldım çöpe attım. Su dolmuş mu diye baktım, dolmamıştı. Kalan çamaşırları katlayıp dolaba kaldırdım. Evde her şey yerli yerinde yani (Senin dışında). Çıkarken kapıyı 3 kez kontrol ettim.
*Otobüse bindim, Harbiye’de indim. Düşündüm. Taksim’e yürümeyi göze alamadım hava soğuktu. Yazın birlikte yürürüz dedim otobüse bindim. Taksim’den tekrar otobüse, Kadıköy’den tekrar otobüse bindim. İneceğim durağa geldiğimde düğmeye basmayı unuttum. Hepsini saat 1’e kadar yapmış oldum.
*Duş aldım. Suyun beni ağlatacağını biliyordum. Ama çok ağlamadım, vallahi bak.
*İzdivaç programındaki saçma insanlara baktım. 25 yaşında bir erkek 30-35 yaşında olgun bayan istediğini söyledi ve bir sürü daha saçma insan. (Şunu da söyleyeyim bu adama 18 yaşında bir kız talip olmuş dün ben izlemedim tabi. Kızla konuşmuş ve bugün karar anı vardı, annem açmış oradan gördüm. Adam kız evlilik dışı biriyle birlikte olduğu için onu reddetti. Çok güldüm. Vallahi çok güldüm. Bu kadar saçma olmayı nasıl başarıyorlar?)
*Salonda oturmak beni fazlasıyla üzmeye başladı bugün. Evdekilerin davranışlarından rahatsız oldum ve gene kaçtım odaya. İlacımı içtim. Bu kez uykum gelmedi.
*Nightmare Before Christmas’ı izledim sonunda!
*Yeni bir karakterim var. Bunu acilen temeli sağlam bir hikayeye oturtmalıyım. Belki de 6.sömestr filmim bu karakter üzerine olur.
*Uykum olmadığı halde moral bozukluğumdan erkenden yattım. Defalarca uyanmama rağmen yerimden kalkmadım.

14 Aralık 2010 Salı (3.GÜN)
*Annem sabah elini yaktığı için ev işlerini tamamladım.
*Pazar günü aldığım pantolonu giydim. Annem ısrarla aldığım gün pantolonun bana olmayacağını iddia etmişti.
*Cansu’nun dersi bitmeden evden çıkmam gerekti. Çünkü annem artık gitmeyecek misin diye soruyordu. Maltepe’den otobüse bindim. Cansu’yla Kadıköy’de buluşup, Erenköy’e gittik. Mado’da oturduk. Tabi bir takım aksiliklerimiz olmasa çok daha eğlenceli bir gün geçirebilirdik. Ama kader işte.
*Mado’nun en görünmeyen köşesinde başörtülü bir kadın ve kadından baya yaşlı olduğu göze çarpan bir adam öpüşüyorlardı! Gördük evet!
*Sonra o beni otobüs durağına bıraktı. Ayrılırken öperken sevgili şapkası bize mani olduğu için şapkayı tutarak öpmem gerekti ama görenler sanki gizli bir öpücük varmış gibi algılayabilirler, öyle bir andı. Şahsen beni güldürdü.
*Ara sokaklar yerine gürültülü caddeleri seçmeye başladım gece eve dönerken, daha güvenli ve güvenlik melankoliden önce gelmeli.
*Nineteen Eighty-four’u izledim. Etkilendim. Ama bu konuda yazmayacağım. Özgürlük 2 artı 2 nin 4 ettiğini söyleyebilmektir! John Hurt’un oyunculuğu!
*Yarım kalan işleri tamamlıyorum. Sıcak çayımı yudumlayıp bilgisayarımı temizliyorum.
*Bloglarımı yazdığım haliyle hiç değiştirmeden elimde yazıp Armağan’a göndermeye karar verdim ama korkuyorum da. Çünkü o kadar uzun olacak ki belki 7-8 sayfa yazı. Ya mektupları okuyanlar okumaya dayanamayıp mektubumu yırtarlarsa. Nolur yırtmasınlar ya? Yapmaz onlar öyle şeyler sanırım.(An itibariyle aslında Armi’nin arada sırada internete geleceği düşünülürse bu blogları göndermemeye karar verdim. Daha orijinal ve özel şeyler bekliyor seni sevgilim)
*İzlediğim filmleri yazdığım kağıda bir not düşmüşüm: Tamamlanmak herkes tarafından istenir. Sanırım bunu yazdığım sırada kendimi tamamlanmış hissetmiyormuşum. (Before-after olayı kısaca)

15 Aralık 2010 Çarşamba (4.GÜN)
*Evdeyim. Uyanmak istemiyorum ama gene uyandım. Yemek yemek istemiyorum ama gene yedim. Evi topladım ve şunu fark ettim ki enerjim hala yerinde. Demek ki depresyona girmeyeceğim. Üstelik hava soğuk olmasına rağmen enerjim yerinde. Bütün evi topladım bir aydır toz alınmamış, toz aldım.
*Ponyo’yu izledim sonunda! Miyazaki neden bu kadar sıcak animeler yapıyor? Bütün kalbim eriyor… Ayrıca ikinci bir kez daha Japonlara hayran kalıyorum. Çünkü etraflarındaki bu kadar gerçeküstü durumlara normal yaklaşıyorlar. Bakınız: Ponyo’nun denizkızı olduğunu öğrendiğinde çocuğun da annesinin de yakın çevresindekilerin de doğal karşılaması durumu. (Biz bir hikayeye yazıyoruz adam mantık dışı bulunuyor. İnsan birazcık bu tarz şeylere tolerans göstermeli diye düşünüyorum)
*Sin City’nin 2.cildi Uğruna Öldürülecek Hatun’u okudum. Orada bir cümle ki gördüğümde tam o kızı tarif etmiş ettim. Cümle şu: Sesinde sahte bir masumiyet havası var: Ciyaklamaya benzer, fareyi andıran iç gıcıklayıcı bir ses. (Umarım kimse benim hakkımda da böyle düşünmüyordur. )
*Resimlerimi düzenlemeyi bitirdim sonunda. 3.90 gbye indi.
*Az önce fark ettiğim üzere Tuxedo Kamen artık çok daha anlamlı geliyor, aynı ilk kez izlediğim zamanlardaki gibi…
*Haha geçen sene hiç evde mısır patlattığımı hatırlamıyorum. En son Armi’yle Testere 3D de yemiştim. Bugün evde patlattım. Yaptım evet. Ama sanırım çok yedim ve çok da tuzluydu. Tamam tuzu azaltacağım söz veriyorum.
*Seni aptalca paranoyalarımla üzdüğüm için üzgünüm…
*Çok güzel şeyler planlıyorum dönüşü için şimdiden. Çok harika olacak. Şimdiden dönüşünün heyecanı içindeyim, ne de olsa her şey bir göz açıp kapama süresinde bitecek değil mi?
*En büyük sorunum bu şarkıyı senin için söyleyemiyor oluşum! Söylenir ama değil mi? Daha önce birine söylemiş olsanız da (bu söylediğiniz zamanın üzerinden 1 seneden fazla zaman geçtiyse ve o söylediğiniz şahıs sizin için artık bir anlam ifade etmiyorsa) bu şarkıyı onun hak ettiğinden daha fazla hak etmiş biriyle birlikteyseniz o şarkıyı gerçek sahibine vermez miydiniz?

16 Aralık 2010 Perşembe (5.GÜN)
*Durgun bir gün. Sabah kardeşim rahatsızlandığı için onu okula almaya gittim.
*Armi’nin saçlarını görmeyi istedim. Ama göstermedi. :D Sanki geldiğinde görmeyeceğim. Özledim!
*1974 yapımı kült teen-slasher Texas Chainsaw Massacre’yi izledim. Ve hayran kaldım kesinlikle. Ve yeni yetme yönetmenler ya bu filmleri yeniden çekmeyi bırakmalılar ya da ciddi ciddi bu filmleri analiz etmeliler. Gerçekten yeniden çekeceğiz diye her şeyi mahvetmekteler. Ayrıca bir de sinemalar.com’da bu filmle ilgili yorumları okudum ve insanlar güldüklerini söylemişler. Hayır efendim filmin içinde gülünecek bir şey yok. Teen-slasher demek ölenlerin nasıl parçalara ayrıldığını illaki görmek değildir.Film geriyor insanı, kızı kancaya takması mesela. Kızın kancadayken kurtulmaya çalışması. Bu o kızı eline bıçak alıp gözümün önünde doğramasından daha gerici.
* Aldım kardeşimin tarih kitabını Atatürkçülük çalıştım biraz. Bilgilerimi tazeledim. Yarın vizesi var ya.
*Annem geçtiğimiz aylarda ben hasta olunca şu cümleyi söyleyip güldürmüş beni: Bilgisayardan virüs kapmışsın. (O sırada pc yi temizlemeye çalışıyorduk)

17 Aralık 2010 Cuma (6.GÜN)
*Dün gece mani krizi geçirdim sanırım. 11.30 da yattım ve 3.30 a kadar uyuyamadım. Hava soğuk olduğu halde fırındaymışım gibi bir geceydi. Üstelik ayağa kalkıp tekrar pc açmamak için oturup Armi gelene kadar ki zamanı planladım. En son plan yaptığım gün tatilimizin 8. Günü idi. O sırada uyuyakaldım.
*Ve tabi uykusuzluk sebebiyle bir de hikaye buldum kendime. Tabii ki de gene çekmeme izin vermeyecekler. Çünkü biraz fantastik. Biraz değil işte doğaüstü bir şeyler. Onun için zannedersem 6.sömestrda bana ya istediğim gibi film çektirecekler ya da sınıfta bırakacaklar baştan ama sınıfta kalırsam tatile gidemem. Tatile gidemezsem çok üzülürüm. Üzülmemem için birileri basit hikayeler bulmama yazmama yardım etmeliler. Mesaj alınmış mıdır? Bence alınmıştır.
*Çok sinirliyim bugün. Herkese patlayasım var. Üstelik otobüsün neden bu kadar boş olduğunu bile sorgulamaktayım bugün.
*Türk Dili dersinde sürekli İstanbul şöyle güzel böyle güzel diyen hocamdan nefret etmeye başladığım gündür. Tabii İstanbul’u ya seversin, ya nefret edersin.
*İddia ediyorum: Kalın bir deftere yazı yazarken sayfanın sonlarında hala güzel yazabilen biri yoktur. Ben yazamıyorum çünkü!
*Kara parçasının altında ne olduğunu da sorguluyorum bugün. Yani bütün karaların altı dünyanın çekirdeğine kadar dolu olamaz değil mi? Mesela bir adanın altına ulaşılabilir mi?
* Armi geri döndüğünde İstanbul’un 7 tepesine gitmeyi planlamaktayım şu anda. (Dersteyken plan yapıyorum)
*Balkabağı kralı Jack neden bu kadar popüler olmuştu bilen var mı? (Onda ne bulmuş olduklarını sorguluyorum yani anlıyorsunuz değil mi? )
*İnsanlar çocuklarını zapt etmeyi öğrenmeliler. Otobüslerde bağıran ciyaklayan çocuklardan nefret ediyorum.
*Bugün pcye format attım o sebeple bugün fazla oturmadım sanırım pc başına. Sonra da uyuyakaldım.

18 Aralık 2010 Cumartesi (6.GÜN)
*İlacımı içtim.
*Pc düzenleme işiyle uğraştım ve sonunda yeni filmler indirmeye başladım.
*A Bout De Souffle’yi tekrar izledim. Tekrar Godard’da hayran kaldım.
*Günün geri kalanında ne yaptığım konusunda fikrim yok sanırım.

19 Aralık 2010 Pazar (7.GÜN)
*Daha erken uyandım. İlaç gene etkili.
*Gene filmlerle uğraşıyorum. Bir sürü filmim var. Untouchables’ı tekrar izledim.
*Kimse benimle uğraşmasa ne kadar mutlu olacağım anlatamam.
*Kendi karamsarlığımla baş başa kalmaktayım ve bu aslında zararlı değil mi?
*Fark ettin mi ilaç içtiğimde günler ne kadar da kısalıyormuş. (Ne kadar az yazıyormuşum)

20 Aralık 2010 Pazartesi (8.GÜN)
*Sabah sabah yoklamamı verip geri döndüm eve.
*İlaç içmekten nefret ettiğimi söylemiş miydim daha önce. Doğru düzgün yürüyemiyorum bile. Üstelik eve gelince bugünün ilacını içtim ve akşam 8 e kadar uyudum. Böyle nasıl yaşanır ki? Tabii ki de ilaçlarımı bırakıyorum tekrar. İyice çok oyuncağı oldu ama yapacak bir şey yok.
*Film indirmeye doymuyorum.

21 Aralık 2010 Salı (9.GÜN)
*Özleniyorsun sevgili, çok özleniyorsun, belki kelebek olur gelirim sana, sen uyurken küçük bir öpücük konar dudaklarına, uyandığında dudaklarında benim dudaklarımın tadı olur belki. Gülümsersin…
*Bugünü de kısmi olarak boş geçirdim sayılır. Dışarı çıkmadığımda günümü boş geçmiş sayıyorum ama dışarı çıktığımda da kendime vakit ayırmadığımı düşünüyorum. Kısaca şu anda ikisi de beni tatmin etmemekte. Çünkü çalışmam gerekiyor. Boş boş durmak istemiyorum.
*Bir film izledim. Sözde korku filmi. Ama korkutmanın ötesinde sıkıcıydı film. O adamın başından beri katil olacağı belli değil miydi? Sıkıldım ve ben genelde korku filmlerinden sıkılmam korkarım. Beni korkutmayı başaramadı gördüğünüz üzere. Tabi gece yattığımda karabasanlar basarsa ben karışmam. (basmadı mışıl mışıl uyudum işte XD)
*Bir film daha izledim Brian DePalma’nın Carrie’si. Bu kadar tekinsiz acımasız sona yaklaşırken sevgili beyinsiz gençlere tonlarca küfretmeden duramayacağınız bir film. Filmde fark ettiğim bir şey var ki bunu kaç kişi fark etmiştir merak ediyorum. Carrie kütüphanede bir kitabı eline alır, omuz plana geçip kitabı açtığını görürüz, kitabın beyaz sayfalarından Carrie’nin yüzüne ışık yansıyor. Nelere dikkat ediyorsun demeyin, çok ilginçti bir anda kızın yüzünün aydınlandığını görmek.
*Düzenleme yaptım biraz. Günü bitirdik işte.

22 Aralık 2010 Çarşamba (10.GÜN)
*Hmm, Müge Anlı beni sarmıyor artık. Herkes yalancı, herkes kendini kurtarmanın peşinde. Neden insanlar bir kez olsun kendileri ya da başkaları hakkında ya da düşündükleri hakkında doğruları söylemiyorlar. Benim dürüst olduğum birileri var. Birilerine mecburiyetten dürüst olamasam da.
*Sabah sabah Audrey Hepburn’u bir müzikalde izledim. Hem de müzikal 2 saat 52 dakikaydı ve yarısında Hepburn aşırı itici bir ses tonuyla konuşuyordu. Bununla ilgili Tuluğ’un bir yorumu var ama yazmamaya karar verdim.
*Kieslowski’nin renk üçlemesine başladım. Kafama çivi gibi çaktı görüntülerini sesini oyunculuğunu! Etkisi sürer bunun.
*Biraz kitap okudum. Sıkılıyorum. Bütün günü film izleyerek geçirmek istemiyorum.
*Yarın okula gideceğim. Armi’nin evine uğramak istemiyorum. Onsuz ,her ne kadar kokusu içeride kalmışsa da, ağlayamıyorum da zaten.
*İki gün daha geçmezse bu ağrı doktora gideceğim. (Böyle korkutunca geçti ağrı XD)

23 Aralık 2010 Perşembe (11.GÜN)
*Zaman öldürmeye mi zaman doldurmaya mı çalışıyorum?
*Renk üçlemesinin ikincisi tekrar etkiliyor beni saat daha öğleye bile gelmemişken.
*Günün geri kalanına küçük deniz kızı çizgi filmini koyuyorum ki günde 4 film izlememiş olayım.
*Akşama kadar zaman nasıl geçecek diye düşünürken photoshop öğrenmeye karar verip cdyi taktım pc ye. Biraz onunla oyalandım biraz sevdiğim insanlarla konuştum.
*Her gün kahve içmeden duramadığımı fark ettim.
*Akşam bir film daha izledim. Grapes of Death filmin yarısından fazlasını geçtiğim halde bana hala o insanların neden zombiye dönüştüklerini söylemeyen bir film. Tamam başta gösterdin bir şeyler ama olmaz ki böyle. Anlat tanıt, zombiler nasıl zombi ayrıca? (Kadın yanlarından geçiyor ama tutamıyorlar tutmuyorlar daha doğrusu yada sıkıştırdıklarını kadına adam gelene kadar bir şey yapmıyorlar falan)
*Second Life’ı düzenlemeye çalışmak. Sıkılınca dans etmeye gidiyordum ya, merak etme yalnız başıma dans ediyorum. (:
*Garip rüyalar gören arkadaşım sence bu kabus muydu?

24 Aralık 2010 Cuma (12. GÜN)
*Dün akşam 2 saate yakın ağladım. Bir ara ağlamamı durdurmuştum ama istediğim bir tutam saça ulaşamayacağımı düşününce tekrar ağlamaya başladım.
*Sabah uyanmak zor oldu haliyle.
*Gene erkenden okuldayım. Leviathan’ı okuyorum ve fark ettim ki kitabın içindeki bir karakterin yaşayan haliyim. Kitap bana çok dokunuyor her kelimesinde özlemim artıyor. (Maria Turner bu arada karakterin adı. Neden kitap bana dokuyor Auster’in tarifleri o kadar net ve benim de yapmamın muhtemel olduğu tarifler ki bazen durup cümleleri tekrar okuyup dalıyorum)
*Bu dersten sıkılıyorum. Derste aradı Armi biliyorum açmazsam sesini duymazsam ölürüm. Açtım birazdan aramasını söyleyip kapattım.
*Bir şey var ki beni her gördüğünde bakıyor, hatta onu ilk gördüğüm günden beri beni her gördüğünde bakıyor. Altında anlam aramalı mıyım? (Bakmaya yasak koyamıyoruz tabii)
*Dizlere kadar kot etek moda mı oldu?
*Can Yücel olmasaydı ne yapardı insanlar merak ediyorum. (Nereye baksam herkes Can Yücel’den bir şeyler paylaşıyor. Kendi cümleleriniz mi yok yoksa başkası nasılsa söylemiş diyerek işin kolayına mı kaçıyorsunuz duygularınızı ifade etmekte bile?)
*İnkılap’tan 100 almak. Tabii sınıfın yarısı da 100 aldı ama benim takıldığım insanın kim olduğu malumunuz arkadaşlar ki kendisi görüldüğü üzere yazdığı düşüncelerin önemli olup olmamasından çok aldığı notun 80 olmasına bakarak hocanın da gözünde değerini düşürmüştür kanımca. Benim anlamadığım insan nasıl bu kadar salak olabilir?
*Kedi bacağımı yaladı resmen.
*Çok sıkılıyorum, biliyorum ki yarın sabaha kadar zaman çok zor geçecek.
*Sam Raimi’den nefret ediyorum ve kesinlikle kara listeye aldım. Asla ama asla izlemeyeceğim bir daha. Hatta konusu harika müthiş ilgi çekici gelse bile. Yeter yani insanların ağızlarından içeri başka bir yaratıktan yayılan sıvıların kaçması olayını bırakmadıkça karantinaya aldım onu.
*Emir’le konuşmak güzel.
*Bugünün bir sözü var benim yazdığım: Birinin sesi size sıcak gelmeye devam ettikçe seviyorsunuz demektir. (Bunu ne zaman düşündüğümü söyleyeyim, yemin töreninden sonra Armi beni aradığında otobüsteydim, onunla konuşuyordum ve konuşurken şunu fark ettim, hiçbir şey değişmiyor aramızda hala o sıcacık konuşması var, yüreğimi okşuyor sözleri…)

25 Aralık 2010 Cumartesi (13.GÜN)
*Bugün onunla tekrar uzun uzun konuşmak, kameradan da olsa görmek beni çok mutlu etti. Arkadaşlarından biriyle de arkadaş oldum. Çok şirin bir kız (:
*Renk Üçlemesi bitti bugün! Kesinlikle çocukken izlememiş olduğuma sevinmeliyim. Çünkü anlamak izlemiş olmaktan daha önce geliyor.
*Biraz daha kitap okudum. Gittikçe ilginçleşiyor.
*Photoshopla ciddi ciddi ilgileniyorum bu aralar. Ve o makinenin gelecek olduğunu söylemeleri bile beni heyecanlandırıyor. Nolur bu bir şaka olmasın!

26 Aralık 2010 Pazar (14.GÜN)
*Sabahın 8’inde beni arayan ama tanımadığım şahıs senin yüzünden bir daha uyuyamadım. Adını söylesen ölür müydün?
*Armi nete geleceğini haber verene kadar yatakta hayal kurmaca. (Güzel şeyler düşünmek gerek)
*Dışarı çıkalım dediler, dışarı çıkmadım. Bu anlar önemli anlar, bir daha bu fırsat nereden gelecek.
*Yaptığımız aptallıktı demedim ben(Aptalca mıydı diye sordum sadece). Riskliydi, heyecanlıydı, kışkırtıcıydı ve tekrar hatırlanacaktı. Yalnızca sonradan düşündüm de bunu yapmak benim gözümde aslında bir sevgi gösterisi, sana güvendiğimi göstermenin bir yoluydu işte. (saçma düşünmüyorumdur umarım. Çünkü biliyorsun her şeye anlam yüklüyorum çilekli pudinge bile XD)
*Bugün bir işe yarıyorum ben. İki tane film izleyip ki bilim-kurgu filmi ikisi de, analiz yaptım. Kendi ödevim olmasa da bir işe yaramaktan dolayı mutluyum. Bütün günümü aldı Armi gittikten sonra. Filmlerin ikisi de 2 saatin üzerindeydi, aşırı derecede mutlu oldum.
*A.I izleyip duygulanmayacak insan var mı? İnsan bile hayallerinin peşinden gidecek cesareti bulamazken yapay zekanın yaptıkları şapka çıkarttırır insana. Bana tutup da ama o film demeyin
*Bir ara iki filmde de yaratıcı kavramının sorgulandığını düşününce bu iki film gerçekten bunu sorguluyor mu yoksa bunu sorgulayan ben miyim diye düşünmem gerekti. Çünkü iki analizde de filmin felsefesi hakkında bu konuya da değiniyordum ve kendi düşüncelerim yüzünden filmi etkileyip etkilemediğimi anlayamadım. Neyse ki ikisi de bu konuya değiniyormuş.
*Mutlu mesut yatağına yatmak.
*Kediyle yatağımı paylaşmak istemedim. (Yatağımda tek bir canlının varlığını kabul edebileceğimi anladığım gün)

27 Aralık 2010 Pazartesi (15.GÜN)
*Bu sabah bir şey oldu: Annem beni okula gitmem için uyandırdığında ben günlerden hangi gün hangi tarihteyiz saat kaç neredeyim hiçbir zaman ve mekan bilgisini hatırlayamadım. Tabii bunun olmasının en büyük etkeni gördüğüm rüyaydı. Üstelik o anda rüyayı hatırladığım halde nerede ve ne zamanda olduğum bilgisini tekrar hatırladığımda rüyayı unuttum. Yaşadığım en zor sabahlardan biriydi.
*Okul gittim yoklama verdim. Bir de şunu düşündüm. Sanki evim çok yakın da her pazartesi sabah kalkıp okula gidiyorum. Herkes bu yoklama işini Cuma okula geldiğinde veriyor. Ama ben düzenli bir insanım işte, pazartesileri okula gitmeden duramıyorum.
*Armi’nin evine gittim, o gittiğinden beri 2.gelişim bu. Kapıda mahkeme celbi geldiğini belirten bir kağıtla karşılaşmayı beklemiyordum. Ne olduğunu çok merak ediyorum. Gidip alayım dedim ama o Cengiz’i gönderecekmiş.
*Okumak için aldığım kitapların dördünü bıraktım yeni kitaplar aldım. Ev kütüphane gibi olunca bir sürü kitap almak için seçeneğiniz var. Üstelik bir de kitap zevkimizin aynı olduğunu düşününce kitaplıklar okuduğum ya da okumak istediğim kitaplarla dolu.
*Çiçeklere su verdim, mutfağa döktüğüm suyu sildim (özür dilerim yanlışlıkla oldu), buzdolabını boşalttım. Kitapları aldım, getirdiklerimi yerlerine koydum. Yatağında yattım, sana bir not bıraktım. Geri döndüğünde bir kitap oluşturacak kadar nota sahip olacağını ve bir günde hepsini okuyamayacağını düşünüyorum.
*Evden çıktım, kapıyı kilitledim, iki kez kontrol ettim, garanti olsun diye dua da ettim. (Her türlü önleme başvurmalı insan)
*Kurtuluş’a çöp konteynırı istiyorum! İki sokak dolaşmak zorunda kaldım.
*Eve geri dönüşü 2,5 saatte yaptım sanırım, hatta daha fazla bile olabilir.
*Taksim’de yürürken baya baya suyun içine girdim çünkü su birikintisinin büyüklüğünü fark edememiştim.
*Eve geldim, uyumak istiyordum ama uyumadım. Bugün çok rahatsızım içinde bulunduğum hiçbir işe yaramama hissi sebebiyle. Film izledim. Filmi seçerken daha dikkatli olsaydım daha az acı çekerdim sanırım. Savaş filmi seçmişim The English Patient. İzleyeceğim filmleri önceden seçtiğim için seçimime lanet okumaktayım tabii ki. Film çok güzel falan filan ama filmin daha ilk savaş içinde olduğumuzu gösteren görüntüleriyle ağlamaya başladım.
*Annem masayı kuruyordu ben filmi bitirdiğimde. Hiçbir şey yemek istemediğime karar verdim ama uyanık görürse yemediğim için benimle kavga edecekti. Ben de uyuyor numarası yaptım. Bağırdı çağırdı ve gitti. O gittiğinde ben ağlamaya başladım. Ne kadar ağladığımı ya da beni neyin susturduğunu bilmiyorum uyuyakaldım.
*Bugün kardeşim Karamel’den çikolata almış ama müthişler. Günümü birkaç dakika kurtaran 1.Armi’yle konuşmak 2.Karamel çikolatası.
*Akşam 11 de uyandım 10 dakika ayakta kaldım ve yatağıma yattım.
*Biz çocukken çok fakirdik repliğini televizyonda duyunca gülümsemek. (Sen aslında hayatıma yabancı değilmişsin gibi bir şey bu)
*Sen geri döndüğünde öyle bir uyuyacağım ki muhtemelen uyuyan güzeli bile geçeceğim bu konuda.

28 Aralık 2010 Salı (16.GÜN)
*Kahvaltı yapmak da istemedim.
*Kardeşimle okula gidip müdür yardımcısını ziyaret ettik. Çok şirin bir kadın ve rehberlik hocasıyla da tanıştım. O da çok şirin bir adam. Kendi ifade etmekten çekinmediğim anlardan birisiydi herhalde.
*24 saati çoktan geçmişti bir şey yememe durumu ki zannedersem öğlen 3’tü kardeşim zorla yemeğe götürdü.
*Kitabevinde çalışmayı istiyordum, ilan gördüğünü söylemişti babam. Evet paraya ihtiyacım olduğu için çalışmam gerekiyor. Ama sonra vazgeçtik içeride çalışanları görünce. Zannedersem onlar yalnızca kendi kafalarında insan arıyorlar.
*Bugün 2 saati aştı yürüme işi. Hava çok soğuk değildi, çocukken geçtiğim sokakları gezdim.
*Eve geldik 3 saatlik The Deer Hunter’ı izlemeye başladım. Ve tabii ki gene savaş filmi! Hay ben aklıma! Ciddi anlamda kendimle bir zorum olduğunu düşünmeye başlıyorum.
*Fark ettiysen ki aslında bunu başta yazardım, bugün Armağan beni aramadı. Ve aramayacağını daha önceden söylememiş olduğu için merak ettim. Yarın arar umarım.
*Zyprexa!

29 Aralık 2010 Çarşamba (17.GÜN)
*Zyprexa etkisiyle tabii ki uyuşuk bir gün. Dün başladığım bir filmi bitirdim (Bu sefer içinde savaş yoktu.)
*Kitap okudum uzun bir süre.
*Armi’yi çok merak ederken aradı (:
*Casablanca’yı izledim. Kim hayran olmaz ki Bogart’a?
*Annemlerle kavga ediyorum sürekli. Uyuşmazlık son safhada.
*Photoshop derslerini izlemeyi bitirdim. Ha öğrenebildin mi diye sorarsanız tabii ki de izleyip saçma sapan deneyerek her şeyi öğrenemem. Fotoğraf makinem bir gelsin, gerçekten başına oturacağım bu işin.
*Çabuk tükenmeyelim diyedir belki bu, kaderin oyunu, seni ne kadar sevdiğimi, beni ne kadar sevdiğini araya şehirler girse bile değişmeyeceğini anlamak içindir orada oluşun. Geri döndüğünde senin yanında olabildiğim her gün sevinmek içindir.

30 Aralık 2010 Perşembe (18.GÜN)
*Uyanma anından nefret ettiğimi fark ettim.
*Film izledim, kitap okudum, film listemi bilgisayara aktarmaya başladım.
*Film izledim demekle yetiniyorum çünkü iki film de benim anlatmak için bir şey bulamadığım şekildeydi diyeyim. Konuşmak istediğiniz ve konuşmak istemediğiniz filmler olarak ikiye ayırabilirsiniz filmleri yani.
*Az önce annemlerin yanındaydım Fatmagül’ün Suçu Ne izliyorlar. Gene yılbaşının yaklaşmış olmasından ötürü bir dizide yılbaşı eğlencesi yapıldığını görüyorum. Hatta Türkiye’deki nerdeyse bütün diziler yılbaşı geldiğinde bunu kullanıyor. Tekrar ve tekrar söylüyorum bence biz onların yılbaşında nasıl eğlendiklerini izlemek zorunda değiliz!
*İkinci bir sinir olduğum şeyi söyleyeyim, Cumhurbaşkanı Diyarbakır’daymış. İyi güzel memleketimin güzel şehri. Cumhurbaşkanı orada bir yemeğe davetliymiş ve yemek listesinde neler olduğu sayılıyor haberin devamında. Soruyorum; Cumhurbaşkanı Diyarbakır’da o davete gelmeyecek olan halkın ne yediğinden haberdar mıdır? Eğer o halktan haberdar değilse onun ne yediğinden banane?
*Üçüncü bir şey daha var: Eskiden ilaç içtiğimde hiçbir şey düşünemediğimden şikayetçiydim. Şimdi bunu yaşamıyorum iki gündür. Benim için ilginç bir durum olduğunu söylemeliyim. Her ne kadar öğlene kadar kendimi ayılmış hissedemiyorsam da hiçbir şey düşünemediğim zamanları geride bırakmış olabilirim.

31 Aralık 2010 Cuma (19.GÜN)
31 Aralık’ın gecesinde yılbaşına gireceğimiz için ve yılbaşı için farklı bir yazı düşünmem sebebiyle bu günü de yarın anlatmaya karar verdiğimden bugün yayınlıyorum Aralık’ı.

Benim yazdıklarımı okumak zorunda bırakmadım kimseyi bırakmam da. Çünkü çok uzun yazıyorum. Ama Aralık biraz aceleye geldi. Ondan böyle şimdi. Ama Ocak’tan itibaren onar gün şeklinde yazacağım için daha kısa yazılar yazacağım. Tabii ki de Mayıs’a kadar ana tema ne kadar özlediğim olacak. Bu benim için çok özel bir özlem aslında. Özlediğim kişiye bağlı olarak özel tabii ki. Neyse bu konuya mektuplarımda değineceğim ben. (:

Herkese Mutlu Dünyalar (:


Yahu başlık bulamadım, daha yaratıcı bir şey bulursa okuyanlardan birisi çok memnun kalırım. Çünkü bu Mayıs'a kadar sürecek bir yazı dizisi ve ben bu başlıklı gitmek istediğimden emin değilim. Yorumlarınızı esirgemeyiniz (:

0 yorum:

Yorum Gönder