23 Şubat 2011 Çarşamba

Sarhoş Olmak İstiyorum!

Sıkıldığım için yazıyorum,
Sıkıldığım için konuştuğum
Sıkıldığım için konuşmadığım gibi
Sıkıldığım için yazabilirim de.

Yazmamaktan da sıkılmıştım aslında. 14 Şubat’ta malumunuz bir yazı yazmayı çok istemiştim ancak size gösterebileceğim bir şey yoktu elimde ki yazmadım, yazmak istediklerimi zaten postalamıştım. Evet Ptt sonunda mektuplarımı gönderiyor, teşekkürler Ptt, seni seviyoruz.

Artık günlük blog yazmıyorum, çünkü her ne kadar okumaktan keyif alan arkadaşlarım olduğunu bilsem de birilerinin (kimden bahsettiğim bilinmektedir) benim hayatım hakkında bilgi sahibi olmak merakında olması beni rahatsız etti. D.’nin yoluna gelmiş olabilirim bilmiyorum gene de günlük tutuyorum, bir ara bırakmış olmamın nasıl sorunlar yarattığını da biliyorum, nitekim Armağan’ı ilk gördüğüm günün tarihi henüz daha kesin değil. Bir kez daha önemli bir tarihi kaçırmak istemiyorum diyebilirim.

Dün başlamıştım bu yazıyı yazmaya ama yazmadım, sıkıldım. Bugün yazıyorum çünkü dün gece neredeyse hiç uyuyamadım. Ve sonra bugün hiç istemediğim bir şey yaptım ve yapmamaya söz verdiğim halde ağladım. Hocanın söyledikleri değildi mesele. Mesele benim çok sürreal gerçeklikten uzak yaşıyor oluşumdu. Aşırı romantik olduğum artık açıkça görülmekte ve üstelik realistim aynı zamanda, kısaca bir çatışma içinde bulunmaktayım. Ha bu çatışma yok olur mu olmaz, 5,5 senede bunun için bir önlem almamışsam şimdiden sonra da alacağımı zannetmiyorum, sonuçta kendimi böyle de sevmeyi öğrenmiş olduğum düşünülürse, önlem dediğimiz şeyin bütün yaratıcılığı yok ettiğini ve asıl niyetin uyuşturmak olduğunu da düşünürsek cümlenin sonunu da getiremiyorum uygun bir fiil vardır bir yerlerde bir zahmet.

Bu beni rahatsız etti, sıkıldım, çünkü her şeye deli gibi üzülen bir ruh halim yok, bileniyorum çünkü. Hocam nolur ağladığımı söylemeyin bakışlarıyla bakıyordum ama anlamadı ve üzüldü de ama yapabileceğim bir şey yok, gerçeği biliyorum ama aynı zamanda da gerçeğe aşırı duygusal yaklaşıyorum, bunda ne hocanın bir kabahati var ne de başkasının. Ben yalnızca sıcak bir hikaye istemiştim, ölüm istemiyorum bu kez, bir kez olsun ölüm olmadan kendimi kanıtlamayı istiyordum sadece.

Bugüne uygun olarak Stephen King’den bir düşünce seçmiştim, çok da haklıyım bunu söylemekte. Aşırı idealist deyin istiyor iseniz ama ben her zaman ne istediğini bilen biri oldum, asla şu olmazsa bu olabilir düşüncesiyle yaşamadım, bir şey olmadıysa da onu yeterince istemediğimden olmamıştır mantığıyla hareket ettim sanırım. Hiçbir şey bizi bulunduğumuz konuma yanlışlıkla getirmedi, hepimiz seçimlerimizle buraya geldik ve seçimlerimizle yolumuza devam edeceğiz, benim özümde bu var inanıyorsam savaşmakta sakınca görmüyorum. Savaşmamdan rahatsız oluyorsanız sanırım beni teselli edecek diğer şeyi önüme sunmak zorundasınız. Gördüğünüz gibi sayın hocam demek istiyorum masum görünüyorsun ama masum musun bilmiyorum derken zannedersem zaten içerideki çatışmayı anlamaktasınız. Masum olmamakla olmamak arasında bir seçim yapmadım ben, her ikisini de göstermek istediğim zamanı kendim seçiyorum.
Söylemek istediğim çok şey var ve tahmin edersiniz ki ne zaman sınırlaması var burada ne düşünce kısıtlaması ne de cümle sayısının bir önemi. Klavyem önümde, kocaman boş sayfaları dilediğimce dolduruyorum, her zaman savunmada ya da her zaman saldırı modunda yaşamıyorum ama şu anda söylemek istediklerimi söylemem demek, insanları ya da kendimi eleştirmem demek. Çünkü ben her zaman haklı değilim ama haklı olduğum zamanlar da var.

Ama ama ama ne kadar çok ama kullanıyorum yazarken, yazdığım şeyi açıklama ihtiyacı. Duygu hoca bunu bahane bulmak olarak görse de hepimizin yaptığı şeylerin açıklanabilecek sebepleri var. Açıklanamayanlar ise zaman geçtikçe açıklanabilecek olarak görülmelidir zannedersem.

Kendimden bile örnek verebilirim bu durum için, neden o gün onu terk etmemiş olduğumu anlamamıştım, bilmiyorum neden terk etmediğimi bilmiyordum. Ve öğrendim, eğer o gün terk etmiş olsaydım aradığımı bulamayabilirdim, çarpışmadan ruhlarımız yanı başımdan gidebilirdi, çünkü onun beni nasıl bulmuş olduğunu düşünürsek her şey birbirine o kadar bağlanmış oluyor ki, nedenini bilmediğinizi söylediğiniz şeyler zaman geliyor işte bu sebepleymiş dediğiniz şeyler oluyorlar.

Bunu da şuraya bağlıyorum ki çok sevgili(!) arkadaşlarının benimle neden konuştuklarını biliyorum, bildiğim halde bilmiyormuş gibi davranıyorum, çünkü ihtimal dahilinde sadece, kesin gerçek olup olmadığının bilinmesi bir tek söze bakar-dı, duydum, benim kopardığım ipler çok daha farklıydı, öbür ipleri kendi egolarınız yüzünden kopardınız, sonra da egolarınız kendinizi yeniden ortaya çıkarma isteği doğurdu ve geri dönmek istediniz yalnızca nasıl yapacağınızı bilmiyordunuz ama egolarınızın beni bağlamadığı gerçeğini anlamadınız.
Normalde arkadaşlıklarımı bitirmek çok zor yaptığım bir şey, beni kırana kadar arkadaş olmaya devam ediyorum ve tamiri mümkün olmayan kırılmada da arkadaşlıklar bitiyor bana göre. Son zamanlarda çok insan siliyorum ve ben sildiğim birini geri almam (gönderme bilmem kaç artık sayamıyorum nitekim zaten eleştirmek için yazıyorum)



Öyle işte, hani bu kadar eleştirdikten sonra bu kızın hayatında hiç mi güzel giden bir şey yok derseniz, beni okulda gördüğünüzde ağlarken bile gözlerim parlamaya ve gülümsemeye çalışmaya devam ediyorsam, sıkıldığım zaman bile hala eğlenebiliyorsam, çünkü hayal kuruyorumdur, hayatımda güzel bir şeylerin devam ettiğini biliyorsunuz demektir (: Ve bütün eleştirilerime, gözyaşlarıma, depresif hareketlerime rağmen yaşamaktan büyük keyif almaktayımdır. (Evet şaşırtıcı ve gerçek ve sinema kadar arzulamaktayım ve ve ve hayatımın vazgeçilmezleri var gördüğünüz gibi.)

“Her ne kadar sensiz geçirdiğim her gün, kalbimin bileğini bir kez burksa da bekliyorum. Beklerken de bileniyorum.” ,her zaman böyle şeyler çıkmıyor karşıma, yani kitaplardan uygun sözler.
Kimse için –senden başka kimse için- bunu göze alacağımı düşünmemiştim, yani sen yokken aklımdan böyle şeyler geçemiyordu, ama birlikte geçirdiğimiz o ilk gün de anladım ki zaten bütün hayatım boyunca yaptığım pek çok hata olmasına rağmen içten içe yalnızca bekliyordum, neyi beklediğimi 1 hafta sonra yanıma geldiğinde anlatacağım sana.
Geri döndüğünde hala seni sen olduğun için seven ve sevgisini göstermekten çekinmeyen sevgilini bulacaksın, ben de geri döndüğünde sende bunu göreceğime eminim (:

Dedim ya uyuyamıyorum ve bıraksam sabaha kadar anlatırım, Tanrım! Ne kadar çok anlatacak şeye sahibim.

Sarhoş olmak istiyorum. Artık şekersiz çay içebiliyorum ve hala Shakespeare’i harf harf hecelemeden yazamıyorum.

Sarhoş olmak istiyorum. Ölçüsüz sarhoşluğumu seninle yaşamak istiyorum.

Sarhoş olmak istiyorum. Sarhoş sarhoş anlatırken seni ne kadar sevdiğimi başım omzunda sızıp kalmak istiyorum, ellerin yüzümü okşarken bütün sıcaklığıyla dudakların alnımla buluştuğunda.

Hayallerimizin gerçek olacağına inanabilirim çünkü asla bencilce benim ya da senin hayallerin yok ortada, ortak hayaller kurmak pek çoğunun yapamadığı bir şey.

Bitirmem gerekiyor artık, anladığın üzere duygusal bir mektup daha gelecek sen gelmeden, yazdıklarımı okuyacaksın bir dahaki hafta, bir dahaki hafta yanımda olacaksın…

Sarhoş gibi yazmışım zaten, nasıl başladım ve nasıl bitirdim.

Herkese Mutlu Dünyalar ve Mutlu Rüyalar (:

Şey, iki gün sonra bir yazı yazacağım, aslında bir hikaye, aslında erotik bir hikaye, evet evet iki gün sonra kesinlikle yazmaya karar verdim.

1 Şubat 2011 Salı

Eksik Kalan... Ocak Son

Geç oldu bu sefer, dün eve döndüğümde başım çok ağrıdığı için yazamadım (:

21 Ocak 2011 Cuma
*Tuluğ’la buluşma.
*Bugün Armi’ye kitap gönderecektim. Bir de mektup yazdım bir yerlerde oturup, ne kadar şanslıyım ki mektup yazarken en sevdiğim şarkıları çalıyor cafede.
*Mektubu Küçük Prens diye imzalamanın getireceği sonuçlar üzerine gülüşmeler D: - Yani sonuçta askeriyede mektuplar okunuyor ya o sebeple, mektubun altında Küçük Prens yazsa ne olur siz düşünün-
*O kadar özlemişim ki sana duygularımı anlatmayı, ama yalnızca yazarak değil, sevgimi göstermeyi de özlüyorum.
*Eve geri dönüş.
*Otostopçu’nun Galaksi Rehberi’ni izledim. Şunu söyleyebilirim, Manik Depresifler bir gün dünyayı kurtarabilirler!
*Ayrıca o kadını hep farklı şeyler yapmak isteyen kadın rolleri veriyorlar, tipi mi müsaittir böyle şeylere nedir? – Zoey Deschanel’den bahsediyorum. Sürekli farklı şeyler yapıyormuş izlenimi vermeye çalışsa da o kadın hep aynı tiplemeyi oynuyor-
*Özde ile eğlenceli bir gece sohbeti. İzmir’e gidiyorum. – Ya da gitmiyorum İzmir bana gelsin:P -
*İlacımı içtim.

22 Ocak 2011 Cumartesi
*Öğlen 3’te uyandım. Ve şunu söylemeliyim, gerçekten mide bulantım stresle alakalıydı, bunu bana söylediğinde beni ne kadar iyi tanımakta olduğunu düşünmüştüm. Bugün midem bulanmıyor.
*Eros’u izledim. Yorum yapmamakla birlikte Robert Downey Jr. ‘ın oynadığı Soderbergh’in yönettiği bölümdeki ışık atraksiyonuna bayıldığımı itiraf etmeliyim.
*Bol bol uyudum bugün, aslında bu kadar rahat uyumayı özlemişim fark ettim de.
*Epidemic’i izledim. Tamam ben de az kalsın uyuyordum. xD Beklediğim gibi bir şey çıkmadı demeliyim.
*Stuck’a başlamıştım ama günü bitirmeye karar verdim. Nasıl olsa son gece konuşmamızı da yaptık değil mi? Şimdi şu nöbet olayı bana yaradı diyeceğim her ne kadar soğukta nöbet tutuyor oluşuna üzülüyorsam da, seninle daha çok konuşabilmek gerçekten çok güzel.

23 Ocak 2011 Pazar
*İlaçlarımı içiyorum ve eğer şişmanlarsam bundan ilaçlar sorumludur.
*Sabah sabah zaten içtiğim ilaçların etkisindeyken bana neden konuşmuyorsun diye soran babama çıkışmak pek de aklımda olan bir şey değildi ama maalesef öyle oldu.
*Yalnızlık Paylaşılmaz’ı bitirdim. Özdemir Asaf’ın kitabı. Bir şey çok hoşuma gitti hemen paylaşmalıyım: “Yaşam öyküleri sanıldığınca karışımsız değildir, karışımlıdır. Her bir yaşam öyküsü, öbür yaşamların parçacıklarıyla tamamlanır.” Ne dediğini anlıyorsunuzdur bu cümlenin açıklamaya ihtiyacı yok kanımca.
*Stuck’ı izledim. Beğenmedim. Neden beğenmedim, hiçbir karakter değişmedi, gelişmedi, başta ne idiyseler sonunda da ölü birer kendileri oldular, başka bir şey değil yalnızca öldüler. Karakterlerin ruh hallerinde bir değişme olmazsa bu filmin çekiliş amacı yalnızca vahşet midir? He tabi bu film gerçek bir olaydan esinlenilmişti, o sebeple değiştirmek istememiş olması ihtimali var ama çekmese de olurmuş işte. Üstelik gayet de Black Cat’e bayılmıştım ben.
*Bu saatte (saat 1.38 bu arada) şunu anladım ki gecenin bir yarısı mahkemede geçen filmler izlenmezmiş. Bir kere adaletin sağlandığı bu sisteme küfredesi geliyor insanın tekrar ve tekrar. Çünkü gerçekten adalet nedir unutulmuş durumda. Neye göre kime göre adalet anlayışı, objektiflik nerede? İnsanları suça yönelten durumların göz önüne alınması neden bu kadar zor.

24 Ocak 2011 Pazartesi
*Sabah sabah acaba gerçekten telefonda konuştum mu yoksa kendim mi uyduruyorum ikilemine düştüm. Ancak evet konuşmuşum biraz uyku sersemi de olsa. Ne kadar utandım bilemezsin.
*Bugün iki film izledim ve tesadüfe bakar mısınız, ikisinde de Elvis geçiyordu. Film seçerken böyle tesadüflere sahibim sanırım.
*Lynch beni öldürecek bir gün, daha filmin 10. Saniyesinde bu kadar büyük bir şiddet beklemiyordum. Sarsıldım! Ayrıca gene şişman ve çıplak kadınlar vardı! Lynch yapma bunu bana lütfen!
*Bugün düşünürken aklıma ne geldi? Ben hissetmediğim hiçbir şeyi söyleme gereği hissetmedim şimdiye kadar. Ve bu sebeple de her zaman bana da böyle davranılmasını istedim.
*Karıncalar geldi aklıma. Ne çok korkarım onların sürü halinde var olmalarından.
*Yarın benim doğum günüm. Hayatımda ilk kez bu kadar heyecanlıyım doğum günüm geldi diye.
*Hahaha. Taksim’de otururken geçen yaz, bir klip izlemiştim Kolpa’nın Böyle Ayrılık Olmaz şarkısıydı. Ve oradaki bir kamera hareketine hayran kalmıştım. Yeni kliplerinin çekimlerindeydim ben de. Acaba gene aynı ekip miydi diye merak ediyorum.
*Sokakta oturan gençler bir filmi tartışıyorlar: Inception’un son sahnesini. Ve çocuk sonunda şunu dedi: “Tam zamanında bitirmiş şerefsizler.”

25 Ocak 2011 Salı
*Güzel bir güne uyandım öncelikle bunu söyleyeyim. Çünkü bugün biliyorum ki sevgilim askeriye sınırları dışına çıkabilecek!
*1-4 arası dünyayı durdurdum. Yalnızca bizim için aktı zaman. Zamanı durdurmak isterdim ama o zaman dönüşünü ertelemiş olacağımız için zamana bulaşmıyorum o akabildiği kadar hızlı aksın seni bana getirsin.
*Ne kadar özlemişi... Üç haftadır yalnızca resimlerde ve Ev filminin fragmanında (çünkü filmi bulamıyorum) Çakallarla Dans’ın kamera arkası görüntülerini izleyerek görebiliyordum. Evet kesinlikle burnunda tütme olayı gerçek.
*Sabah kitaplarımda gelmiş, oh ne güzel. Mektubumu da okumuş sevgilim.
*Biraz Kumral Ada Mavi Tuna okudum.
*Sleepless İn Seattle : Bana bizim ilk karşılaşmamızı hatırlattı. İlk görüşteki o çekim! Filmi izlerken bizi düşündüğüm için çok sıcak buldum filmi.
*Kardeşimin Sürprizi: Uç uç böceği pasta! Oleyyyy! Sevgilim sana bu pastadan tattıracağım!
*Gece yarısı filmi: Wall-E. Hakkında yorum yazamayacağım kadar etkilendim sanırım.
*Geleneği değiştirmeyelim arkadaşlar 5 senedir doğum günlerimde arkadaşlarımın dostlarımın dertlerini dinliyorum, doğum günüm diye çekinmeyiniz, anlatınız. Ben en büyük sırları hep doğum günlerimde öğrenmişimdir. Sanki şey gibi sana hediye olarak sırrımı veriyorum der gibi.
*Evet doyamıyorum, evet iş iştir mantığıyla yapabileceğim her türlü işe gitmeyi istiyorum. Çünkü deneyim kazanmadan istediğim projelere girebilmem mümkün değildir.
*Bu arada söylemiş miydim, kamera asistanı olmak istediğimi?
*Merih’te hayat var reklamı sonunda ne olduğunu söyledi, yeni bir siteymiş. Ne kadar merak etmiştim uzayda yürüyen astronot ne alaka diye.

26 Ocak 2011 Çarşamba
*Kardeşim ve onun sınıf arkadaşıyla Burger King’de geçen bir gün.
*Ama öncesinde okula uğradık ve kardeşim orada hocanın bilgisayarıyla ilgilendi. Bu okulun rehberlik hocası benimle konuşmayı seviyor ya. Adam sinema üzerine konuşuyor benimle. Şirin bir adam.
*Ben ne söz vermiştim! Burger yemek yasaktı! Yalnızca ayda bir kere izin vardı ve ben ne yapıyorum hala yiyorum! Oburum! Şişmanlamayacağım ama!
*Armi için çok şirin bir hediye aldım. Sevinir umarım gördüğünde.
*Ve eve döndüğümde Armi’nin nete gelmiş olduğunu ve onu kaçırdığımı fark ettiğim an. Üzülsem de şey işte sonuçta geldiğini ben bilmeyebilirdim, ama o geldiğini ve beni beklemiş olduğunu bilmemi istedi. Bu aslında pek çok şeyi kanıtlıyor ve sevincime sevinç ekliyor.
*Eyes Wide Shut! Ailesiyle yaşayan bir insan olarak bu filmi izlerken yaşadığım sıkıntıyı anlatamam. 1. Annemin odaya daldığı sırada Kidman ve Cruıse çıplaktı ve annem görmesin diye saklamam gerekti. 2. Ve asıl bomba olan kardeşimin tam yerinde filmi görmesi ve benimle birlikte bir süre izlemesinin ardından “Bu şimdi gerçek mi” diye sorması üzerine gülme krizine girmem. Hayır efendim biz gerçekten yapmıyoruz bunları, o insanlar sevişmiyorlar ve ölmüyorlar.
*Ve işte günümün beklenen araması (: Özlüyorum, seviyorum tapıyorum sesine.
*Bazı şeylerin farkına daha fazla varabiliyorum gün geçtikçe, başka şeyler duydukça.

27 Ocak 2011 Perşembe
*Alarm sanarak telefona bakmamak ve ardından sevgili sevgilimin aramış olduğunu görüp biraz içinin burkulması durumu, sana da günaydın sevgilim ya da tatlı rüyalar.
*Sabah sabah annemle kavga. Bana seni isteyen yoktu dedi, sonra öyle demek istemedim dedi ama gerçekten kırdı beni.
*Bugün çok fazla otobüs yolculuğu yaptım sanırım.
*Önce Ece’yle Maltepe’de buluştuk, sahilden giden bir otobüse binmek E-5 e çıkacak otobüsü beklemekten daha mantıklı gelmişti ama yol gerçekten uzuyor.
*Kırmızı ve kalp şeklinde bir kutu arıyordum ve buldum.
*Metrobüsle karşıya geçtiğimizde saat 15.30’du ve bu benim için geç bir saat sonuçta Kurtuluş’a gitmek için metro ve tekrar otobüse binmem ya da 10-15 dk yürümem gerekiyordu. Taksiye binmeyi tercih ettim. Kesinlikle ve kesinlikle beni buluyor bütün manyak taksiciler. Taksideyken sevgilim aradı.
*Eve gittim. Apartmanın deli komşu kadını kapı aralığından beni gözetledi resmen. Herkese aynı şeyi yapıyor mu merak ediyorum ve mektubumu aldıysa gerçekten çok kızacağım.
*Sokakta havuç yemek isteği. Şimdi şöyle ki Ece’yle baş ağrısı üzerine konuşuyordum ve ağrı kesici almak yerine doğal yöntemlerle baş ağrısı geçmez mi diye düşündüm, tabi hepimizin başı evdeyken ağrımıyor, sokakta da ağrır insanın başı. Mesela havuç yersen baş ağrın geçer diye bir şey olsa ben sürekli havuç yerdim sokakta (:
*20-25 dakika kaldım evde, çiçekleri suladım, hediyemi masanın üzerine bıraktım sonradan hazırlığını bitirmek üzere, yeni bir not yazıp tavşanın altına bıraktım, biraz oturdum, biraz konuştum-evet cansız eşyalarla konuşuyorum ama o evdeki her şeyin huzur verici olduğunu söylemiştim-evden çıktım.
*Otobüs, metro, metrobüs, tekrar otobüse binerek eve geldim ve bunlar çok fazla zamanımı almadı, toplamda bir saat falan sürdü eve dönüşüm.
*Sevgi tek kişilik bir güç gösterisi değildir, sevgi karşındakinden üstün olmaya çalışmak onu ezmek değildir, sevgi iki kişinin de kendini hayatındaki insanla birlikte güçlü hissetmesidir. Ondan güç alabilmek ona yaşama gücü verebilmektir.
*Çok yorulduğumu hissettim bugün, hani çok bir şey yapmadım tabii, ama o kadar otobüs yolculuğu insanı yoruyor. Eve geldiğimde yemek yemek ve kitap okumak dışında bir şey yapmadım ve evdeki sesler çoğaldığında-bunun anlamı ablam eve döndüğünde demek oluyor- tartışmaları kaldıramayacak kadar yorgundum ve uyudum.
*Bit ilacı reklamlar doldurmuş televizyonu. Bit mi kaldı ya?
*Bundan iki hafta öncesine kadar uyku sorunu yaşıyordum ve şimdi uyuyabilmek güzel, tabii arada uyanıp aramış mı diye telefonu kontrol ettim, sonra tekrar uyudum. Gece yarısına kadar uyudum.
*Uyandım ve Taxi Driver’ı izledim! 1.Scorsese’nin şiddeti beni korkutuyor. 2.Sonunun böyle bittiğini bilmiyordum. 3.Bence insanların neyi kabullenip, neyi kabullenmeyecekleri hiç belli olmuyor.
*Hiçbir filmde düşman olan iki insandan biri diğerinin eline geçtiğinde öldürülebilecekken öldürülmüyor, tamam anlıyorum heyecan bir kere o adam ölürse zaten film bitecek biliyorum ama mütemadiyen aynı şeyi izlemekten sıkılanınız yok mu aranızda!
*Tamam bu saatte ayakta olmamın tek nedeni fırsat bulursa arayacağı ihtimalidir.

28 Ocak 2011 Cuma
*Rüyamda bir yurtta kaldığımı gördüm. Odayla ilgili problemler vardı ve ben öldüğüm gerekçesiyle odam başkasına veriliyordu, ölmediğimi kanıtlayıp başka bir odaya geçiyordum, Alev hoca vardı bir de rüyamda.
*Sabahları dinç uyanamıyor oluşuma kafayı takmak üzereyim.
*Tuluğ’la buluşma. Diyorum biz yanlış günde buluşmuşuz! Liselilerin karnelerini aldığı günde buluşulur mu? Ben de hiç akıl yok ki! Ne Pizza Hut’da rahat etti kafamız ne de Çinili’de. Sonunda dayanamayıp çıktık. Kitapçı falan gezdik. Tuluğ bana doğum günü hediyesi almış, sevdim. Armağan’a küçük ve eğlenceli bir hediye daha aldım.
*Eminim birlikte bu kadar eğlenen iki hatunu bu kadar samimi gördükleri için insanlar yanlış şeyler düşünüyordur. Sevgili insanlar, elimi tutmasının tek nedeni sevgilim için döktüğüm gözyaşlarıydı! :D
*Ve evet artık şöyle bir şey var, ben çok fazla şey anlatmamaya karar verdim. Bu anlattıklarım benim için çok fazla değil onu söyleyeyim. Anlatmak istemediğim artık kendime saklayacağım bir şeyler var, çünkü az çok artık kimin ne düşündüğünü anlayabiliyorum bu konuda.
*Tuluğ’un otobüs çilesi. Beykoz’a gitmek benim evime gitmekten daha zor, anlamış bulunmaktayım!
*Senin sesini duymak, bugünü daha anlamlı kılıyor desem?
*House of D! David Duchovny yalnızca güldürmez, aynı zamanda ağlatabilirin kanıtı bir film. Bence çok fazla bilinmemesine rağmen güzel film, ben beğendim. Ama Duchovny’e o sakal yakışmamış! O sakallardan hoşlanmıyorum.
*Bu kitabı sevemedim yarısından fazlasını okuduğum halde sevemedim. Bittiğinde hangi kitap olduğunu söyleyeceğim.
*The Hunger’ı izledim. Tamam kabul ediyorum biraz beynimi sikti. Ama bu güzel film olmadığı anlamına gelmiyor, yalnızca benim bu saatte izlememem gereken bir film olduğu anlamına geliyor. Sonuçta bizim evinde tavanarası var şimdi yat yatabilirsen!
*En duygusal organımız kalp midir, yoksa ona duygusallığı veren beyin midir?

29 Ocak 2011 Cumartesi
*Geç uyandığımı itiraf etmeliyim. O kadar yorgun hissediyorum ki bugün uyanırken.
*Network’u izledim. Bir şey söyleyeyim mi? Ben bu filmi beni cama çıkartıp bağırtabilir zannetmiştim, ama o kadar etkileyici bulmadım.
*Kumral Ada Mavi Tuna artık iyice canımı sıkmaya başlamıştı ve kitabın son 200 sayfasını 3 saatte okuyarak bu yükten kurtuldum. İç savaşla ilgili durumlar askerdeki sevgilim sebebiyle canımı acıttı, yani Tuna için değil sevgilim için ağladım savaş anlarında, askerlikle ilgili meselelerde. Kitap hakkında blog yazdım zaten.
*Kardeşimle kavga ettim, biraz daha sinirlendirmeye devam etse o tornavidayı boğazıma gerçekten saplar mıydım merak ediyorum.
*Yalnız kalmayı özlemişim ben, evde hiç ses çıkmamasını, huzur dolu ortamı, huzurlu bir uykuyu.
*Ve günümü gerçekten depresif şişmiş gözlerle bitireceğimi düşünürken çok sevgili tam yeri tam zamanı filmlerinden bir tanesini seçmiş bulunmaktayım: Monsters Inc. Anlaşılacağı üzere kendisi bir animasyon. Son zamanlar bir animasyonu bu kadar sevip yürekten güldüğümü hatırlamıyorum. Harika bir şey. Tabi bu kadar gülmeye hani melankoli dayanır. Sevgilim aradığında ben şirinlik manyağı olmuş durumdaydım.
*Ve evet gecenin bir yarısı X-Files’ı izlemeyeceğim, uyumak daha mantıklı.
*Tarçın sevmeye karar vermiş olmak. Niye mi çünkü artık aşk kokuyor tarçın.

30 Ocak 2011 Pazar
*Sabah sabah Cem’le kavga. Neden mi? Neden msn konuşmalarımı o gelince kapatıyormuşum? Pardon göstermek gibi bir zorunluluğum olduğunu bilmiyordum.
*X Files’ın çekilmiş son filmini izledim: I Want To Believe. Konu olarak çok ilgi çekici bir konuya parmak bastığını söyleyebilirim ama gene de finali biraz sıkıntılı. Tabii David Duchovny izlemek çok güzel.
*Cem’le tekrar kavga, telefonumu elimden almak isterken parmağımı ezdi resmen ve telefonumu yere düşürdü.
*Bütün gün Armi’nin aramasını bekledim ama telefonum çalmadı.
*Gecenin 3’üne kadar bir sürü arkadaşımla konuştum, artık her tarafta konuşma görmekten bir midem bulanıyordu.

31 Ocak 2011 Pazartesi
*Sabah Armi’nin araması bana gelmedi. Her yerde çeken telefonun o aradığında çekmeyesi tuttu. Tabi şu günler benim için çok özel ya, illa gıcıklık yapacak hayat bana. Ama buna rağmen gidebiliriz sonuna kadar.
*Annemle kavga ettim: Bana erkekler gece gezebilir ama kızlar gezemez diyerek yaptığı ayrımcılığı göz önüne getirdi. Ve sonra ben de kavgayı bitirmek için odadan çıktığım halde söylenmeye devam ettiği için banyoyu kırdım döktüm. Erkenden de evden çıktım.
*Strings’i izledim. Klasik bir hikaye, sıra dışı anlatım!
*Normalde plan şuydu: Ben Mecidyeköy’e giden otobüse binecektim, D’de yeni sahradan binecekti ama otobüs o zamana kadar bütün duraklarda durduğu halde yeni sahrada trafik var diye durmadı ve geçti. Doğal olarak plan bozuldu.
*Bir sonraki durakta inip Kadıköy otobüsüne bindim. Kadıköy girişinde de kaza vardı, trafik doğal olarak ve saat artık 7ye gelmek üzere olduğu için vapurla karşıya geçmeye karar verdik.
*Telefon kartı almak için girdiğim bayii deki konuşma
-Ankesörlü telefon için kart bulunur mu?
-Bulunur. (sessizlik)
-Tamam ben gideyim o zaman (Tabi demedim ama sanki yalnızca olup olmadığını sormuşum gibi bir sessizlik olmuştu)
*Karaköy’den Taksim’e yürüdük. Çok güzeldi, ilk kez yürüdüm oradan oraya, tabi yokuş çıkmayı sevmiyorum.
*Cansu’larla buluştuk. Bu senenin 3.eldiven hediyesini aldım. Tabi ne yazık ki bütün eldivenleri aynı anda takamayacağım ve 3 eldiven de çok fazla olduğu için değiştirecek.
*Olay şudur: Cansu benimle konuşmak için restoranın üst katına çıkıyorduk, o sırada belimden tuttu, ben de yukarıda kimse yoktur diye beni taciz etme dedim. Ama yukarıda bir adam varmış ve bütün gün gözü üzerimdeydi XD
*Haha! Benim salata sevmediğime kanaat getirmiş bir arkadaşım ısrarla salata yemek istediğimi görse idi çok şaşırırdı zannedersem.
*Ben onu aramak istediğim sırada onun beni aramış olması çok mutluluk verici bir durum(:
*Tiyatronun 10tl den 25 e çıkarılışını protesto ediyordum ben halbuki! Ama Cansu’nun hatrını kırmak istemediğim için geldim. Ve Dilara da çok istedi gitmeyi. Tamam geldik işte! Ama bu konuda aynı bir blog yazmayayım buradan söyleyeyim. Ben Cin Ali Aşık tiyatrosuna gitmek istiyordum, gittiğimiz şey bir arkadaşın (!) arkadaşının stand up showuydu. Anlattıkları benim her gün başıma gelen olayların benzeri, askerlik anıları dinlemek seçeneklerim arasında yok, sinemayla setlerle ilgili olanlar zaten çoktan görmüş olduğum şeyler. Kısaca benim arkadaş ortamındaki konuşmam gibi bir şey, bir de arkadaş ortamında daha çok güldüğümü söyleyebilirim. Ayrıca Selena’da Hades’i oynayan adamın espri yeteneğinden kuşku duyarım her ne kadar yaptık öyle bir hata dese bile ne yazık ki ben saçma sapan filmlerde yalnızca deneyim için çalışıyorum o Hades’i yalnızca para kazanmak için oynamış oluyor ve ben buna saygı duymayı reddediyorum.
*Gösteri sırasında telefonu çalan genç bayan telefonunu açar ve konuşur utanmadan.
*Şarap içtim, ilk yudumdan itibaren beğenmediğimi itiraf etmeliyim, çünkü ben seninle içtiğim şarabı senin gözlerine bakarken tekrar içmeyi hayal ediyorum.
*Eve geri dönüş. Saat 00.25. Bu saate kadar dışarıda kalabiliyor muydun sorusuna cevap. Bu bir istisnadır.
*Başım o kadar ağrıyor ki, ağrısından ağlayacaktım.
*Dün telefonum yere düşünce bozulmuş =( O sebeple dün Armi aradığında çalmamış.
*Güzel üç arkadaş edindim, bu da günümün kârıdır.


Hmm, şimdi ikinci bir kez daha blog günlük olayını kapatıyorum, tekrar yazmaya başlamıştım çünkü Armi'nin askerdeyken zamanımı nasıl geçirdiğimi bilmesini istiyordum. Ve aslında benim zamanımı nasıl geçirdiğimi bilmesini istemediğim insanlar var ve maalesef ki engellemek gibi bir şansım yok. Artık daha kısa bloglar yazabilirim, yazmam gereken çok konu var.
Okumuş olduğunuz için teşekkürlerimi sunuyorum.
Mutlu Dünyalar (: