31 Aralık 2011 Cumartesi

Suicides of Humanity on NewYear


Yeniden bir yıl sonunu yazmaktayım.

Her bayramda düğünde eğlencede, insanların kendilerinde eğlenme hakkı buldukları her an aynı cümleleri tekrarlamaktan usanmıyorum senelerdir: Ya ötekiler? Acı çekenler?

Hiçbir zaman diliminde tam neşeli olduğum söylenemez aslında. Kendi hayatım içinde huzurlu ve mutluyum bunu inkar edemem, hayatımda yolunda giden şeyler var ve onlar için mutlu olmak önemli biliyorum. Ama kendi hayatımda mutluyum diye bütün dünyayı boş vermek akıl almaz.

Geçen senekinden farklı bir şey değil söylemeyeceğim daha iki gün oldu 35 kişinin toplu ölümü ve diğer şeyler. İnternet ortamında ya da medyada o kadar şiddetle tartışırken bugün eminim ki o kadar insan buna bir mola(!) vermeyi hak olarak görüyorlar. Bir şeyi savunmak ya da yargılamak değil amacım yalnızca iki yüzlülük olduğunu düşünüyorum. Hiçbir düşüncenin arkasına sığınmadım, sığınmam da, ben böyleyim, duyarlılık istiyorum yalnızca, insanlığın anlaşılabilmesini istiyorum.

“Acınız acımızdır” diyenlerin şu anda nerede olduğunu merak ediyorum. Ciddiyim, acının ne olduğunu bildiklerinden de şüpheliyim.

Bugün harcadığınız parayı, eğlenmek uğruna dağıttığınız kendinizi düşünüyorum da acıyı anlayabilirsiniz aynada kendinize bakarak.

Bir de aslında evet ben de çok bencilim itiraf edeyim, yılbaşında çıkıp eğlenmek dağıtmak gibi bir derdim yok ama param olsaydı bir hediye almayı çok isterdim.
Ama hiç büyük hediyelere ihtiyacım olmadı, gözlerinin içine bakabilmek kâfi idi sanırım belki ekstra birkaç cümle.



Yılın 364 günü zaten sağlık mutluluk barış dilerken, bugün meydanı sanki yalnızca bugün dilenirmiş gibi bol bol iyi dilek dağıtan insanlara bırakasım geldi (:

Klişe cümlemle kapatamıyor olmakla birlikte yeniden yazmaya başlamak güzeldi. Artık üzerinde yazmayı düşündüğüm konuları umuyorum ki bu yıl yazabilirim.

21 Eylül 2011 Çarşamba

İnsan Yaşar, İnsan Ölür, Anılar Seninle Kalır...




Bugün havalar soğudu.

Benim yaşadığım hayatta da bir şeyler soğudu aslında. Neden yazdığımı biliyorum, uzun zamandır hiç kimse artık ölmeyecekmiş gibi yaşamışım gibi geliyor, ölümü reddettiğimden değil, yalnızca ölümle yaşamaya kendimi çok kaptırdığımdan. Bazı durumlarda her an ölümün gelebileceğini bilerek yaşamak, ölmediğini gördüğün zaman sıradanlaşıyor ya da sıradanlaşmak demeyeyim monotonlaşıyor.

Bana melekmişim gibi bakan bir babaannem vardı sanırım. Beni her gördüğünde yüzünde gülümsemesi eksik olmazdı bir kere. Ve ben ne kadar suskun olsam da, konuşmasam da gene de kabul edilebilir bir torundum sanırım. Sanırım diyorum her cümlede çünkü yalnızca sanıyorum. Çünkü bu bana bir gerçeği hatırlatıyor: Seviyor olsam da insanlardan uzak durduğum ve onlarla ortak anılarım olmasına izin vermediğim gerçeğini.

Hatırlamaya çalışıyorum, bir şey yaptım mı hiç, tamam belki Kastamonu’da yaşıyorlardı uzun süre ama, gidip görmek şansım varken hiç gittim mi, gitmediğimi ben de biliyorum, istanbula geldiklerinde ne kadar ziyaret ettim, ki her seferinde beni sorduğu gerçeği de var ama ben evde kalmayı tercih ediyordum, hatta son gördüğüm zamanı hatırlıyorum amcamın kızının düğününden sonra babamın ısrar etmesi sebebiyle çıkmıştım yanlarına- çünkü itiraf edeyim ki gördüğüm her seferde ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Saçlarımın yüzümü kapatmaması için arkaya atıyordu saçlarımı, ne kadar büyümüş, güzel olmuş bu kız diyordu.

Şunu anlıyorum ki, zamanı gelmiş ölümün çaresi bulunamadı, biz ona ecel diyoruz ve kapıyı çaldıysa yapılabilecek bir şeyiniz yok. Yalnızca onunla yaşadığınız şeyler için mutlu olup, haksız davranışlarınız için de üzülebilirsiniz.

Hala ağlamadım. Ben ölümlere ağlamıyor bile olabilirim, bilmiyorum, belki de yalnızca rol yapıyorumdur, nitekim yüzümü germekten alnımda kırışıklıklar oluşuyor artık.
En büyük pişmanlığım şu anda yeterince ilgi göstermemiş olmak.

Umuyorum ki, hak ettiği bir yerlere gidiyordur ruhu, huzurludur. –yalnızca inanmak istiyorum-

Aileden kimse okumayacak olsa da bu yazıyı hepsinin başı sağolsun, sözlü olarak kimseye söylemeyeceğimi biliyorum. Ya da söylemeliyim sanırım,sonuçta az önce pişmanlığımın iletişim kurmamak olduğunu söylemiştim.

Artık şunu biliyorsunuz ki çok az iletişim kursam da, konuşmaktan kaçınsam da sevdiğim pek çok insan hala yaşıyor ve ben hayatın bitmesinden önce, sevdiklerime gerekli ilgiyi göstermemenin acısının ne demek olduğunu biliyorum.
Dilerim ki, sevdiğiniz insanlara gerekli ilgiyi gösterdiğiniz güzel günleriniz olsun.

2 Ağustos 2011 Salı

-İsyanım var! -He de geç!


“İçime kesin zenci ruhu kaçmış, kesin yani başka açıklaması yok bunun”
Caddenin kenarında arabalar burnumun tam ucundan geçerken bu cümle geçiyor aklımdan.
İsyanım var arkadaşım sen anlamazsın belki, belki hiç isyan etmene gerek olmayan bir hayatı yaşıyorsundur peri masallarında.
Her şeye ama her şeye isyan ediyorum, küsüyorum, kızıyorum, zincirlere nasıl bağlayabilirsin öfkemi gel de yap bakalım.(Minnet duyarım valla)

Mesele nedir anlatayım, bundan önce de isyankar bir hatun kişi olarak bilinirdim ama şu anda bütün gemileri yakmak istiyor durumundayım.

Taşınmak zorundayız şu anda yaşadığımız yerden ve bu geçen seneden beri biliniyor, ama bana gelmeyen adamın işiyle neden uğraşayım, tembellik onlara mahsus ben bana verilen işi tembellik etmeden yaparım. Kimse bana ev bul demedi ben de ilgilenmedim, ne zamanki sevgili ev sahibi büyük halamın kuyruğu kapıya sıkıştı baktı babam bu işle ilgilenmiyor, doğal olarak gene bana döndü iş, yapsan yapsan sen yaparsın, bre hey akılsızlar baştan bana gelseniz şu anda yeni evimde kahvemi içiyor olurdum.

Ayrıca köle psikolojisinde olan ve maalesef ki hiçbir şeye sesini çıkaramayan insanlara da çok kızıyorum. Bunu açıklamamakla birlikte ses çıkarmak dediğim şeyin yalnızca bir şey söylemek olmadığını belirtmek istiyorum, ses çıkarmak sessizlikle bile mümkündür ezilmediğinizi hissettirirseniz tabi, sessizliğiniz boynunuz eğik, gözleriniz yerde olduğu zaman farklı anlamlar taşır.


Doğal olarak şu aralar sinir küpüyüm (sevgilime ya da dostlarıma karşı değil tabii) her şeye patlamaktayım, herkes ayrı bir kafada, yorgunum, isyan ediyorum. Eğer bu hafta sonuna kadar taşınmazsak gerçekten bütün eşyamı toplayacağım, sokakta yaşayacağım. Umurumda değil gerçekten, ben evin boyasını bile kendim yaparım yeter ki tutun diyorum, babam hala aynı tembelliğe devam ediyor. Küstüm konuşmuyorum demek istiyorum artık.

Kısaca okulda, evde, işte, sokakta, cafede, orada, burada, şurada, aklınıza gelebilecek her yerde her şekilde, her durumda isyanım var, içime kaçan zenci ruhunu çıkartmak gerek mi bilemiyorum ama bana acilen bir tatil gerekiyor, üstelik bu zamana kadar tatile gitmek istememiş bir insan olarak artık başımda olmalarından bıktım ve gitmek, sessiz sakin yalnızca huzurlu olduğum insanla huzurlu bir yerde, belki akşam serinliğinde, belki gündüz sıcağında, yatmak uyumak istiyorum.

Çok yorgun hissediyorum, gerçekten. Hani böyle küçük meseleler için fırtına koparmam gerekiyor olması beni yoran şey asıl. Küçükler için bunu yapmam gerekiyorsa daha büyükleri için herhalde tufan falan yaratmak gerekecek. O kadar dayanır mıyım bilmem, herkes kendi kafasında, bütünlük yok hiçbir şeyde, neden ben toplamak zorundayım bu aileyi, neden kendi başlarının çaresine bakamamaktalar. Bir sorunumu bile halletmiş değiller bugüne kadar (Çocukluğu sayma, sayma, çünkü çocukken insanı sorunu olmaz, çocukken tek mesele büyüyebilmek, kendi işlerini kendi başına yapabilecek olgunluğa erişmek, ondan sonra ne oluyor? Hiç, saldım çayıra mevlam kayıra- ne be öyle bir atasözümüz var bizim gülme-) Zaten ilgi isteyen bir çocuk değildim, her sorunu kendim halletmeyi öğrendim.

Her neyse şu anda tek istediğim şu savaştan yalnızca var olduğu kadar psikolojik yarayla bir dolu ezik-çürük-kesikle çıkmak. Fiziksel yaralar hiç umurumda değil yeter ki ben şu evi taşıyabileyim, rahat olsun, taşıdığımda sallanan sandalyeme 1 hafta oturup sonra çekip gideyim tatile, trenle otobüsle uçakla hiçbir şey FARKETMEZ yalnızca sevgilimle huzurlu bir süre, ister uzun ister kısa, sorunsuz ve telefonsuz ve gürültüsüz, bunun açlığını duyuyorum.

Kalmak zorunda kalırsam, olacak olanı görmek  istemiyorum, ölüm gibi bir şey, sıkışmışlık hissi, neden kendimi kahrolası –ciddi anlamda öyle düşünüyorum- bir psikolog, aile danışma vs. gibi hissetmek zorundayım ki? Neden her sorunun çözümü bende olsun? Neden ben bileyim? Sırf bu yüzden her soruya bilmiyorum diye cevap veriyorum.

Bilmiyorum! İstemiyorum, yalnızca sessizlik ve huzur istiyorum. Yoksa mezar taşıma huzursuz olduğu için öldü, mezarında bari rahat bırakın yazdıracağım o olacak.

p.s.: Sevgilim sen bu huzursuzluk kısmına dahil değilsin merak etme seninle hala ve gelecekte de huzurlu kalmayı planlıyorum (:, tek sorun şu anda evdekilerin yarattığı gerginliğin benim negatif enerjimi besliyor oluşu!

Taşındığımızda tekrar haber veririm ama yeni evden değil, mümkünse Antalya’dan, denizden kumdan(bi dk ben yüzme bilmiyorum- gülme lahn yeminle döveceğim-, sevgilimin kokusundan, kırmızı bikinimin içinden, güneşten, akşamdan, sabahın bir köründen, keçinin sesinden, kısaca hayatın içinden haber vermek istiyorum. Tekrar ve daha makul isyanların içinden görüşmek dileğiyle.

Mutlu ve Huzurlu Dünyalar (İnsan ayırmadan herkese dilemekteyim, sevseniz de sevmeseniz de dileklerimin içindesiniz)

23 Şubat 2011 Çarşamba

Sarhoş Olmak İstiyorum!

Sıkıldığım için yazıyorum,
Sıkıldığım için konuştuğum
Sıkıldığım için konuşmadığım gibi
Sıkıldığım için yazabilirim de.

Yazmamaktan da sıkılmıştım aslında. 14 Şubat’ta malumunuz bir yazı yazmayı çok istemiştim ancak size gösterebileceğim bir şey yoktu elimde ki yazmadım, yazmak istediklerimi zaten postalamıştım. Evet Ptt sonunda mektuplarımı gönderiyor, teşekkürler Ptt, seni seviyoruz.

Artık günlük blog yazmıyorum, çünkü her ne kadar okumaktan keyif alan arkadaşlarım olduğunu bilsem de birilerinin (kimden bahsettiğim bilinmektedir) benim hayatım hakkında bilgi sahibi olmak merakında olması beni rahatsız etti. D.’nin yoluna gelmiş olabilirim bilmiyorum gene de günlük tutuyorum, bir ara bırakmış olmamın nasıl sorunlar yarattığını da biliyorum, nitekim Armağan’ı ilk gördüğüm günün tarihi henüz daha kesin değil. Bir kez daha önemli bir tarihi kaçırmak istemiyorum diyebilirim.

Dün başlamıştım bu yazıyı yazmaya ama yazmadım, sıkıldım. Bugün yazıyorum çünkü dün gece neredeyse hiç uyuyamadım. Ve sonra bugün hiç istemediğim bir şey yaptım ve yapmamaya söz verdiğim halde ağladım. Hocanın söyledikleri değildi mesele. Mesele benim çok sürreal gerçeklikten uzak yaşıyor oluşumdu. Aşırı romantik olduğum artık açıkça görülmekte ve üstelik realistim aynı zamanda, kısaca bir çatışma içinde bulunmaktayım. Ha bu çatışma yok olur mu olmaz, 5,5 senede bunun için bir önlem almamışsam şimdiden sonra da alacağımı zannetmiyorum, sonuçta kendimi böyle de sevmeyi öğrenmiş olduğum düşünülürse, önlem dediğimiz şeyin bütün yaratıcılığı yok ettiğini ve asıl niyetin uyuşturmak olduğunu da düşünürsek cümlenin sonunu da getiremiyorum uygun bir fiil vardır bir yerlerde bir zahmet.

Bu beni rahatsız etti, sıkıldım, çünkü her şeye deli gibi üzülen bir ruh halim yok, bileniyorum çünkü. Hocam nolur ağladığımı söylemeyin bakışlarıyla bakıyordum ama anlamadı ve üzüldü de ama yapabileceğim bir şey yok, gerçeği biliyorum ama aynı zamanda da gerçeğe aşırı duygusal yaklaşıyorum, bunda ne hocanın bir kabahati var ne de başkasının. Ben yalnızca sıcak bir hikaye istemiştim, ölüm istemiyorum bu kez, bir kez olsun ölüm olmadan kendimi kanıtlamayı istiyordum sadece.

Bugüne uygun olarak Stephen King’den bir düşünce seçmiştim, çok da haklıyım bunu söylemekte. Aşırı idealist deyin istiyor iseniz ama ben her zaman ne istediğini bilen biri oldum, asla şu olmazsa bu olabilir düşüncesiyle yaşamadım, bir şey olmadıysa da onu yeterince istemediğimden olmamıştır mantığıyla hareket ettim sanırım. Hiçbir şey bizi bulunduğumuz konuma yanlışlıkla getirmedi, hepimiz seçimlerimizle buraya geldik ve seçimlerimizle yolumuza devam edeceğiz, benim özümde bu var inanıyorsam savaşmakta sakınca görmüyorum. Savaşmamdan rahatsız oluyorsanız sanırım beni teselli edecek diğer şeyi önüme sunmak zorundasınız. Gördüğünüz gibi sayın hocam demek istiyorum masum görünüyorsun ama masum musun bilmiyorum derken zannedersem zaten içerideki çatışmayı anlamaktasınız. Masum olmamakla olmamak arasında bir seçim yapmadım ben, her ikisini de göstermek istediğim zamanı kendim seçiyorum.
Söylemek istediğim çok şey var ve tahmin edersiniz ki ne zaman sınırlaması var burada ne düşünce kısıtlaması ne de cümle sayısının bir önemi. Klavyem önümde, kocaman boş sayfaları dilediğimce dolduruyorum, her zaman savunmada ya da her zaman saldırı modunda yaşamıyorum ama şu anda söylemek istediklerimi söylemem demek, insanları ya da kendimi eleştirmem demek. Çünkü ben her zaman haklı değilim ama haklı olduğum zamanlar da var.

Ama ama ama ne kadar çok ama kullanıyorum yazarken, yazdığım şeyi açıklama ihtiyacı. Duygu hoca bunu bahane bulmak olarak görse de hepimizin yaptığı şeylerin açıklanabilecek sebepleri var. Açıklanamayanlar ise zaman geçtikçe açıklanabilecek olarak görülmelidir zannedersem.

Kendimden bile örnek verebilirim bu durum için, neden o gün onu terk etmemiş olduğumu anlamamıştım, bilmiyorum neden terk etmediğimi bilmiyordum. Ve öğrendim, eğer o gün terk etmiş olsaydım aradığımı bulamayabilirdim, çarpışmadan ruhlarımız yanı başımdan gidebilirdi, çünkü onun beni nasıl bulmuş olduğunu düşünürsek her şey birbirine o kadar bağlanmış oluyor ki, nedenini bilmediğinizi söylediğiniz şeyler zaman geliyor işte bu sebepleymiş dediğiniz şeyler oluyorlar.

Bunu da şuraya bağlıyorum ki çok sevgili(!) arkadaşlarının benimle neden konuştuklarını biliyorum, bildiğim halde bilmiyormuş gibi davranıyorum, çünkü ihtimal dahilinde sadece, kesin gerçek olup olmadığının bilinmesi bir tek söze bakar-dı, duydum, benim kopardığım ipler çok daha farklıydı, öbür ipleri kendi egolarınız yüzünden kopardınız, sonra da egolarınız kendinizi yeniden ortaya çıkarma isteği doğurdu ve geri dönmek istediniz yalnızca nasıl yapacağınızı bilmiyordunuz ama egolarınızın beni bağlamadığı gerçeğini anlamadınız.
Normalde arkadaşlıklarımı bitirmek çok zor yaptığım bir şey, beni kırana kadar arkadaş olmaya devam ediyorum ve tamiri mümkün olmayan kırılmada da arkadaşlıklar bitiyor bana göre. Son zamanlarda çok insan siliyorum ve ben sildiğim birini geri almam (gönderme bilmem kaç artık sayamıyorum nitekim zaten eleştirmek için yazıyorum)



Öyle işte, hani bu kadar eleştirdikten sonra bu kızın hayatında hiç mi güzel giden bir şey yok derseniz, beni okulda gördüğünüzde ağlarken bile gözlerim parlamaya ve gülümsemeye çalışmaya devam ediyorsam, sıkıldığım zaman bile hala eğlenebiliyorsam, çünkü hayal kuruyorumdur, hayatımda güzel bir şeylerin devam ettiğini biliyorsunuz demektir (: Ve bütün eleştirilerime, gözyaşlarıma, depresif hareketlerime rağmen yaşamaktan büyük keyif almaktayımdır. (Evet şaşırtıcı ve gerçek ve sinema kadar arzulamaktayım ve ve ve hayatımın vazgeçilmezleri var gördüğünüz gibi.)

“Her ne kadar sensiz geçirdiğim her gün, kalbimin bileğini bir kez burksa da bekliyorum. Beklerken de bileniyorum.” ,her zaman böyle şeyler çıkmıyor karşıma, yani kitaplardan uygun sözler.
Kimse için –senden başka kimse için- bunu göze alacağımı düşünmemiştim, yani sen yokken aklımdan böyle şeyler geçemiyordu, ama birlikte geçirdiğimiz o ilk gün de anladım ki zaten bütün hayatım boyunca yaptığım pek çok hata olmasına rağmen içten içe yalnızca bekliyordum, neyi beklediğimi 1 hafta sonra yanıma geldiğinde anlatacağım sana.
Geri döndüğünde hala seni sen olduğun için seven ve sevgisini göstermekten çekinmeyen sevgilini bulacaksın, ben de geri döndüğünde sende bunu göreceğime eminim (:

Dedim ya uyuyamıyorum ve bıraksam sabaha kadar anlatırım, Tanrım! Ne kadar çok anlatacak şeye sahibim.

Sarhoş olmak istiyorum. Artık şekersiz çay içebiliyorum ve hala Shakespeare’i harf harf hecelemeden yazamıyorum.

Sarhoş olmak istiyorum. Ölçüsüz sarhoşluğumu seninle yaşamak istiyorum.

Sarhoş olmak istiyorum. Sarhoş sarhoş anlatırken seni ne kadar sevdiğimi başım omzunda sızıp kalmak istiyorum, ellerin yüzümü okşarken bütün sıcaklığıyla dudakların alnımla buluştuğunda.

Hayallerimizin gerçek olacağına inanabilirim çünkü asla bencilce benim ya da senin hayallerin yok ortada, ortak hayaller kurmak pek çoğunun yapamadığı bir şey.

Bitirmem gerekiyor artık, anladığın üzere duygusal bir mektup daha gelecek sen gelmeden, yazdıklarımı okuyacaksın bir dahaki hafta, bir dahaki hafta yanımda olacaksın…

Sarhoş gibi yazmışım zaten, nasıl başladım ve nasıl bitirdim.

Herkese Mutlu Dünyalar ve Mutlu Rüyalar (:

Şey, iki gün sonra bir yazı yazacağım, aslında bir hikaye, aslında erotik bir hikaye, evet evet iki gün sonra kesinlikle yazmaya karar verdim.

1 Şubat 2011 Salı

Eksik Kalan... Ocak Son

Geç oldu bu sefer, dün eve döndüğümde başım çok ağrıdığı için yazamadım (:

21 Ocak 2011 Cuma
*Tuluğ’la buluşma.
*Bugün Armi’ye kitap gönderecektim. Bir de mektup yazdım bir yerlerde oturup, ne kadar şanslıyım ki mektup yazarken en sevdiğim şarkıları çalıyor cafede.
*Mektubu Küçük Prens diye imzalamanın getireceği sonuçlar üzerine gülüşmeler D: - Yani sonuçta askeriyede mektuplar okunuyor ya o sebeple, mektubun altında Küçük Prens yazsa ne olur siz düşünün-
*O kadar özlemişim ki sana duygularımı anlatmayı, ama yalnızca yazarak değil, sevgimi göstermeyi de özlüyorum.
*Eve geri dönüş.
*Otostopçu’nun Galaksi Rehberi’ni izledim. Şunu söyleyebilirim, Manik Depresifler bir gün dünyayı kurtarabilirler!
*Ayrıca o kadını hep farklı şeyler yapmak isteyen kadın rolleri veriyorlar, tipi mi müsaittir böyle şeylere nedir? – Zoey Deschanel’den bahsediyorum. Sürekli farklı şeyler yapıyormuş izlenimi vermeye çalışsa da o kadın hep aynı tiplemeyi oynuyor-
*Özde ile eğlenceli bir gece sohbeti. İzmir’e gidiyorum. – Ya da gitmiyorum İzmir bana gelsin:P -
*İlacımı içtim.

22 Ocak 2011 Cumartesi
*Öğlen 3’te uyandım. Ve şunu söylemeliyim, gerçekten mide bulantım stresle alakalıydı, bunu bana söylediğinde beni ne kadar iyi tanımakta olduğunu düşünmüştüm. Bugün midem bulanmıyor.
*Eros’u izledim. Yorum yapmamakla birlikte Robert Downey Jr. ‘ın oynadığı Soderbergh’in yönettiği bölümdeki ışık atraksiyonuna bayıldığımı itiraf etmeliyim.
*Bol bol uyudum bugün, aslında bu kadar rahat uyumayı özlemişim fark ettim de.
*Epidemic’i izledim. Tamam ben de az kalsın uyuyordum. xD Beklediğim gibi bir şey çıkmadı demeliyim.
*Stuck’a başlamıştım ama günü bitirmeye karar verdim. Nasıl olsa son gece konuşmamızı da yaptık değil mi? Şimdi şu nöbet olayı bana yaradı diyeceğim her ne kadar soğukta nöbet tutuyor oluşuna üzülüyorsam da, seninle daha çok konuşabilmek gerçekten çok güzel.

23 Ocak 2011 Pazar
*İlaçlarımı içiyorum ve eğer şişmanlarsam bundan ilaçlar sorumludur.
*Sabah sabah zaten içtiğim ilaçların etkisindeyken bana neden konuşmuyorsun diye soran babama çıkışmak pek de aklımda olan bir şey değildi ama maalesef öyle oldu.
*Yalnızlık Paylaşılmaz’ı bitirdim. Özdemir Asaf’ın kitabı. Bir şey çok hoşuma gitti hemen paylaşmalıyım: “Yaşam öyküleri sanıldığınca karışımsız değildir, karışımlıdır. Her bir yaşam öyküsü, öbür yaşamların parçacıklarıyla tamamlanır.” Ne dediğini anlıyorsunuzdur bu cümlenin açıklamaya ihtiyacı yok kanımca.
*Stuck’ı izledim. Beğenmedim. Neden beğenmedim, hiçbir karakter değişmedi, gelişmedi, başta ne idiyseler sonunda da ölü birer kendileri oldular, başka bir şey değil yalnızca öldüler. Karakterlerin ruh hallerinde bir değişme olmazsa bu filmin çekiliş amacı yalnızca vahşet midir? He tabi bu film gerçek bir olaydan esinlenilmişti, o sebeple değiştirmek istememiş olması ihtimali var ama çekmese de olurmuş işte. Üstelik gayet de Black Cat’e bayılmıştım ben.
*Bu saatte (saat 1.38 bu arada) şunu anladım ki gecenin bir yarısı mahkemede geçen filmler izlenmezmiş. Bir kere adaletin sağlandığı bu sisteme küfredesi geliyor insanın tekrar ve tekrar. Çünkü gerçekten adalet nedir unutulmuş durumda. Neye göre kime göre adalet anlayışı, objektiflik nerede? İnsanları suça yönelten durumların göz önüne alınması neden bu kadar zor.

24 Ocak 2011 Pazartesi
*Sabah sabah acaba gerçekten telefonda konuştum mu yoksa kendim mi uyduruyorum ikilemine düştüm. Ancak evet konuşmuşum biraz uyku sersemi de olsa. Ne kadar utandım bilemezsin.
*Bugün iki film izledim ve tesadüfe bakar mısınız, ikisinde de Elvis geçiyordu. Film seçerken böyle tesadüflere sahibim sanırım.
*Lynch beni öldürecek bir gün, daha filmin 10. Saniyesinde bu kadar büyük bir şiddet beklemiyordum. Sarsıldım! Ayrıca gene şişman ve çıplak kadınlar vardı! Lynch yapma bunu bana lütfen!
*Bugün düşünürken aklıma ne geldi? Ben hissetmediğim hiçbir şeyi söyleme gereği hissetmedim şimdiye kadar. Ve bu sebeple de her zaman bana da böyle davranılmasını istedim.
*Karıncalar geldi aklıma. Ne çok korkarım onların sürü halinde var olmalarından.
*Yarın benim doğum günüm. Hayatımda ilk kez bu kadar heyecanlıyım doğum günüm geldi diye.
*Hahaha. Taksim’de otururken geçen yaz, bir klip izlemiştim Kolpa’nın Böyle Ayrılık Olmaz şarkısıydı. Ve oradaki bir kamera hareketine hayran kalmıştım. Yeni kliplerinin çekimlerindeydim ben de. Acaba gene aynı ekip miydi diye merak ediyorum.
*Sokakta oturan gençler bir filmi tartışıyorlar: Inception’un son sahnesini. Ve çocuk sonunda şunu dedi: “Tam zamanında bitirmiş şerefsizler.”

25 Ocak 2011 Salı
*Güzel bir güne uyandım öncelikle bunu söyleyeyim. Çünkü bugün biliyorum ki sevgilim askeriye sınırları dışına çıkabilecek!
*1-4 arası dünyayı durdurdum. Yalnızca bizim için aktı zaman. Zamanı durdurmak isterdim ama o zaman dönüşünü ertelemiş olacağımız için zamana bulaşmıyorum o akabildiği kadar hızlı aksın seni bana getirsin.
*Ne kadar özlemişi... Üç haftadır yalnızca resimlerde ve Ev filminin fragmanında (çünkü filmi bulamıyorum) Çakallarla Dans’ın kamera arkası görüntülerini izleyerek görebiliyordum. Evet kesinlikle burnunda tütme olayı gerçek.
*Sabah kitaplarımda gelmiş, oh ne güzel. Mektubumu da okumuş sevgilim.
*Biraz Kumral Ada Mavi Tuna okudum.
*Sleepless İn Seattle : Bana bizim ilk karşılaşmamızı hatırlattı. İlk görüşteki o çekim! Filmi izlerken bizi düşündüğüm için çok sıcak buldum filmi.
*Kardeşimin Sürprizi: Uç uç böceği pasta! Oleyyyy! Sevgilim sana bu pastadan tattıracağım!
*Gece yarısı filmi: Wall-E. Hakkında yorum yazamayacağım kadar etkilendim sanırım.
*Geleneği değiştirmeyelim arkadaşlar 5 senedir doğum günlerimde arkadaşlarımın dostlarımın dertlerini dinliyorum, doğum günüm diye çekinmeyiniz, anlatınız. Ben en büyük sırları hep doğum günlerimde öğrenmişimdir. Sanki şey gibi sana hediye olarak sırrımı veriyorum der gibi.
*Evet doyamıyorum, evet iş iştir mantığıyla yapabileceğim her türlü işe gitmeyi istiyorum. Çünkü deneyim kazanmadan istediğim projelere girebilmem mümkün değildir.
*Bu arada söylemiş miydim, kamera asistanı olmak istediğimi?
*Merih’te hayat var reklamı sonunda ne olduğunu söyledi, yeni bir siteymiş. Ne kadar merak etmiştim uzayda yürüyen astronot ne alaka diye.

26 Ocak 2011 Çarşamba
*Kardeşim ve onun sınıf arkadaşıyla Burger King’de geçen bir gün.
*Ama öncesinde okula uğradık ve kardeşim orada hocanın bilgisayarıyla ilgilendi. Bu okulun rehberlik hocası benimle konuşmayı seviyor ya. Adam sinema üzerine konuşuyor benimle. Şirin bir adam.
*Ben ne söz vermiştim! Burger yemek yasaktı! Yalnızca ayda bir kere izin vardı ve ben ne yapıyorum hala yiyorum! Oburum! Şişmanlamayacağım ama!
*Armi için çok şirin bir hediye aldım. Sevinir umarım gördüğünde.
*Ve eve döndüğümde Armi’nin nete gelmiş olduğunu ve onu kaçırdığımı fark ettiğim an. Üzülsem de şey işte sonuçta geldiğini ben bilmeyebilirdim, ama o geldiğini ve beni beklemiş olduğunu bilmemi istedi. Bu aslında pek çok şeyi kanıtlıyor ve sevincime sevinç ekliyor.
*Eyes Wide Shut! Ailesiyle yaşayan bir insan olarak bu filmi izlerken yaşadığım sıkıntıyı anlatamam. 1. Annemin odaya daldığı sırada Kidman ve Cruıse çıplaktı ve annem görmesin diye saklamam gerekti. 2. Ve asıl bomba olan kardeşimin tam yerinde filmi görmesi ve benimle birlikte bir süre izlemesinin ardından “Bu şimdi gerçek mi” diye sorması üzerine gülme krizine girmem. Hayır efendim biz gerçekten yapmıyoruz bunları, o insanlar sevişmiyorlar ve ölmüyorlar.
*Ve işte günümün beklenen araması (: Özlüyorum, seviyorum tapıyorum sesine.
*Bazı şeylerin farkına daha fazla varabiliyorum gün geçtikçe, başka şeyler duydukça.

27 Ocak 2011 Perşembe
*Alarm sanarak telefona bakmamak ve ardından sevgili sevgilimin aramış olduğunu görüp biraz içinin burkulması durumu, sana da günaydın sevgilim ya da tatlı rüyalar.
*Sabah sabah annemle kavga. Bana seni isteyen yoktu dedi, sonra öyle demek istemedim dedi ama gerçekten kırdı beni.
*Bugün çok fazla otobüs yolculuğu yaptım sanırım.
*Önce Ece’yle Maltepe’de buluştuk, sahilden giden bir otobüse binmek E-5 e çıkacak otobüsü beklemekten daha mantıklı gelmişti ama yol gerçekten uzuyor.
*Kırmızı ve kalp şeklinde bir kutu arıyordum ve buldum.
*Metrobüsle karşıya geçtiğimizde saat 15.30’du ve bu benim için geç bir saat sonuçta Kurtuluş’a gitmek için metro ve tekrar otobüse binmem ya da 10-15 dk yürümem gerekiyordu. Taksiye binmeyi tercih ettim. Kesinlikle ve kesinlikle beni buluyor bütün manyak taksiciler. Taksideyken sevgilim aradı.
*Eve gittim. Apartmanın deli komşu kadını kapı aralığından beni gözetledi resmen. Herkese aynı şeyi yapıyor mu merak ediyorum ve mektubumu aldıysa gerçekten çok kızacağım.
*Sokakta havuç yemek isteği. Şimdi şöyle ki Ece’yle baş ağrısı üzerine konuşuyordum ve ağrı kesici almak yerine doğal yöntemlerle baş ağrısı geçmez mi diye düşündüm, tabi hepimizin başı evdeyken ağrımıyor, sokakta da ağrır insanın başı. Mesela havuç yersen baş ağrın geçer diye bir şey olsa ben sürekli havuç yerdim sokakta (:
*20-25 dakika kaldım evde, çiçekleri suladım, hediyemi masanın üzerine bıraktım sonradan hazırlığını bitirmek üzere, yeni bir not yazıp tavşanın altına bıraktım, biraz oturdum, biraz konuştum-evet cansız eşyalarla konuşuyorum ama o evdeki her şeyin huzur verici olduğunu söylemiştim-evden çıktım.
*Otobüs, metro, metrobüs, tekrar otobüse binerek eve geldim ve bunlar çok fazla zamanımı almadı, toplamda bir saat falan sürdü eve dönüşüm.
*Sevgi tek kişilik bir güç gösterisi değildir, sevgi karşındakinden üstün olmaya çalışmak onu ezmek değildir, sevgi iki kişinin de kendini hayatındaki insanla birlikte güçlü hissetmesidir. Ondan güç alabilmek ona yaşama gücü verebilmektir.
*Çok yorulduğumu hissettim bugün, hani çok bir şey yapmadım tabii, ama o kadar otobüs yolculuğu insanı yoruyor. Eve geldiğimde yemek yemek ve kitap okumak dışında bir şey yapmadım ve evdeki sesler çoğaldığında-bunun anlamı ablam eve döndüğünde demek oluyor- tartışmaları kaldıramayacak kadar yorgundum ve uyudum.
*Bit ilacı reklamlar doldurmuş televizyonu. Bit mi kaldı ya?
*Bundan iki hafta öncesine kadar uyku sorunu yaşıyordum ve şimdi uyuyabilmek güzel, tabii arada uyanıp aramış mı diye telefonu kontrol ettim, sonra tekrar uyudum. Gece yarısına kadar uyudum.
*Uyandım ve Taxi Driver’ı izledim! 1.Scorsese’nin şiddeti beni korkutuyor. 2.Sonunun böyle bittiğini bilmiyordum. 3.Bence insanların neyi kabullenip, neyi kabullenmeyecekleri hiç belli olmuyor.
*Hiçbir filmde düşman olan iki insandan biri diğerinin eline geçtiğinde öldürülebilecekken öldürülmüyor, tamam anlıyorum heyecan bir kere o adam ölürse zaten film bitecek biliyorum ama mütemadiyen aynı şeyi izlemekten sıkılanınız yok mu aranızda!
*Tamam bu saatte ayakta olmamın tek nedeni fırsat bulursa arayacağı ihtimalidir.

28 Ocak 2011 Cuma
*Rüyamda bir yurtta kaldığımı gördüm. Odayla ilgili problemler vardı ve ben öldüğüm gerekçesiyle odam başkasına veriliyordu, ölmediğimi kanıtlayıp başka bir odaya geçiyordum, Alev hoca vardı bir de rüyamda.
*Sabahları dinç uyanamıyor oluşuma kafayı takmak üzereyim.
*Tuluğ’la buluşma. Diyorum biz yanlış günde buluşmuşuz! Liselilerin karnelerini aldığı günde buluşulur mu? Ben de hiç akıl yok ki! Ne Pizza Hut’da rahat etti kafamız ne de Çinili’de. Sonunda dayanamayıp çıktık. Kitapçı falan gezdik. Tuluğ bana doğum günü hediyesi almış, sevdim. Armağan’a küçük ve eğlenceli bir hediye daha aldım.
*Eminim birlikte bu kadar eğlenen iki hatunu bu kadar samimi gördükleri için insanlar yanlış şeyler düşünüyordur. Sevgili insanlar, elimi tutmasının tek nedeni sevgilim için döktüğüm gözyaşlarıydı! :D
*Ve evet artık şöyle bir şey var, ben çok fazla şey anlatmamaya karar verdim. Bu anlattıklarım benim için çok fazla değil onu söyleyeyim. Anlatmak istemediğim artık kendime saklayacağım bir şeyler var, çünkü az çok artık kimin ne düşündüğünü anlayabiliyorum bu konuda.
*Tuluğ’un otobüs çilesi. Beykoz’a gitmek benim evime gitmekten daha zor, anlamış bulunmaktayım!
*Senin sesini duymak, bugünü daha anlamlı kılıyor desem?
*House of D! David Duchovny yalnızca güldürmez, aynı zamanda ağlatabilirin kanıtı bir film. Bence çok fazla bilinmemesine rağmen güzel film, ben beğendim. Ama Duchovny’e o sakal yakışmamış! O sakallardan hoşlanmıyorum.
*Bu kitabı sevemedim yarısından fazlasını okuduğum halde sevemedim. Bittiğinde hangi kitap olduğunu söyleyeceğim.
*The Hunger’ı izledim. Tamam kabul ediyorum biraz beynimi sikti. Ama bu güzel film olmadığı anlamına gelmiyor, yalnızca benim bu saatte izlememem gereken bir film olduğu anlamına geliyor. Sonuçta bizim evinde tavanarası var şimdi yat yatabilirsen!
*En duygusal organımız kalp midir, yoksa ona duygusallığı veren beyin midir?

29 Ocak 2011 Cumartesi
*Geç uyandığımı itiraf etmeliyim. O kadar yorgun hissediyorum ki bugün uyanırken.
*Network’u izledim. Bir şey söyleyeyim mi? Ben bu filmi beni cama çıkartıp bağırtabilir zannetmiştim, ama o kadar etkileyici bulmadım.
*Kumral Ada Mavi Tuna artık iyice canımı sıkmaya başlamıştı ve kitabın son 200 sayfasını 3 saatte okuyarak bu yükten kurtuldum. İç savaşla ilgili durumlar askerdeki sevgilim sebebiyle canımı acıttı, yani Tuna için değil sevgilim için ağladım savaş anlarında, askerlikle ilgili meselelerde. Kitap hakkında blog yazdım zaten.
*Kardeşimle kavga ettim, biraz daha sinirlendirmeye devam etse o tornavidayı boğazıma gerçekten saplar mıydım merak ediyorum.
*Yalnız kalmayı özlemişim ben, evde hiç ses çıkmamasını, huzur dolu ortamı, huzurlu bir uykuyu.
*Ve günümü gerçekten depresif şişmiş gözlerle bitireceğimi düşünürken çok sevgili tam yeri tam zamanı filmlerinden bir tanesini seçmiş bulunmaktayım: Monsters Inc. Anlaşılacağı üzere kendisi bir animasyon. Son zamanlar bir animasyonu bu kadar sevip yürekten güldüğümü hatırlamıyorum. Harika bir şey. Tabi bu kadar gülmeye hani melankoli dayanır. Sevgilim aradığında ben şirinlik manyağı olmuş durumdaydım.
*Ve evet gecenin bir yarısı X-Files’ı izlemeyeceğim, uyumak daha mantıklı.
*Tarçın sevmeye karar vermiş olmak. Niye mi çünkü artık aşk kokuyor tarçın.

30 Ocak 2011 Pazar
*Sabah sabah Cem’le kavga. Neden mi? Neden msn konuşmalarımı o gelince kapatıyormuşum? Pardon göstermek gibi bir zorunluluğum olduğunu bilmiyordum.
*X Files’ın çekilmiş son filmini izledim: I Want To Believe. Konu olarak çok ilgi çekici bir konuya parmak bastığını söyleyebilirim ama gene de finali biraz sıkıntılı. Tabii David Duchovny izlemek çok güzel.
*Cem’le tekrar kavga, telefonumu elimden almak isterken parmağımı ezdi resmen ve telefonumu yere düşürdü.
*Bütün gün Armi’nin aramasını bekledim ama telefonum çalmadı.
*Gecenin 3’üne kadar bir sürü arkadaşımla konuştum, artık her tarafta konuşma görmekten bir midem bulanıyordu.

31 Ocak 2011 Pazartesi
*Sabah Armi’nin araması bana gelmedi. Her yerde çeken telefonun o aradığında çekmeyesi tuttu. Tabi şu günler benim için çok özel ya, illa gıcıklık yapacak hayat bana. Ama buna rağmen gidebiliriz sonuna kadar.
*Annemle kavga ettim: Bana erkekler gece gezebilir ama kızlar gezemez diyerek yaptığı ayrımcılığı göz önüne getirdi. Ve sonra ben de kavgayı bitirmek için odadan çıktığım halde söylenmeye devam ettiği için banyoyu kırdım döktüm. Erkenden de evden çıktım.
*Strings’i izledim. Klasik bir hikaye, sıra dışı anlatım!
*Normalde plan şuydu: Ben Mecidyeköy’e giden otobüse binecektim, D’de yeni sahradan binecekti ama otobüs o zamana kadar bütün duraklarda durduğu halde yeni sahrada trafik var diye durmadı ve geçti. Doğal olarak plan bozuldu.
*Bir sonraki durakta inip Kadıköy otobüsüne bindim. Kadıköy girişinde de kaza vardı, trafik doğal olarak ve saat artık 7ye gelmek üzere olduğu için vapurla karşıya geçmeye karar verdik.
*Telefon kartı almak için girdiğim bayii deki konuşma
-Ankesörlü telefon için kart bulunur mu?
-Bulunur. (sessizlik)
-Tamam ben gideyim o zaman (Tabi demedim ama sanki yalnızca olup olmadığını sormuşum gibi bir sessizlik olmuştu)
*Karaköy’den Taksim’e yürüdük. Çok güzeldi, ilk kez yürüdüm oradan oraya, tabi yokuş çıkmayı sevmiyorum.
*Cansu’larla buluştuk. Bu senenin 3.eldiven hediyesini aldım. Tabi ne yazık ki bütün eldivenleri aynı anda takamayacağım ve 3 eldiven de çok fazla olduğu için değiştirecek.
*Olay şudur: Cansu benimle konuşmak için restoranın üst katına çıkıyorduk, o sırada belimden tuttu, ben de yukarıda kimse yoktur diye beni taciz etme dedim. Ama yukarıda bir adam varmış ve bütün gün gözü üzerimdeydi XD
*Haha! Benim salata sevmediğime kanaat getirmiş bir arkadaşım ısrarla salata yemek istediğimi görse idi çok şaşırırdı zannedersem.
*Ben onu aramak istediğim sırada onun beni aramış olması çok mutluluk verici bir durum(:
*Tiyatronun 10tl den 25 e çıkarılışını protesto ediyordum ben halbuki! Ama Cansu’nun hatrını kırmak istemediğim için geldim. Ve Dilara da çok istedi gitmeyi. Tamam geldik işte! Ama bu konuda aynı bir blog yazmayayım buradan söyleyeyim. Ben Cin Ali Aşık tiyatrosuna gitmek istiyordum, gittiğimiz şey bir arkadaşın (!) arkadaşının stand up showuydu. Anlattıkları benim her gün başıma gelen olayların benzeri, askerlik anıları dinlemek seçeneklerim arasında yok, sinemayla setlerle ilgili olanlar zaten çoktan görmüş olduğum şeyler. Kısaca benim arkadaş ortamındaki konuşmam gibi bir şey, bir de arkadaş ortamında daha çok güldüğümü söyleyebilirim. Ayrıca Selena’da Hades’i oynayan adamın espri yeteneğinden kuşku duyarım her ne kadar yaptık öyle bir hata dese bile ne yazık ki ben saçma sapan filmlerde yalnızca deneyim için çalışıyorum o Hades’i yalnızca para kazanmak için oynamış oluyor ve ben buna saygı duymayı reddediyorum.
*Gösteri sırasında telefonu çalan genç bayan telefonunu açar ve konuşur utanmadan.
*Şarap içtim, ilk yudumdan itibaren beğenmediğimi itiraf etmeliyim, çünkü ben seninle içtiğim şarabı senin gözlerine bakarken tekrar içmeyi hayal ediyorum.
*Eve geri dönüş. Saat 00.25. Bu saate kadar dışarıda kalabiliyor muydun sorusuna cevap. Bu bir istisnadır.
*Başım o kadar ağrıyor ki, ağrısından ağlayacaktım.
*Dün telefonum yere düşünce bozulmuş =( O sebeple dün Armi aradığında çalmamış.
*Güzel üç arkadaş edindim, bu da günümün kârıdır.


Hmm, şimdi ikinci bir kez daha blog günlük olayını kapatıyorum, tekrar yazmaya başlamıştım çünkü Armi'nin askerdeyken zamanımı nasıl geçirdiğimi bilmesini istiyordum. Ve aslında benim zamanımı nasıl geçirdiğimi bilmesini istemediğim insanlar var ve maalesef ki engellemek gibi bir şansım yok. Artık daha kısa bloglar yazabilirim, yazmam gereken çok konu var.
Okumuş olduğunuz için teşekkürlerimi sunuyorum.
Mutlu Dünyalar (:

29 Ocak 2011 Cumartesi

Kumral Ada Mavi Tuna!

Söyle küçük prens / bir çöle düşmek midir yokluk
En yakın köy yine bin mil uzak mı söyle
Gelip minik gezegeninden/ bu belalar beşiği dünyamıza
Bulacak mısın yine onu o çölde?

Kitabın en sevdiğim sözleri kitabın yazarına ait olmayan cümleler diyerek başlamak istedim yazıma. Buket Uzuner, Uzun Beyaz Bulut’unu okuduğum günden beri favori yazarlarımdan birisi değil ne yazık ki. Onun kendine has üslubu beni hiç çekmedi kitaplarına. Ben önyargılı davranmadım gördüğünüz gibi. Okumadan yorum yapmadım kendisi için.

Kumral Ada Mavi Tuna belki sizin için baş yapıt olabilir, göklere çıkartabilirsiniz. Aslında benim bu kitabı okuma sebebim bu; o kadar çok övgüyle söz edildi ki acaba Uzuner hakkında yanlış mı düşünüyorum dedim ve Armağan’ın kitaplığında görünce aldım okumak için. Okuduğuma pişman değilim. Nitekim bu kitabın kimin hayatında özel bir yeri olduğunu biliyordum, ve şimdi ona kızacak daha çok şeye sahibim diye düşünebiliriz.

Kitap çok ama çok abartılı bir biçimde başlıyor! Ve hani sizi bir anlam kişi karmaşasının içine sürüklüyor? Ada kim? Meriç kim? Neden Ada’nın ismini sayıklarken o sabah, Meriç nerede diye endişeleniyor? Burada neler dönüyor? İkisi aynı kişi mi? Kitabın girizgahından bahsediyorum henüz. İlk parçasından ve bu kadar soru soruyorum! Halbuki Kinyas ve Kayra’nın ilk cümlesinden itibaren ikisini de gözünün önüne koyuyordu Hakan Günday. (Bu arada iki eser ya da yazar karşılaştırması yapmıyorum, yalnızca bu kadar sorgulamanın yalnızca bu kitap için geçerli olduğunu anlatmaya çalışıyorum.) Olaylar biraz geliştiğinde adamın unutamadığı bir tanecik çocukluk aşkının Ada, Meriç’in ise evlendiği kadın olduğunu öğreniyoruz ki içimize su serpilmiyor? Ben feminist değilim, yalnızca şunu savunabilirim, birine aşık olduğunuzu düşünüyorsanız, başka kimseyle ilişki kuramazsınız, bu annenizin arzusu da olsa, aşkınıza asla kavuşamayacağınızı düşünseniz de! Bir kere bu sizin evlenmeye karar verdiğiniz insana karşı işlediğiniz bir suç olur, çünkü onu istemiyorsunuzdur ama onunla birliktesinizdir ve o –ki Meriç de bunu hissediyordu- bunu hissettikçe içinden çıkılamaz bir labirente girmeniz olasılık dahilindedir.

Abisinin aşık olduğunu kıza aşık olan erkek figürü baş karakterdi burada. Ama şunu atlıyor okuyucular ve aslında yazar da kitabın sonlarına doğru bu gerçeği atlıyor, çünkü Ada’ya ilk aşık olan Mavi Tuna’dır, abisi ondan sonra Ada’ya aşık olmuştur, Aras ve Ada’nın birbirlerine aşık olmuş olması bir şeyi değiştirmez, önce Tuna aşık olmuştu diyerek onun erkeklik gururunu da savunurum okuyucusuna ve yazarına karşı.

Kitabın başından sonuna kadar Tuna, Ada için ümidini yitirmemiş bir şekilde, savaş zamanı bile onu sayıklayarak deli gibi dolanıyor ortalıkta, madem o kadar seviyorsun kaybetme, savaş, uğraş, didin seni görmesi için. Benim karakterim bu demekle olmuyor işte sonunda hep kaybeden oluyorsun. Yüreğinde bir başkasının aşkıyla bir başka kadına bağlanmak ne kadar acınası bir durum.

Kendini Mavi Tuna olarak gören bir arkadaşım vardı: Romantik Asi! Aman Tanrım! Neden bu karakteri kendisi için seçtiğini anladım okuyunca, çünkü kendisinin de unutamadığı ve bir sürü ilişkisine rağmen hala bir kişiye aşık ya da aşık olduğunu düşünecek kadar unutamamış diyelim biz buna. Her ne kadar inkar etse de sonuç hep buraya çıktığı için kimseyi mutlu edemeyecek birisi.

Bu romanda bazı şeyler var ki bu romanın içine girmemeyi zorunlu kılıyor diyebilirim. Benim içine giremediğim, kendimden bir şeyler bulamadığım çok az roman olmuştur, romanı yaşamasını bilirim ben. Ama bu kitap başından beri o kadar itici ki o kadar yapay hazırlanmış ki, bu karakterler yaşamıyor diyorsunuz. Tuna’nın çaresiz aşkı bile sizi kitaba çekmeye başaramıyor, halbuki insanlar bütün acı çeken insanlar için bir acıma duygusuyla yakınlık kurarlar, ama Tuna’ya da Ada’ya da kitabın geri kalan karakterlerine de yaklaşmanız mümkün değil, çünkü içinizden birileri değil, suni karakterler.

Şair Doğan Gökay bile her ne kadar doğru konuşuyor olsa da o kadar mekanik ki, robotlar dünyasında geçen bir aşk hikayesi okuduğunuzu düşünebilirsiniz, tabii ki iç savaşın gölgesinde bir aşk hikayesi. Bir de hikayeye asıl unsur olarak iç savaş eklenmiş, müthiş bir yaygara koparıyorlar! Tuna kabus gördüğünü düşündüğü için başından sonuna kadar bunu söyleyip duruyor. Tuna’yı o zamana kadar kendime yakın görmüş olsam bile bu inatçılığı beni bıktırıyor! İç Savaş var işte, gözünün önünde adam ölüyor ne kabusu, hangi kabusunun içinde kemiklerin kırılıyor be adam kendine gel! Demek istiyorum her isyan edişinde.

Ve kitabın sonu, ne beni ağlatmalı mıydı, duygulanmalı mıydım, acı mı hissetmeliydim? Ben yalnızca kızdım! Meriç’in yalnızca çocuk sahibi olmak için kendisiyle evlendiğini düşünüyorduysa o zaman ilk aydan hamile kalmasını sağlayıp ondan ayrılmayı düşünmeliydi, kendi evine dönerken Ada’nın artık onu sevebileceğini düşünerek gidiyor evine, böyle bir saçmalık yok. Tek eşliliği savunan ama birden fazla kadına aşık olan bir adamdan bahsediyorum burada. Konu aşk olduğunda kuralsız aşka kural koymak ne haddime! Ben yalnızca bir tek kalbin varsa içinde bir tek aşka yer vardır diyorum o kadar!
Kızıyorum çünkü bunu müthiş olağan bir durummuş gibi göstererek bu hikayeye gözlerim yaşlı bakmam bekleniyor,

Hayır efendim benim midem o kadar geniş değil! Sevdiğim adamın benden başka birine aşık olduğu düşüncesi ne kadar yıkıcı bir düşüncedir, ortada bir sorun var demektir. Bu kitabı seven arkadaşım-arkadaşlarım bu kitaba nasıl baş yapıt diyebilir, bağrınıza basabilirsiniz, bir yere varmıyor bunun sonu. Bu bir mutlu son değil! Bu bir mutsuz son da değil ki kimse mutsuz sonları kabul edemezmiş, katarsismiş blablabla.

Ahlakla ilgili bir şeyler karalıyordum ki kesmek istedim artık, evet bu romanı beğenmedim, eğer okuyan ve bu romanı benimle tartışmak isteyen varsa kapım açıktır. Ben bir romana ya da filme kolay kolay sinirlenmem aslında. Bunlar kurgusal şeyler diyerek de neden kızmış olduğumu anlamadığınızı göstermiş olursunuz ki çok gülerim. Bu kurgusal şeyler birinin kafasından yansıyan ürünlerdir bilginize.

Herkese "AŞK"la ama "SAF AŞK"la dolu Mutlu Dünyalar efendim (:

21 Ocak 2011 Cuma

Eksik Kalan... Ocak 2

Bu blog yazısıyla birlikte 1 ayı çoktan geride bıraktık gidişinden bu yana. Az kaldı senin de dediğin gibi, az kaldı yeniden birlikte olmamıza, şimdiden deli gibi heyecanlıyım, günlerimi yalnızca senin için yazmaya devam ediyorum, sensiz burada yaşadığım her günü her düşündüğümü bilmeni istiyorum, her ne kadar şimdi okumaya zamanın olmasa da...

11 Ocak 2011 Salı
*Dün geceden kalan benim hakkımda bir yorum: Şeker kız kendi ama terminatör gibiydin dedi bir arkadaşım. Liseden bahsediyor tabii ki. Gelip beni görmesini istiyorum tekrar lütfen (:
*Huzurlu bir gün, ertesi gün olduğunda evet bugün huzurluydum diyebileceğim. Mektup gelmemiş olabilir ama gene de uzun süre onun evinde kalmış olmak, o koku hep benimle.
*Eminönü’ne gidip azıcık takıldık, sonra vapurla geri dönüş.
*Ece’yi özlemişim.
*Eve geldim ve başım gerçekten çok ağrıyordu, uyumak istedim, geçen gün 4.30 da yattım çünkü. Ve huzurlu günüme bir huzursuzluk istemedim, uyudum, huzurlu bir uykuydu 4 saat sürmüş olmasına rağmen uyandığımda gecenin bir yarısı kendimi mutlu hissettim. Doğal olarak bu kadar mutlu olunca insan güzel şeyler düşünüyor, anladın sen onu.

12 Ocak 2011 Çarşamba
*V for Vendetta’yı izledim. İzledim evet ama çizgi romanı okumak istiyorum ben!
*Evolution’u izledim. Çocukken izlemiştim bu filmi, David Duchovny çocukken dikkatimi çekmemiş ve kesinlikle woooww bir film. Bir kere çok hatası var kabul ediyorum ama siz kaç uzaylı filminde ve ciddi bir uzaylı filminde bu kadar eğlence görmüş olabilirsiniz ki. Bu bir ti’ye almak meselesi değildi, meselenin ciddiyetinin farkındalardı ama o kadar komik olaylar durumlar konuşmalar vardı ki gülmemek elde değil. Bir kere şunu da söyleyeyim, şampuanın uzaylılarını öldürebileceği olasılığını bulduklarında yanlarındaki uzaylının üzerinde önce deneseler çok daha mantıklı olurdu, sonuçta bu bir olasılık önce bir deneseniz de 2 ton şampuanla uzaylıya gittiğinizde işe yarayıp yaramayacağını görseniz daha mantıklı olurdu. Ya yaramazsa? Değil mi ama? David Duchovny uzaylı filmlerine müthiş yakışıyor, ayrıca poposu çok güzel, ayrıca yalnızca uzaylı filmlerine değil komedilere de yakışıyor, David Duchovny’i ekleyeceğim sonunda facebooktan XD
*Bugün baya ağladım, çok kavga ettim evde, çok bağırdım, çok üzüldüm.
*Çok sevdiğim bir arkadaşım aradı, adını söylememin yasak olup olmadığını bilmiyorum ama öyle işte, sevindim aramasına.
*İnsanın iki tane finali olunca canla başla onlara sarılıyor, sınav Cuma günü ben şimdiden not çıkarıyorum.
*Bugün Armi iki kere aradı, onun için endişeleniyorum, korkuyorum, haberleri izlemeye o kadar korkuyorum ki, savaş, asker, ölüm görmeye dayanamıyorum, gözlerim doluyor. Beni iki kere arayabilmiş olması çok güzeldi bugün, ona söylemedim evde kavga ettiğimi ama o kadar çok bağırmışım ki boğazım hala acıyor. Onunla konuşmak beni mutlu ediyor, aynı şey onun için de geçerli benim sesimi duymak da onu mutlu ediyor. Ah ne kadar özledim!
*Eğer Cuma günü mektubum gelmemiş olursa kesinlikle ve kesinlikle kendi mektubumu kargoyla göndereceğim!

13 Ocak 2011 Perşembe
*Emir,D., Merve buluşması. Bol gülünçlü ama endişeli geçen saatler, bu kızın gözleri telefonunun çalmasını bekler.
*Bir daha puroya ağzımı sürmem bu arada.
*Hastayım ve midem çok bulanıyor.
*Fatmagül’ün Suçu Ne izlemek isteyen anneme cevabım: Kimin kimi s.ktiğini izlemek zorunda mıyız?
*Bugün uyumadan geçmeyecek anlıyorum.

14 Ocak 2011 Cuma
*Sabah Türk Dili finali vardı. Sınavdan önce neredeyse kusuyordum. Midem ciddi anlamda kötü.
*Mektup gelmemiş. Bir süre yatağında yattım, yatağınla duygusal konuşmalardayım anlayacağın.
*Eve dönüş sırada kardeşimin acile gittiğini öğrendim. Daha erken dönemedim eve üzgünüm, eve dönmek için Eminönü’ne kadar gittim.
*İki saat paltomu bile çıkarmadan oturdum, o kadar bitkinim ki, o kadar ağlıyorum ki evin içinde Halka’daki kız gibi oturuyorum kimse görmesin diye.
*Tanrı’yla kısa konuşmalar. Şimdi gerçekten beni duyduğunu düşünüp tırsmaya başlıyorum.
*O kadar ağlamaktan başım ağrıdı, yattım ve o sırada aradı beni, sanırım ilk aramasına da yetişemedim.
*Ama bu aramadan sonra günümün içten içe sevinçli geçtiğini söylemeliyim.
*Evin önüne bırakılmış gül meselesi. Benim için değil merak etmeyin. 2,5 saat polis bekledik kapının önünde. Şunu söyleyebilirim ki okumakla adam olunmuyor, ne kadar okusan da aptal gene aptal, bugün bunu anladım.
*Blue Velvet! Allahım o ne güzel bir şarkıdır öyle, gözlerim ağrıdığı için bütün filmi izleyemedim bu gece.

15 Ocak 2011 Cumartesi
*Blue Velvet bitti. Lynch garip bir adam biliyor musunuz? Ayrıca şu konuda takılıyorum ona şu anda. Filmin başrol oyuncusu olan o kadının vücudu hiç güzel değildi.
*Mad Max üçlemesine başladım! Wooow değil mi? Sonunda izliyorum, o kadar izle izle dedin.
*Bugün pek bir şey düşünmedim, yapmadım sanırım.
*Brick’i izledim. En seveceğim filmleri listenin sonuna sakladığım düşünülürse bu filmi bu kadar uzun süre tutmamalıymışım. Bazı yerlerde ne konuştuklarını gerçekten kaçırdım diyebilirim. Fazla kopuk.
*Telefonda Atatürk’ün kitapları hakkında bilgi vermek. Gecemi güzelleştirdi bu telefon.
*Bir ay sonra sevgilim izne gelecek...Bunu duyduğum anda gözlerimdeki ışıltıyı görmeni o kadar isterdim ki (:
*Her zaman en akıllı konuşan, ne istediğini bilen oldum. Yorulmadım, benim işim bu sanırım. Bir şeyleri mantıklı bir yerlere oturtmak ortak kararlar alınmasını ve kimsenin canının yanmamasını istiyorum bu evde.

16 Ocak 2011 Pazar
*Teşekkür ederim’le başlamak istedim bugüne. Aslında günün sonunda yazdığım düşünülürse teşekkür etmek şu saatte zihnimde dolanıyor.
*Şimdi her şeyden kendime pay çıkardığım düşünülürse Armi’ye makale için yardım etmek bile deli sevindirici. Şimdi aramayı çok isterim biliyor musun?
*Bugüne Mad Max 2 ile başladık. Küçük çocuğa hayran kaldım.
*Yes Man! Evet! Artık her şeye evet diyeceğimi sanmıyorsunuzdur sanırım. Ben makul bir insanım.
*Günü Mad Max 3’le kapattım. Ve şunu söylemeliyim ki, geçmiş geçmişte kalmıştır, şimdi Mad Max 4 geliyor. Uğraşmasınlar bu filmlerle. Mad Max şimdi tutmayacak bir film, içini Hollywood pazarlaması anlayışıyla bir ton şeyle dolduracaklar ve mahvedecekler. Aslına bakarsanız son filmin bile iyi olduğu söylenemez.
*Film izleme kotamı doldurduğumda saat daha 9 du. Bu sebeple ben de eteğimin pililerini düzelttim, biraz dikiş diktim anlayacağınız.
*Sabah Armi’nin bir arkadaşının beni sildiğini gördüm. Kızdım mı kızmaktan çok kırıldım. Çünkü son konuşmamızda benimle konuşurken resmen acı çekiyordu ve onun için çok üzülmüştüm ve ben birine üzülüyorsam bu onunla arkadaş olmak istediğimi gösterir ve garip işte, zaten konuşması da bir garipti, anlattım ya size. Öyle kırıldım.

17 Ocak 2011 Pazartesi
*Yarın sete çağrılmış olmanın verdiği sevinçle bütün gün zıpladım durdum.
*Heyecandan film bile izleyemedim günün geri kalan saatlerinde.
*Bugünü hatırlamıyorum aslında. Çünkü şey demiştim ben, eğer yazmazsam kesin iki gün sonra ben bugünü unutacağım. Yazmadım pazartesi gecesi.

18 Ocak 2011 Salı
*Set var! Sabah 9 da Taksim’deyim. Geldiğimde tanımış olmama rağmen 9 olana kadar aramadım, gitmedim set ekibinin yanına harikayım değil mi?
*Bu sabahtan belliydi aslında bugün üşüyeceğim.
*Beykoz Kundura fabrikasındayız. Reji asistanlığı yapmak için geldim ama ne yapacağımı bile bilmiyordum. Erdinç ne iş verirse modunda bir şeydi yani. Başta sıkıldım çünkü bir şey yapmıyorduk :D Ama böyle başlıyormuş demek ki her şey. Hatırlıyorum Armi hep erken erken çıkıp setlere gidiyordu ya akşam 5 oluyordu yeni başlıyorlardı çekime, şaşırıyordum. Normalmiş. Sonra biraz iş yaptım sanırım. Ve günün geri kalan kısmında da çay dağıttım ya da senkron işiyle uğraştım falan.
*Dış çekimlerde inanılmaz üşüdüm.
*Ayrıca o grup tutmaz abi. Bütün şarkı tekrarlardan ibaret.
*Klip hakkında yorum yapmayacağım ama zaten düşüncelerimi biliyorsunuz :D
*Ve eve 4’te geldim, ışık şefi Göztepe’ye kadar getirdi, konuştuk baya ve araba sürüşüne hayran kaldığımı söylemeliyim, bomboş yolda inanılmaz rahat ve sakin ve yavaş araba kullanıyordu.
*Bindiğim taksicinin fazla salak çıkması sonucu evimin önünde bir türlü duramama problemi. İneceğim dediğim yerden iki sokak sonra durdu, geri dön dedim bu sefer sokağın öbür ucuna kadar gitti, sonunda evimin önünde durmayı başardı ama inanılmaz.
*Evet bütün gün Armi hakkında konuştuk, kendisi setlerde çok sevilen bir insan olduğu için benim de sevilmeme neden oldu sanırım. Ve evet harika eğlenceli muhabbetler oldu diyebilirim, özellikle evlenme üzerine. Bunların hepsini sana anlatmalıyım biliyorsun değil mi?

19 Ocak 2011 Çarşamba
*Tekrar set var. Sabahtan beri kusuyorum ve nasıl gideceğimi bilmiyorum Beykoz’a. Muhtemelen Armi arayıp biraz beni mutlu etmeseydi yerimden kalkmak istemeyecektim. Beykoz’a gitmek için otobüse bindim, o kadar garip bir yer ki orası bir an hiç varamayacağımı düşündüm çok uzak!
*Dün aşırı derecede üşüyünce bugün lahana gibi kat kat giyinme moduna girdim. Ama soğuk, soğuktur işte, üşüdük gene.
*Sevgilim beni merak ediyor, ben de onu çok merak ediyorum.
*Bugün de bir başka grubun çekimi var. Eğlenceli geçeceğe benzemiyor. Başta Erdinç bana iş verdi, oyuncularla ilgilendim ama ilgilenebileceğim bir oyuncu kalmayınca boş kaldım.
*Bir ara Armi’ye telefonda deli gibi ağladım çünkü çok kırıldığım bir durum oldu ama sonra yatıştım. Çünkü biliyorum ki yalnızca yapılacak bir şey olmadığı için öyleydi, kişisel bir mesele değildi, mutlu oldum sonra.
*Filmimde oynayacak bir oyuncu bile buldum bugün buna da seviniyorum.
*Gene yemek yememe sorunu! İki günde göbeğim gitti biliyor musun?
*Sabah 6’da döndüm eve. O kadar bitkindim ki, o kadar üşümüştüm ki anlatamam. Ama alışıyorum set ortamına, güzel oluyor böyle.

20 Ocak 2011 Perşembe
*Nerdeyse bütün gün yaptığım üç şey oldu: 1. Uyumak 2.Armi’yle telefonda konuşmak 3.Yemek yemek.
*Hastayım ve kusmamak için kendimi çok zor tuttuğumu söylemeliyim.
*Armi’yle duygusallık, bir de beni aradığı zaman çok mükemmel bir zamanlamaydı, bunu sana anlatacağım, çünkü sana fısıldamak istediklerim var.
*Gece yarısına doğru anca toparlandım diyebilirim, neden bu kadar dağıldım, normalde bugün de set olsa gene gidebilecek moda girerdim, beni yoran şey yalnızca sete gittiğimde beni mümkün olduğunca fazla çalıştırmaları gerektiği gerçeği var. Çalışmayınca uyuşuyorum, sıkılıyorum, o sebeple sonunda ya kamera asistanı olacağım ya da ışık. Onlar çok çalışıyorlar çünkü ve benim de çok çalışmam gerekiyor.
*Ve tabii ki de günün iki bombası daha var: 1. Armi için benimle konuşmaktan vazgeçmeye karar vermiş bir arkadaşım. 2. Benim engelimi kaldırdığını görebiliyorum, bunu görmek istediğim için görmüyorum, yalnızca gözümün içine soktuğun için görebiliyorum.
. Sizi de gördük, biliyoruz, tükürdüğünüzü yalamaktan başka bir şey yaptığınız yok.

Bir dahaki yarıda görüşene kadar mutlu kalın (:

Mutlu dünyalar (:

10 Ocak 2011 Pazartesi

Eksik Kalan...Ocak 1

Ve Ocak başladı, benim için özel bir ay biliyor musunuz?
Bu 10 günün sonunda kendimi mutlu hissediyorum yeniden, çünkü bir sürü plana sahibim yakın ve uzak ama gerçekleşecek bir sürü plan,içim ısınıyor soğuk günlerde (:


31 Aralık 2010 Cuma (19.GÜN)
*Her zamanki gibi okuldayım her Cuma günü ve bugün aşırı derecede sıkılıyorum. Anlattıkları bizim ilkokuldan beri öğrendiğimiz şeyler. Buna rağmen kendimi not almak zorunda hissediyorum.
*Durakta beklerken çocuğun biri bakar mısınız? Dedi ben tam kafamı kaldırırken bu yabancıymış diyerek gitti. Anlam veremedim, aslında Death Note kolyemi görünce yabancı diyerek gittiğini düşünüyorum ve gülüyorum.
*Ve işte bugünümün saf salaklığı üniversite 12 de tatil olmuş ve bundan haberim olmadığı için (çünkü çok “kuul”um ya yalnız başıma gideceğim illaki okula) gittim okula. 2’ye kadar bekledim sonra tatil olduğunu öğrendim ve bilet almak üzere Eminönü’ne gittim.
*Ben ve uzun kalabalık kuyruklar arasındaki ilişkiyi biliyorsunuz. Biraz ezilme tehlikesi biraz sıraya kaynayan insanlara bağıran insanlara gülümseme çabalarıyla biletlerimi alabildim ve geri dönmek üzere vapura gittim.
*İlk kez telefonumun şarjının dışarıdayken bitmesi durumuyla karşı karşıya kaldım. O sebeple Armi’nin arayacağı saat dilimine kadar telefonum kapalıydı. İskeleye yürürken açtım ve o anda Armi aradı. Şarjım bitti tabii ben vapura binerken. Günde tek bir telefon edebildiği için sonunu boşa harcamışım gibi hissettim daha seni seviyorum sevgilim bile diyememiştim yani. Neyse ki akşam tekrar aradı.
*Doğum günümde isteyebileceğim hediyeler listesini hazırlıyorum ama kardeşim ne istersem alıyor, böylece bana isteyecek bir şey kalmıyor.
*Kitabın içinden çıkan mektup (: Umarım bana yazılmıştır.
*Tabii ki de günde iki film izleme alışkanlığı edindim. İkisinden de bahsetmeyeceğim. Ama şunu söyleyebilirim ki Scorsese şiddetine tekrar maruz kaldım ve korku filmlerinin dışındaki bu ölçüsüz şiddet aslında bir korku filminden daha korkutucudur bence.

1 Ocak 2011 Cumartesi (20.GÜN)
*Tabii yeni yıla film izleyerek girdim. Geçen sene de böyleydi, ondan önceki sene de(:
*Yılın ilk gününe özel olarak bir Noel filmi izledim.
*Maltepe’de günlük yapmayı kendime zorunlu kıldığım yürüyüşü yaptım. Armi için hediye baktım ama aradığımı bulamadım.
*Tekrar bir film izledim.
*Armi bugün aramadı, yarın nete gelebileceği ihtimali sebebiyle kendimi avutuyorum.
*Sıkıldım. Erkenden uyumak istiyorum!
*Tekrar söylüyorum ama bu kadar boşluk benim için hiç iyi değil. 6.sömestrı belki çekmeyeceğim ve benim acilen bir işe ihtiyacım var. Kendimi mantıksız senaryolarımı hocalara kabul ettirmeye çalışırken düşündüğümde bile yoruluyorum. Kısaca bana bir uğraş lazım.

2 Ocak 2011 Pazar (21.GÜN)
*Bugün geç uyandım, öğleden sonraya kadar Armi’yle konuştum. İnsan havadan sudan konuşmayı da özlüyor. Bugün bana kırılmamış olmasını umarım, ilaçlarım da bir işe yaramıyor belki de bu taşkınlığım ilaçlarımdandır.
*İki film izledim, ikisinden de sıkıldım. Biri fazlasıyla hareketli biri fazlasıyla durağandı, sanırım bugün benim bir ölçüm yok. Durağan filmleri sevemiyorum.
*Aslına bakılırsa nedir meselem anlamış değilim.
*Kendime karşı önyargılı mıyım?
*Bugün kitap okumadım, halim yok inan ki.
*Günleri saymayı bırakıyorum, aslında biraz keyif bile alıyordum bu sayma işinden. Çünkü bana göre senin gelişine 120 günden biraz daha fazla zaman var ama o biraz fazlanın ne kadar olduğunu hesaplamıyordum, hoşuma gidiyordu 120 günden sonraki herhangi bir günde gelecek olman düşüncesi. (Çünkü evet gerçekten çok zor geçiyormuş gibi geliyor saydığında katılıyorum)
*Yarın kesinlikle ama kesinlikle reklam şirketlerine mail atacağım!

3 Ocak 2011 Pazartesi
*Pazara gittim. Yağmurda pazarda dolaşmak eğlenceli oluyormuş. İnsanlar ne düşünüyor acaba?
*İki film izledim. Düne oranla bugün daha az sıkıldım.
*Reklam şirketlerine mail attım, birisi cv göndermem için geri döndü. (Gönderdim ama iki gündür cevap alamadım. Bu da öyle işte) Ama artık iş yapmıyor oluşumu kafaya takmamaya başladım. Yani şimdi yapmam gereken izleyebildiğim kadar film izlemek, kitap okumak, bir de 6.sömestr için bir senaryo bulmak. Üzülerek söylüyorum ki bu sektörde kimseyi tanımadan iş yapabilmeniz olanaksız.)
*Yarın sabah erken kalkmam gerekiyor. Armi sabah nete gelecek evet evet!
*Uyumaya giderken fark ettim ki evde uyumayan tek canlıyım!

4 Ocak 2011 Salı
*Kendi telefonumun alarmı dışındaki her alarma uyandım ve çok erken olduğu için geri yattım. Kendi alarmım iki kere çaldığı halde uyanmadım. Armi iki kere aradı gene uyanmadım. Sonunda arkadaşı aradığında uyanabildim. O sersemlikle nasıl konuştum telefonda bilmiyorum.
*Sabah kardeşim arayınca okula gittim. Evde cüzdanını unutmuş. Bir yarım saat orada Cansu’yla takılıp eve geri döndüm.
*Soğukta hızlı yürüdüğümde nefes alamadığımı fark ettiğim gün.
*Hayat var beni çarpan bir film oldu sanırım. Ama her anlamda çarpmadı yalnızca işlediği konuya çarpıldım sanırım. Yani anlatışı kendi özgü ama durağanlık neden hareket etmiyorsun sorunsalı, bazı gereksiz cümleler, yapılanlar bana daha kısa sürede bitebilirmiş gibi geliyor. Tabi türün sevenleri için bulunmaz bir şey bu film. Ama ben Reha Erdem’i Korkuyorum Anne’deki hareketli haliyle sevdim diyebilirim.
*Ayrıca tecavüz olgusu hakkında bir şey paylaşmak istiyorum Trevanian’ın Kasaba adlı kitabından. Öyle ki eminim okuyanlarınız neden bu cümleleri doğru bulduğumu anlayacaksınız: “Yani tecavüz büyük bir günahtır, cinayetten daha büyük, çünkü sevgiye karşı işlenen bir günahtır. Bununla yalnızca şiddet kullanılan tecavüzü kastetmiyorum. Aslında şiddet kullanılan tecavüz en az günahkar tecavüz türüdür belki, çünkü tecavüz eden her zaman eyleminden sorumlu değildir. Fakat tecavüzün daha örtük biçimleri büyük günahlardır. Onunla sevişene işveren bir iş adamı mütecavizdir. Genç bir kızı pahalı bir yemeğe çıkaran adam kızın onunla sevişmeye zorunlu olduğunu düşüneceği için mütecavizdir. Sevgi susuzluğu içinde bir genç kız görüp onunla sevişmek amacıyla sevgiden söz eden bir genç mütecavizdir. Bütün bu suçlar sevgiye karşı işlenmiştir ve sevgi olmadan…Tanrım, sevgi olmadan!” Sanırım bu sözleri söylememin nedeni anlaşılmıştır, üzerinize alınmayın lütfen ya da alının.

5 Ocak 2011 Çarşamba
*Evdeyim. Davut Hoca’yı ektim resmen ama gayet güzel bir amacım vardı. Armi her zaman buralarda olamıyor. Biraz daha fazla onunla konuşmak arzumu anlayacaktır Davut Hoca.
*Matrix nedir? Matrix içinde yaşadığımız dünyadır. Kim bu dünyanın gerçek olduğunu söyleyebilir. Rüyada olmadığımız ya da bize gösterilen gerçekler dışında saf gerçeğin olmadığını kim açıkça emin bir şekilde söyleyebilir. Her Matrix izlediğimde aynı sorun karşımda.
*Armağan’ı neden sevdiğimi gittikçe daha çok anlıyorum. Bugün bir kez söyleyecek oldum ama vazgeçtim. Bir zamanlar sevdiğim bir film bir karakteri neden onu sevmiş olduğumu daha net anlatıyor şuanda bana.
*Matrix Reloaded’daki restorandaki kadının Neo’ya beni onu öptüğün gibi öp dediği sahne var ya nasıl kıskandım, sinirlendim. Armi’ye biri bunu diyecek, isterse dünya yok olacak olsun yapmazsa, umrumda olmaz.
*Yahu Stephen King yazınca oluyor da biz yazınca neden olmuyor? Neden ben mantıksız oluyorum da King çok seviliyor? Başlatmayın böyle işe arkadaşlar. King’e lafım yok çok severim, ben sisteme laf ediyorum.


6 Ocak 2011 Perşembe
*Kardeşimin aramasıyla uyandım (Aslında Armi sanmıştım) iki dakika sonra Armi aradı. Evi hızlıca toplayıp pc başına geçtim.
*Tuluğ’la bugünkü konuşmamız bir harika.
*Kardeşim okula gelmem için ben geri aramadı, annem markete git demedi, bütün dakikalar bizim işte.
*Matrix ikincisini bir hafta arayla tekrar izledim. Umarım bir bağımlılık değildir.
*Stephen King büyük adamsın! (Adam yaratıcı, okudukça zihnim açılıyor resmen.)
*Sideways, kesinlikle şarap tatmayı arzulamama sebep oluyor gece gece. (Ve bu sebeple yani Armağanla içtiğim şarabın tadını tekrar duymak istemem sebebiyle iki gün şarap tadıyla gezdim.)
*Eeyore ‘u hatırlayan var mı Winnie’deki o sevimli ve mutsuz eşeği. Onu hatırladım bu gece.
*Eskilere yalnızca gülebiliyorum artık. Çok eğlenceli geliyor, acılarıma gülmeyi öğrenmişim seninle, çünkü canım acımıyor hiçbir şey için.
*Tespite gel: Matrix’deki telefonlara fatura gelmiyor mu? Bu soru cidden kafamı kurcaladı, o kadar çok telefonla konuşuyorlar ki :D

7 Ocak 2011 Cuma
*1,5 saatlik uykudan sonra bile kendimi güçsüz hissetmemek.
*Türk Dili dersinde sıkıntıdan patladığımı itiraf etmeliyim. Çünkü aklımdan geçenler çok güzeldir bu bir. İkincisi de masamın üzerinde son iki hikayesi kalmış bir Stephen King hikayeleri derlemesi vardı. İnsan nasıl ders dinleyebilir ki. Üstelik bir şeyi çok isterseniz olur derler ya, ders bitti, defterleri çantama attım ve bir de baktım telefonum çalıyor. Mutluluğun tarifi yok.
*Bildiğim şeyi söylemek zorunda mıyım? Soruyorum size. Hocanın o sürekli söylediği şiirlerin kime ait olduğunu biliyor olsam bile bunu hocaya söylemem gerekiyor mu? Hayır. Çünkü söylemek istemiyorum, benim ne kadar bildiğim onu ilgilendirmiyor. Sırf bu yüzden birkaç kere sınavlarımdan yeterince yazdım daha fazlasını bilmelerine gerek yok diye çıkmışlığım vardır :D
*Aklıma ilginç fikirler geliyor, çekmek istediğim garip konular.
*Bugün yaptığım bütün otobüs yolculukları süresince 6.sömestrda çekmek istediğim filmi kafamda tamamladım. Arkadaşım ben buyum işte! Tek yaptığım bir projeye gönülden bağlanmak ve kafa çalışıyor işte. Bana benim istemediğim bir filmi nasıl çektirebilirsiniz ki, beyin kendiliğinden reddediyor zaten, kendime yakın bulmadığım bir hikayeyi nasıl çekebilirim. Neyse şimdiden hazır sayılırım ben. Ya siz?
*İnkılap tarihi dersi, gene sıkıldım ve sanırım hoca bana karşı bir sempati duyuyor. Ses tonunu çok incelttiğini fark ettim ona final tarihini söylediğimde.
*Acilinden bir eve dönüş. Sokakta olmak istemiyorum, okulda olmak istemiyorum ama evde olmak da istemiyorum.
*İçmediğim bir şarabın keskin tadı var dudaklarımda, tıpkı o gün içtiğimiz şarap gibi. Tonlarca üzüm yemişim gibi hissediyorum ve sabah uyandığımdan akşam yattığım zamana kadar ağzımda kalmaya devam etti. Çok istiyorum tekrar seninle karşılıklı şarap içmeyi, ne kadar ısınıyor içim.
*Evet ben bir korkağım! Üzgünüm bazen yapabileceğimi bildiğim tonlarca şeyi yapmadığımı biliyorum, üstelik bana kızmanız yalnızca pişmanlığımı arttırır, kimse bana iş vermeyecek, bunu parasız ve gönüllü ve canla başla çalışacağımı belirtsem bile şu anda o inanmama modundayım. Üstelik ben vizyon sahibi olduğum halde iş bulamayacağım ve sektörde o kadar bu işten anlamayan ve yalnızca para kazanmaya bakan insan doluyken, üzgünüm bu benim karamsarlığım.
*Bitirmemek için çok uğraştım ama sonunda Matrix üçlemesi bitti. Bitmesin istedim, ölmesin istedim, ama oldu. Ağladığımı itiraf etmeliyim.
*Tuluğ’la ne zamandır bu kadar uzun konuşmuyormuşum, o kadar özledim ki.
*Life is a Miracle, bu filmi tekrar izledim ve tekrar aynı etkiyi yaratıyor bende. O eşeğe içim parçalanıyor, kara sevdaya tutulduğu için tren raylarının üzerinde bekliyor, gelsin de çarpsın diye ama bilmiyor tren yolunun kullanıma açılmadığını, her iki türlü de ne kadar umutsuz görünüyor, üstelik gözlerinde yaşlar da var, kıyamam ben ona.
**10 saniye içinde sinirim geçmediyse gerçekten sinirliyim demektir. Ve hala iki konu yazmamı bekliyor ve ben sinirim geçer mi diye bekliyorum açıkçası. Çünkü iki gün sonra geçecek sinirle yazı yazmak istemiyorum, hep öfkelenecek miyim diye merak ediyorum.
*Aşk deyince kalbim hızlı hızlı çarpıyor, bir mektubum var benim gelmiş midir acaba? Sabırsızlık yapmak istemiyorum ama mektup kutusunun önünde nöbet tutasım geliyor.
*Ve işte gene gece… Korkunç, karanlık… Sabah olsun istiyorum! Saat 2.08. Havanın aydınlanmasına çok var.

8 Ocak 2011 Cumartesi
*Neymiş efendim? Mideniz bu kadar bulanırken saçma sapan filmler izlemeyecekmişsiniz. 964 Pinocchio’da kadın kustu onun kustuğu kadar midem kalktı. Etkileyici olacağız diye itici olan ve bir şey anlatmayı başaramayan bir film olarak nitelendiriyorum, üstelik ben Japonları severim.
*Hasretinden Prangalar Eskittim şiir kitabını okudum. Ve şunu söylemek istiyorum bu dünyada Can Dündar’dan, Nazım Hikmet’ten başka şairlerde var, bunun farkında mısınız? Kaçınız Ahmed Arif’i tanıyor?
*Tam aramasından ümidi kestiğim anda telefonun çalması kadar güzel bir şey yok, bu his yüzünden kocaman gülümsemeye sahip oldum konuşma sırasında ve sonrasında. İyi ki hayatımdasın biliyor musun?
*Bizim evin tarifini bu kadar kolay yapabildiğim ikinci bir an daha yoktur.
*İlk kez ölümden korkuyorum ya da çekiniyorum diyelim…Tarifi yok…
*Ne zaman biraz depresif olsam kedi yanıma geliyor, sürtünüyor, elimi yalıyor. Evet diyorum, azıcık depresiftim, merak etme geçer şimdi.
*Günün ikinci filmi ve biraz daha az etkileyici olsun diye düşünerek Amerikan banliyölerine gideyim dedim Little Children’ı seçtim. Tabii ki de bir filmin konusunu okuyarak o filmin ne kadar etkileyici olacağını göremiyorsunuz, tamam karşılaşacaklarım hakkında bilgi sahibiydim ama ben sıkıcı bir film bekliyordum itiraf edeyim. Ama film bittiğinde ben titriyordum, kesinlikle çok etkileyici. Şimdi spoiler vermek istemediğim için neydi etkileyici olan söyleyemeyeceğim ama izlemediyseniz izleyin, pişman olmayacaksınız. (Tabi bu arada bir isyanım var Armi gittiğinden beri izlediğim film sayısının 50’yi geçtiğini biliyorum ve nolur yeter artık sevişmesinler!)
*Günün üçüncü filmi (evet izlemeye doymuyorum) yeter artık dedim biraz daha eğlenceli bir şeyler izleyeyim. South Park Bigger Longer and Uncut’ı izledim ve sürpriz!!! Film resmen müzikal! Tabii görünce çok sevindim ve o sevinçle baya eğlenerek izledim. Ama sonlara doğru bu Saddam olayından sıkıldım kesinlikle kısa bölümlerdeki propagandalar çok daha cezbedici, sakız gibi uzaması sıkıyor. Kenny’nin cennet ve cehennem arasındaki yolculuğu ve o çok sevdiğim resmin nereden geldiğini gördüm. Kenny gene öldü! Ve bu sefer Kenny’nin saçlarını gördüm! Sarıymış! Büyü bozuldu mu!
*Yeter bu kadar film, o sebeple Türkçe rock a döndüm gece gece!

9 Ocak 2011 Pazar
*Sabah şokum: Sid And Nancy. Her ne kadar aşkı bulmuş olduğunu düşünse de onu uyuşturucuya alıştırmış olması Sid’in sonunu getirdi ve şunu anlamıyorum gençler kendilerinden ne istiyorlar? Aşıksam kendime zarar veremem ve üstelik son zamanlarda bu gençlerin kendilerine karşı yaptıkları şeyleri görmekten hiç hoşlanmamaktayım.
*Gary Oldman’ı neden sevdiğimi tekrar anladım (:
*Edip Cansever’i okumak.
*Evet seslerden rahatsız oluyorum ve depresif gibi bir şeyim ama böyle düşündüğüm için öyle olduğumu biliyorum.
*Günün ikinci filmi Bruce Almighty. Wooow bir film. Gülmek gerçekten çok iyi geldi bana. İyi ki bu filmi seçmişim. Jim Carrey kesinlikle çok usta bir komedyen.
*En tehlikeli canavar içindeki canavardır! Kim söyledi bilmiyorum ama doğru demiş be adam!
*Ama şunu da söylemeliyim ki, ben Tanrı olsam kesinlikle çok işine bağlı bir Tanrı olurdum, hayatımda düzeltmek istediğim bir şey yok, kıskandığım bir şey yok, her şey öylesine güzel ve yerindeki, tek değiştirmek istediğim biraz özgür iradem o kadar, o sebeple de insanlara yardım etmek benim için güzel olurdu. Nitekim insan olarak istediğimiz kadar yardım edemiyoruz bence birbirimize, hep başka bir güce ihtiyaç duyuyoruz, kendi kendimize yetemiyoruz.
*Tekrar Edip Cansever okuyorum ve karar verdim! Yarın kararlarımı uygulamaya başlıyorum ve kesinlikle ama kesinlikle kararlarımın arkasında duruyorum. Bu aralar kendime yakın ve uzak pek çok hedef belirledim. Yakınlar yarın olur uzaklar yarından sonra ama mutlaka olurlar.
*Tuluğ gelinlik modelimi beğenmedi, bu konuda Armağan’ın görüşünü almam gerekiyor.
*V for Vendetta günün üçüncü filmi. Hugo Weaving’i de çok sevdiğimi söylemiş miydim? O ne muhteşem bir sestir!
*Yarınlarımız parlıyor sevgili, gözlerimi kapatıyorum ve ışığa boğuyor bedenimi.

10 Ocak 2011 Pazartesi
*Ve evet yaptım! Aradım o yapım şirketini. Tamam beni unutmuş olabilir ama haftaya çağıracaklarmış evet evet! Korkmaya da gerek yokmuş zaten tanıdı. Eğlenceli miyim neyim?
*Heyecan yumağıyım bugünlerde. Hiç bu kadar heyecan verici şeye bir arada sahip olmamıştım, o kadar mesudum ki.
*Maltepe’de Dostum D ile buluşma. Aylık Burger King yeme hakkımı da kullanmış oldum ama kimse doğumgünümde yemeyeceğimi düşünmesin, çünkü yiyeceğim.
*Bugün hava güzeldi, caminin orada D’yi beklerken kitap okudum, sanırım o kadar trafiğin ve insan kalabalığının ortasında Cansever şiirleri okuyan bir insan biraz garip görünüyor.
*Kardeşimle eve geri döndüm.
*Tuluğ sonunda hikayelerini yayınlamaya karar verdi (:
*Mojoooooooooo! Allahım bayılıyorum onun iksir görüntüsüne. Sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi bir tadı var(:
*Tek başına mangal yapan kız. Üstelik derin düşüncelere dalıp dalıp gidiyor. Güzel şeyler düşünüyorum, güzel şeyler.
*Yarın Armi’nin evindeyim. Bugün gitmek istiyordum aslında ama dedim ki kendime, mektubun gelmesine bu kadar heyecanlandığını belli etmemelisin, sakin ol ve bugün gelmemişse çok üzüleceğini düşün, garanti olsun diye yarın git dedim. Kendimi sakinleştirebiliyorum.
*Harika hissediyorum harika harika.



İlk çeyreğini geçtim Ocak'ın da(:

Mutlu Dünyalar hepinize, size o kadar çok Mutlu Dünyalar diledim ki bana mutluluğu verdi. Kendiniz için istediğiniz her iyi şeyi başkaları içinde istemelisiniz (:

8 Ocak 2011 Cumartesi

Kitapsız Doğumgünü İstiyorum (:

Geçen seneki bir takım istenmeyen durumlardan sonra bu sene bir liste yapmak mantıklı geldi. Neyse hiç biri alınmazsa benim almaya başlamam gereken şeyler bunlar (: Ve zaten bu kadar hediye alacak arkadaşım yok (: Gene de eğlenceliydi hazırlaması (: Aslında sırf 5.madde sebebiyle yazmışım gibi hissettim bir an(:

1. Kimono (bunu ne kadar istediğimi tahmin edemezsiniz)
2. Lolita gözlüğü (kırmızı olanından) (Bunu da çok seviyorum ama lense geçmeden takamayacağım)
3. I (L) NY yazan t-shirt (Bu t-shirt ü de çok istiyorum)
4. Orjinal Singin in the rain filmi (Aha bunu da (: hatta çok istiyorum)
5. Asla ama asla kitap almayın. (Hatırlarsınız ki milyon kere lafını etmişimdir öğrenciyken alamayacağım kadar pahalı bir kitap alındı geçen sene biri tarafından. Ben o paranın yarısıyla alınacak arzuladığım elbiseye daha çok sevinirdim. Sonuçta o kitap şu anda benim kitaplığıma eklenmedi bile. Çünkü ben kitapları okumadan kitaplığıma kaldıramıyorum. Yavrucağız sürünüyor. He bunu yanlış anlamayın, ben yalnızca paranın gereksiz yerlere ve çok harcanmasından nefret ederim. Bunu anlattığım her seferinde beni rahatsız eden şeyin bu olduğunu da dile getirmiştim.)
6. Suzumiya Haruhi saç bandı
7. Saat
8. Sin City ‘nin devam çizgiromanları
(ben de 1 ve 3 var, 2yi okudum. Onların dışında 4 kitap daha var)
9. 37 numara topuklu ayakkabı (Bunu almak isteyen bi arkadaşım varsa bana söyleyebilir mi?)
10.
11. Satranç takımı
(Birisi de satranç kitabı alıversin, ama bunu gerçekten gerçekten çok istiyorum.)
12. V For Vendetta veya Watchmen çizgiromanı
14. Elbise elbise elbise.
(Ya da etek işte. Zannedersem bu seçenek daha mantıklı bir seçenek yani beni tanıyan sevgili arkadaşlarım bana alacak bir hediye düşünemediklerinde bu seçeneği tercih edebilirler.)
15. Ne alırsanız alın karışmıyorum (: (Bu da bir seçenek (:


Her ne kadar hediye ısmarlanmaz anlayışı var olsa da, geçen seneki hediye krizini istemiyorum. Bana hediye alın diye de yalvarmıyorum gördüğünüz üzere. Yalnızca sevmeyeceğim ya da o sırada almaktan hoşnut olmayacağım bir şeyler almanızı istemiyorum, almamak daha mantıklı bir seçenektir. Bunu kibirli bir davranış olarak nitelemeyin, beni tanıyorsunuz, ben yalnızca geçen seneki kadar pahalı ve saçma hediye istemiyorum. Alacaksanız ve kararsızsanız, seçenek sunuyorum.

Keyifli Geceler (: Mutlu Dünyalar (: